Ana içeriğe atla

2016 dış politika konusunda pek umut vaat etmiyor

Uzmanlara göre AKP hükümeti Türkiye’nin dosttan çok düşman sahibi olduğu bölgede yaşadığı nüfuz kaybından kendisini sorumlu tutmalı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
RTX1VXQW.jpg

Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir atasözünden yola çıkarak Türkiye’nin dış politika alanında 2015’te yaşadığı sorunların 2016’da da süreceğini söylemek yanlış olmaz.

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Türkiye’nin tehlikeli jeo-startejik konumunu düşünerek dış politikada daha temkinli davrabilirdi. Ancak AKP’nin Sünni İslamcı ideolojik eğilimleri ve Türkiye’nin gerçekte olduğundan daha büyük bir güce sahip olduğu varsayımıyla şişirilen ihtirasları, Ankara ile komşuları arasındaki sorunları daha da büyüttü.

Kasım’da Türkiye’nin hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle düşürülen Rus savaş uçağı da bu durumun son örneği. Uçak Suriye’nin kuzeyinde rejimle savaşan Türkiye destekli grupları bombalıyordu. Olayın ardından burnundan soluyan Rusya Başkanı Vladimir Putin Türkiye’yi, Rusya’yı “sırtından bıçaklamakla” ve iki ülke arasındaki ilişkileri temelinden sarsmakla suçladı
Geçmişte İki ülke arasında yaşanan krizler karşılıklı ekonomik ilişkilere zarar gelmemesi için dikkatlice çözülmeye çalışılırdı. Ancak bu ilişkiler şu an dibe vurmuş durumda. Rusya’yla ilişkilerin tepetaklak olması Ankara’nın Suriye ve Irak’ta halihazırda sıkıntılı olan konumunu 2016’da daha da sorunlu bir hale getirecek.

Rus uçağının düşürülmesi Rusya’yı, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ı daha büyük bir kararlılıkla desteklemeye ve rejim karşıtı savaşçıları da daha büyük bir acımasızlıkla hedef almaya sevk etti. Ayrıca Rusya’nın Suriye krizinin çözümü için ortaya koyulan uluslararası girişimlerden Türkiye’yi dışlama arzusunu da artırdı.

Bu ay başında Viyana’da üzerinde anlaşılan ve 1 Ocak’tan itibaren hayata geçirilmesi öngörülen 18 aylık yol haritası düşünüldüğüne, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun uzun zamandır bekledikleri Esad’ın devrilmesi hayaline ulaşmaları 2016’da da zor görünüyor.

Dahası, Türkiye’nin “terör örgütü” addettiği Suriyeli Kürtlerin çatı örgütü Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile ABD arasındaki İslam Devleti’yle (İD) mücadele ittifakının 2016’da da devam etmesi muhtemel. Zira PYD’nin silahlı kanadı Halk Koruma Birlikleri (YPG) ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içinde önemli bir rol oynuyor ve grup Suriye’nin kuzeyinde İD’e karşı ciddi kazanımlar elde ediyor.

Türkiye’nin 2016’da karşılaşacağı ilk kriz SDG’nin Fırat’ın batısına geçişiyle başlayabilir. Bu bölge bir şekilde Suriyeli Kürtlerin kontrolüne geçerse Kürtler, Kuzey Irak’taki Kürt bölgesiyle Akdeniz’i birbirine bağlayan bir koridora hükmediyor olacak. Nitekim, Ankara Fırat Nehri’ni bu nedenle “kırmızı çizgi” ilan etmişti.

Ancak Suriyeli Kürtlerin hem ABD’den destek aldığı hem de Rusya ile yakınlaştığı düşünüldüğünde Ankara’nın bu kırmızı çizgideki ısrarını sürdürmek için pek fazla seçeneği yokmuş gibi görünüyor. Ankara bir NATO müttefiki olarak bunun, Türkiye’nin güvenlik ve istikrarına zarar vereceğini söyleyerek ABD’yi ikna etmeye çalışabilir.

Ne var ki, Washington’ın buna yanıtı muhtemelen Ankara’yı Türkiye’de özerklik mücadelesi veren PKK’yla olan bağlarına rağmen PYD ile diyaloğa geçmeye teşvik etmek olacaktır. ABD aynı zamanda Suriyeli Kürtleri de Türkiye’yi rahatsız edecek hamlelerden kaçınmaları konusunda uyaracaktır.

Türkiye’nin Aralık başında Irak’ın Musul vilayeti yakınlarındaki Başika’ya askeri sevkiyat yapma girişimi de başarısızlıkla sonuçlandı. Bu durum, Washington’ın Irak’a ilişkin tek taraflı kararlar konusunda Ankara’ya kayıtsız şartsız destek vermediğini ve taraflar arasındaki avantajın ABD’de olduğunu gösteriyor.

18 Aralık’ta Erdoğan ile bir telefon görüşmesi yapan ABD Başkanı Barack Obama Başika’daki Türk birliklerinin Bağdat’ın talepleri doğrultusunda ülkeden çekilmesi ve Irak’ın egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı.

