Ana içeriğe atla

İsrail Türkiye-Suudi ittifakına katılır mı?

İsrail’le Türkiye’nin ortak jeostratejik menfaatleri hiç olmadığı kadar arttı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu arrives to deliver a statement to the media in Jerusalem April 1, 2015. Netanyahu said on Wednesday it was not too late for world powers still locked in nuclear negotiations with Iran to demand a "better deal". REUTERS/Debbie Hill/Pool - RTR4VQNP

ABD Başkanı Barack Obama 14 Mayıs’ta Camp David’de düzenlediği zirvede altı Körfez ülkesinin temsilcilerini ağırladı. Zirvenin amacı, süper güçlerle Ayetullahlar arasında şekillenen nükleer anlaşmanın İran’ın komşularında yol açtığı korkuları yatıştırmaktı.

Beyaz Saray bu toplantıya Körfez İş Birliği Konseyi (KİK) toplantısı dese de Körfez ve Orta Doğu’daki geleneksel ABD müttefiklerinin Obama yönetimiyle İran arasındaki yakınlaşmadan duyduğu kaygıya atfen toplantıya “Endişeli Devletler Zirvesi” de denebilir.

Endişeler bölge genelinde geçerli olmakla birlikte iki son derece kaygılı ve önemli ülkenin zirvedeki yokluğu dikkat çekiciydi. Bunlardan ilki olan İsrail endişelerini her platformda yüksek sesle dile getiriyor. Başbakan Benjamin Netanyahu’nun anlaşmaya ne kadar karşı olduğunu burada tekrar etmek gereksiz. Netanyahu bunu her fırsatta apaçık ortaya koyuyor. Tepkisini örtmek veya yumuşatmak için diplomatik olmaya çalışmıyor, kafasındakileri aynen söze döküyor. Yokluğuyla dikkat çeken ikinci ülke Türkiye de genel olarak ABD-İran yakınlaşmasından, özel olarak da elzem saydığı bazı unsurların şekillenmekte olan anlaşmada yer almamasından oldukça endişeli.

Türk Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 31 Mart’ta İsrail’in Kanal 2 televizyonuna verdiği mülakatta Türkiye’nin beklentilerinden bahsederken İran’ın askeri amaçlı nükleer kabiliyet peşinde olmadığını kanıtlaması gerektiğini belirtti. Ayrıca İran’ın el altından nükleer silah geliştirmediğinden emin olmak için nükleer tesislerde sıkı denetim öngören hükümlerin Tahran’la yapılacak anlaşmada yer alması gerektiğini vurguladı.

Dışarıdan bakınca Türkiye, nükleer bir İran’dan duyduğu kaygıları İsrail’e nazaran çok daha ılımlı bir dille ifade ediyor. İsrail’den farklı olarak Ankara endişelerini daha aktif bölgesel politikalar üzerinden gidermeye çalışıyor. Örneğin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan nisan başında Tahran’a giderek bir dizi ekonomik ve stratejik alanda İran’la yapıcı ilişkiler geliştirmeye çalıştı. Ancak Erdoğan Türkiye’nin İran’dan satın aldığı doğal gaz fiyatında indirim sağlamayı başaramadı. Yemen’deki Husi isyancıların ilerleyişini durdurmak amacıyla İran’la Suudi Arabistan’ın arasını bulma girişiminde de aynı şekilde başarısız oldu. Bilindiği gibi Husi isyancılar Tahran tarafından desteklenip kontrol ediliyor.

Erdoğan’ın İran ziyaretinde gördüğü soğuk muamele Türkiye-Suudi ilişkisinin pekişmesine yol açtı. Al-Monitor yazarı Cengiz Çandar’ın da belirttiği gibi geçtiğimiz aylarda Kral Abdullah’ın ölümüyle Suudi tahtına geçen Kral Selman Bin Abdülaziz El Suud, İran’ın yayılmacı hedefleri ve nükleer emellerinden derin endişe duyuyor ve İran’a karşı Sünni bir eksen oluşturmak istiyor. Doğal olarak Türkiye böyle bir ittifakta önemli rol oynayacaktır.

