Ana içeriğe atla

Cami saldırısıyla sarsılan Suudi Arabistan’daki Şiiler

Suudi yönetimi Şiilere karşı nefret söylemini dizginlemeli ve Şii toplumunu destekleyici önlemler almalı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Shi'ites chant slogans during a rally following Friday's suicide attack at a Shi'ite mosque, at Qatif, in east Saudi Arabia May 23, 2015. A suicide bomber killed 21 worshippers on Friday in the packed Shi'ite mosque in eastern Saudi Arabia, residents and the health minister said, the first attack in the kingdom to be claimed by Islamic State militants. More than 150 people were praying when the huge explosion ripped through the Imam Ali mosque in the village of al-Qadeeh, witnesses said. Picture taken May 2

Suudi Arabistan’ın Doğu Eyaleti’ndeki Şii toplumu 22 Mayıs’ta görülmemiş bir saldırının hedefi oldu. Şii ağırlıklı Katif kasabasının El Kadeh köyündeki Şii Ali Bin Abi Talip Cami’ne namaz saatinde düzenlenen intihar saldırısı İslam Devleti (İD) tarafından üstlenildi. Katif, Şii muhalefeti ve eylemciliğiyle, Şii gösterileriyle öne çıkan bir bölge.

Suudi yetkililer failin kimliğini Salih El Kaşami olarak açıkladı. Gizli bir İD hücresine mensup olduğu söylenen bu kişi, Suudi Arabistan’ın en son açıkladığı 26 kişilik aranan militanlar listesinde yer alıyordu. Saldırıda 20’den fazla insan ölürken, birçok kişi de yaralandı.

Öte yandan mağdurlara yönelik görülmemiş bir dayanışma kampanyası da hemen kendini belli etti. Hem yönetim hem toplum saldırıları kınadı, barış ve uyumu bozanlara karşı ulusal birlik çağrısında bulundu. Ancak işin ironik tarafı şu ki İD saldırılarının temelinde devletin Şiilere sistematik ayrımcılık uygulaması, Şiileri kâfir ve güvenilmez ‘beşinci kol’ olarak dışlayan Vahhabileri dizginlemeye gönülsüz olması ve Suudi toplumunun İD ideolojisine fiilen destek vermesi gibi unsurların birleşimi yatıyor.

Şii toplumu yasta. Ülke içinde ve dışındaki Şii aktivist ve muhalifler korkunç saldırının ardından haklı olarak öfkeli ve şokta.

Kutsal mekânlara yönelik şiddet eylemleri Arap dünyasında artık yeni bir olay sayılmaz. Suudi Arabistan’da da geçtiğimiz aylarda Dalva’daki bir Şii camii böyle bir saldırıya hedef olmuş, camide namaz kılan insanlar hayatını kaybetmişti.

Hamza El Hasan ve Fuat İbrahim gibi sürgündeki Şii aktivistler, 22 Mayıs saldırısını Şiilere yönelik yıllardır devam eden ithamların bir ürünü olarak görüyor. Suudi dini metinlerinde ve Suudi medyasında Şiiler “Rafızi”, İran maşası ve hain bir beşinci kol olarak aşağılanıyor. Hasan, saldırının hemen ardından Twitter’dan paylaştığı mesajlarda Arapça “Daeş” olarak bilinen İD’in Vahhabilik ile ortak ideolojik kökenlerine dikkat çekerek örgütün “Suudi Arabistan yapımı” olduğunu yazdı. Hasan’a göre Şiileri dışlama ve gerçek Müslüman olarak görmeme bakımından Vahhabilik ile İD arasında herhangi bir fark yok.

Şii tarihi ve fıkhı konusunda daha akademik bir altyapıya sahip olan İbrahim ise Vahhabilerin 19’uncu yüzyılda çıkardığı Şii karşıtı fermanlara işaret etti ve takipçilerine Vahhabilikte Şii karşıtı önyargının baş fikir babaları olan isimleri saydı. Yaşça daha genç Şii aktivistler ise günümüzdeki Suudi din adamlarının Şii karşıtı sözlerini internetten bulup çıkardı ve yaymaya başladı. Bu paylaşımların amacı bugün saldırıyı kınayanların daha dün nefret söylemini yaydıklarını göstermekti.