Bu gelişme yalnızca Türkiye’nin itibarına değil, aynı zamanda Irak’ın merkezi Sünni bölgelerinde askeri bir yer edinme planlarına da darbe vurdu. Ankara birliklerin İD’le mücadele kapsamında aylardır Başika’daki yerli savaşçılara eğitim veren Türk askeri personelinin korunması için oraya gönderildiğini söyledi. Ancak bu açıklama, Washington ve bölge ülkelerinin, Ankara’nın bu hamlesinin arkasında başka saikler olduğuna dair kaygılarını yatıştırmaya yetmedi.

Bu gelişme, Ankara’nın bölgedeki elini biraz daha zayıflattı ve AKP’nin tutarlı bir dış politika izleme becerisiyle ilgili yeni soru işaretlerine yol açtı. Pek çok kişi Türkiye’nin, Bağdat’tan habersiz yapılan askeri sevkiyatın yaratacağı sorunları nasıl olup da hesaba katmadığını sorguluyor.

AKP’nin politikaları Türkiye’yi Irak konusunda hem ABD hem de Rusya ve İran’la, Suriye konusunda ise Rusya ve İran’la karşı karşıya getirdi. Dahası, Ankara Suriye'da ABD’yle de topyekun bir görüş birliği içinde değil.

Tüm bu gelişmeler, Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini geliştiremeyeceğini gösteriyor. Bölgedeki yalnızlığının arttığının bilincinde olan Türkiye 2015’in sonunda İsrail ile yakınlaşma girişimlerine hız verdi. İsrail’le ilişkilerin düzelmesi Ankara için bir dönüm noktası olabilir ama bu konuda sağlanacak mutabakat da henüz oldukça uzak görünüyor. Zira İsrail’in Ankara’nın Gazze’ye yönelik ablukanın kaldırılması koşulunu yerine getireceğine dair hiçbir emare yok. Ayrıca Ankara’nın, İsrail’in AKP’nin yakın ilişkide olduğu Hamas’a dair taleplerini gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceği de henüz belirsiz.

2016’da Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkilerin seyrini ise İslamcı terörle mücadele ve Suriye kaynaklı mülteci krizi belirleyecek. Kasım’daki AB-Türkiye zirvesini büyük bir memnuniyetle karşılayan Davutoğlu “Avrupa Birliği’yle ilişkilerde yeni bir dönemin başladığını” söylemişti. Avrupalı liderler de Ankara’nın AB’ye üyelik sürecinin yeniden canlandırılacağını taahhüt etmişlerdi.

Ne var ki, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinin seyrini belirleyecek olan konuların AB’ye üyelik süreciyle pek alakası yok. AB bir taraftan Türkiye’den İslamcı terör ve mülteciler konusunda daha fazla iş birliği beklerken bir taraftan da AKP’nin Sünni İslamcı sicilinden ve anti demokratik uygulamalarından halen endişeli görünüyor ve bu politikaların 2016’da da değişmesi beklenmiyor.

Kadir Has Üniversitesi’nde uluslararası politika dersleri veren Habertürk yazarı Soli Özel de tüm bu gelişmelerden AKP’nin sorumlu olduğunu düşünenler arasında. Özel güncel bir yazısında şu ifadeleri kullanıyor: “Korkarım Arap isyanlarının başında kapasitesinin çok üzerinde hedefleri önüne koyan Türkiye, işin sonunda kapasitesinin bir hayli altında bir konuma kendisini mahkûm edecektir.”

Hürriyet yazarı Taha Akyol ise AKP’nin Orta Doğu’da kendi hırslarının, dar görüşlülüğünün ve kendini beğenmişliğinin kurbanı olduğu görüşünde: “Fakat (AKP) aşırı güç tutkusuyla son yıllarda içeride otoriterleşme, dışarıda özellikle Arap baharı olayları üzerine siyaseten ‘meydan okuma’ üslubu ortay çıktı” Akyol bu dönemde Ankara’dan yapılan açıklamaların “Türkiye’nin gücünü çok aşan” beyanlar olduğunu da ekliyor.

Ankara’nın hem Sünni eğilimlerini açık eden hem de gücünü aşan politikalar izlemesi, Türkiye’nin 2016’da bölgede yaşanan herhangi bir krizde arabulucu ya da kolaylaştırıcı bir rol üstlenemeyeceğini de gösteriyor.

Akyol’a göre Rusya’yla yaşanan krizin ardından Türkiye’nin Batı’ya olan bağımlılığının artması ve İsrail’le ilişkileri geliştirme çabaları, Ankara’nın dış politikada daha akılcı bir çizgiye yaklaştığının işaretleri olabilir. Ancak Sünni İslamcı eğilimli ideolojik yaklaşımın AKP’nin kimliğinin önemli bir parçası olduğuna ve bunun değişmeyeceğine inanan pek çok kişi bunu sadece bir temenniden ibaret görüyor.

Emekli Büyükelçi ve Kadir Has Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi Ünal Çeviköz ise Radikal’de yayımlanan güncel bir yazısında konuya başka bir açıdan yaklaşıyor: “Türkiye'nin dış politikasında gerçek değişim komşu coğrafyamızda Suriye'den başlamak üzere, İsrail, Mısır, Libya, Yemen ve daha birçok ülkede kimin yönetici olacağı ya da olamayacağı konusunda komşularımızın iç işlerine müdahale anlamına gelen fikirler beyan edilmesinden vaz geçildiği zaman gerçekleşebilecektir”.

More from Semih Idiz

Recommended Articles