Kıdemli Şii aktivistlerden bir diğeri olan Tevfik El Saif ise nefret söyleminin ve nefret kaynaklı şiddetin kraliyet kararnamesiyle suç hâline getirilmesi gerektiğini yineledi. Uzun yıllar Londra’da sürgünde kaldıktan sonra Kral Fahd Bin Abdülaziz El Suud döneminde rejimle anlaşarak 1993’te Suudi Arabistan’a dönen Saif, Facebook sayfasında öldürülen Şiiler için duygu yüklü bir taziye mektubu paylaştı. Hz. Muhammed’in katledilen torunu Hüseyin gibi Şiilikte simgesel öneme sahip tarihi şahsiyetleri anan Saif, Şiiliğin ruhuna artan bir dayanışma ve kararlılıkla bağlanacaklarını belirtti. Faillere ve onlara destek verenlere de seslenen Saif, 7’nci yüzyılda Peygamber’i takip eden Mekke’deki ilk Müslümanları ortadan kaldırmaya yeminli meşhur putperest Ebu Leheb’i anımsattı. Camiye saldıranlara “Ebu Leheb’in varisleri” diyen Saif, bu kişilerin kendi yaktıkları ateşte yanacaklarını söyledi.

Saif en önemli mesajını ise Suudi yönetimine ayırdı. Nefret söylemini suç sayacak, din adamları dâhil Şiilere karşı düşmanlık propagandası yapanları cezalandıracak bir yasa çıkarmadığı için yönetime yüklenen Saif, camide ibadet ederken hayatını kaybedenlerden de Şiileri korumayan yönetimi sorumlu tuttu. Vatandaşlar arasında eşitliğin derhal sağlanmasını isteyen Saif’e göre benzer saldırılarda ölen Sünnilere gösterilen itibar terör saldırılarında hayatını kaybeden Şiilere de gösterilmeli.

Saif’in eleştiri oklarından Suudi aydınları, aktivistler ve dini âlimler de nasibini aldı. Saif’e göre bu kesimler de özellikle son aylarda nefret söylemine yöneldi ve Şii karşıtlığı yayarak peşlerinden birçok insanı sürükledi.

Saif’in Suudi aktivistlerin tavrına ilişkin teşhisi birçok kişi bakımından doğru. Suudi Arabistan’da “harakiyyin” olarak bilinen Sünni İslamcıların birçoğu, yönetimin Arap ülkelerindeki isyanlar ve bilhassa Mısır’daki olaylar karşısında aldığı tavrı pek onaylamasa da Kararlı Fırtına Harekâtı ile birlikte hızlı bir U dönüşü yaptı, Arap dünyasında Şiilerin güçlenmesini ve İran’ın yayılışını durdurma hamlesi olarak sunulan Yemen müdahalesi nedeniyle liderlere övgüler yağdırdı.

Nefret söyleminin yayılmasından birçok Suudi sorumlu ama örneğin İslamcı Şeyh Selman El Avda asla azılı propagandacılar arasında yer almadı. Avda da birçok Sünni ve Selefi gibi Şiilere “Rafızi” demekten çekinmiyor ama genelde daha ince argümanlar savunuyor. Şeyh, 11 Eylül saldırılarının ardından hükümetin kurduğu Ulusal Diyalog Forumu’nda radikaller karşısında milli birlik konulu toplantıya da katılmıştı. 1980’lerde Şii muhalefet hareketini Suriye’den yöneten ancak daha sonra Saif gibi muhaliflerle birlikte hükümetle uzlaşarak Suudi Arabistan’a dönen Şii din adamı Hasan El Sefer ile görüşen ilk Suudi âlimlerden biri de Avda oldu.

Avda, Sünnilerle Şiilerin ciddi anlamda aşılmaz görülen teolojik farklılıklarını günümüz siyasetinden ayrı tutuyor ve Suudi Arabistan’daki Şiilerin tam eşitliğe sahip bir azınlık olarak tanınmasını savunuyor. Ancak Şii kimliğinin siyasallaşmasına karşı çıkıyor. Bunu mezhepçiliği büyütecek, Müslümanların birliğini tehdit edecek bir mecra olarak görüyor.

22 Mayıs saldırısının ardından El Cezire Arapça kanalına çıkan ve Şiilere başsağlığı dileyen Avda, Şii meselesinin Irak, Suriye ve Yemen’deki mezhep temelli bölgesel çatışmaların bağlamında değil, Suudi iç işleriyle alakalı bir konu olarak ele alınmasını savundu. Uzlaşmacı bir tonda konuşan şeyh, camide ibadet eden masumları hedef alan bu korkunç saldırıya ilişkin Şiilerin acısını paylaşan ve kaygı dile getiren ifadeler kullandı.

Bir başka kesim ise saldırıyı dehşetle karşıladı ve nefret söyleminin, ideolojik ve mezhepsel kutuplaşmanın son bulması için çağrılarda bulundu. Bu kesimde siyasi tutukluların davalarına bakmasıyla tanınan İbrahim El Mudaymiğ gibi avukatlar, insan hakları savunucuları, gazeteciler ve yazarlardan oluşan bir çevre öne çıkıyor.

Son saldırının Şiilere yönelik yeni terör eylemlerine yol açması ve Irak’la Suriye’deki çatışmalara benzer ciddi bir Sünni-Şii çatışmasını tetiklemesi Suudi Arabistan’da herkesi kaygıya sevk etmesi gereken somut bir ihtimaldir. Yönetim şu anda Yemen’de istenen sonucu vermeyen bir dış savaşla meşgul. Kendi Şiilerine yönelik bir uzlaşı programı oluşturmak, Şiilerin yaşam koşullarını iyileştirmek, nefret söylemini cezalandırmak, terör kurbanlarının Sünni olduğu durumlarda sıkça yapıldığı gibi öldürülen Şiileri onurlandırmak ve ailelerine tazminat ödemek gibi konular yönetimin henüz gündeminde değil. Oysa pişman olan militanlar için bile dolgun maaşlı bir iş ve eş içeren beş yıldızlı topluma kazandırma programları uygulanıyor. Doğu Eyaleti Valisi Prens Suud Bin Nayif’in yaralı Şiilerin tedavi edildiği hastaneye gitmesi, Büyük Müftü’nün terörü kınaması ve resmi basının dayanışma söylemi büyük bir krizin karşısında alelacele sergilenen kısa ömürlü tavırlar olabilir.

İçişleri Bakanı ve Veliaht Prens Muhammed Bin Nayif’in emrindeki güvenlik güçleri rejim muhaliflerini arama gerekçesiyle Katif’e baskınlar düzenlemeye, barışçıl gösterilere ateş açmaya ve Şiileri öldürmeye devam ederse bugünkü milli birlik söylemi ve şiirsel taziye mesajları da elbette Şiiler için anlamsız olacak. 2011’den bu yana öldürülen genç Şii aktivistlerin sayısı 20’nin üzerinde. Dolayısıyla Şii bakış açısına göre güvenlik güçlerinin bu baskınları ile ölümcül terör saldırıları arasında büyük bir fark olmayabilir.

Saldırıların sürmesi hâlinde Şiilerin Doğu Eyaleti’ndeki kasabalarını korumak üzere bir gün Irak’ta Haşid Şaabi olarak bilinen milislere benzer yerel birlikler kurması ihtimali dışlanamaz. Ancak Suudi Arabistan’daki Şiiler, devletin halkı ve toprakları üzerinde çok daha güçlü kontrole sahip olduğu bir ülkede yaşıyor. En azından şimdilik durum böyle. Dolayısıyla Şiiler böyle bir yola gitmek istemeyebilir ya da böyle bir imkâna hemen sahip olmayabilir. Dahası son dönemde Irak devleti ve İran tarafından kurulup silahlandırılan milislerin aksine Suudi Arabistan’daki Şiilerin bir dış hamisi yok.

Suudi Arabistan’daki Şiiler küçük bir azınlık. Kendi sınırları ötesinde Şii inanç ve ibadetlerine, Şii din adamlarının nüfuzuna husumet duyan bir ülkede yaşıyorlar. Bu topluluğun 1960’lardan bu yana ortaya koyduğu aktivizm çoğunlukla barışçıl oldu. Nadiren yaşanan şiddet olayları güvenlik güçlerinden kaynaklandı. Arap ayaklanmalarının ardından da barışçıl tavrını sürdüren bu insanlar farklılıklarına ve yurttaşlık haklarına saygı duyulmasını talep etti. Ancak mezhepçi şiddetin siyasetin dili hâline geldiği bir bölgede yönetim bu talepleri göz ardı etmekte ısrar ederse durum kötüye gitmeye devam edecek. Suudi yönetimi bu ezilmiş azınlığın taleplerine çok geç olmadan kulak verse isabet eder.

More from Madawi Al-Rasheed