Erdoğan ve merhum Kral Abdullah, Mısır eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesi üzerine görüş ayrılığına düşmüştü. Araya Katar girdi ve havayı yumuşatmaya çalıştı. Arabuluculuk ve iş birliği çabaları neticesinde İran, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Hizbullah ve Yemen’deki Husilerden oluşan Şii ekseninin karşısında Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ı kapsayan Sünni bir eksen oluştu. Bu yeni Sünni eksen birinci amaç olarak Esad’ın devrilmesini belirledi. İsrail de Suriye’yi Ayetullahların komuta ettiği bölgesel bir İran cephesi olarak görüyor. Sünni eksen ülkeleri bu amaç doğrultusunda Suriye’de Nusra Cephesi gibi Esad’a karşı savaşan İslam Devleti’yle bağlantılı olmayan Sünni örgütlere açık destek vermeye başladı.

Üst düzey bir İsrail güvenlik yetkilisine göre son dönemde Golan Tepeleri’nin İsrail tarafında peş peşe meydana gelen saldırıların tümü Esad kontrolündeki bölgelerden kaynaklandı. Kimliğinin gizli kalması kaydıyla konuşan yetkili bu saldırıları “İran’ın bize karşı ‘vekiller’ kullanma çabası” olarak tanımladı. Aynı kaynak, her ikisi Esad’a karşı savaşan Nusra Cephesi ve Özgür Suriye Ordusu kontrolündeki topraklardan İsrail’e yönelik hiçbir saldırının yapılmadığını söyledi ve bu örgütlerin Suriye liderine karşı eylemlerine İsrail’in karışmaması yönünde mutabakat olduğunu iddia etti.

Yetkili, Golan Tepeleri’nin Suriye tarafında Esad’a karşı savaşan gruplar ile İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) arasında irtibatın nasıl sağlandığına dair bilgi vermek istemedi. Bununla birlikte bu konularda İsrail’le Türkiye arasındaki resmi iletişim kanallarının kesik olduğunu teyit etti.

Ne var ki jeostratejik menfaatlere bakınca Türkiye ile İsrail’in menfaatleri bugün hiç olmadığı kadar örtüşüyor. Bu nedenledir ki İsrail’deki güvenlik kaynakları, ikili diplomatik ilişkilerin normalleşmesinin hiç olmadığı kadar önem kazandığı konusunda hemfikir.

İsrail’in Ankara’ya gereğinden fazla taviz verdiğini düşünenler ise Türk hükümetinin Hamas yetkililerine kucak açtığına dikkat çekiyor. Ancak farklı bir açıdan bakınca iki ülke arasında dolaysız ve etkin iletişim kanallarının olmadığı bir ortamda Türkiye’nin Hamas’la bağlarını kesmesi için güçlü bir sebebi yok. Başka bir deyişle Türkiye İsrail’in bu konudaki tepkilerine kulak asmıyor.

Bu sütunda daha önce de anlattığım gibi 2010 Mavi Marmara olayının çözüme bağlanması ve Türkiye’yle tazminat anlaşmasının imzalanması önünde kalan son engel Netanyahu’nun Erdoğan’a karşı duyduğu derin güvensizlik. Hatırlatmak gerekirse İsrail’in Gazze Şeridi’ne uyguladığı ablukayı delmeye çalışan Mavi Marmara filosundaki yolcularla IDF arasında çıkan şiddetli çatışmada 10 Filistin yanlısı aktivist öldürüldü, iki İsrailli asker de ağır yaralandı. Netanyahu’nun şu anki talebi, Erdoğan’ın konuşmalarında İsrail Devleti’ni veya şahsen kendisini hedef almayacağına dair taahhütte bulunması.

Bu arada İsrailli ve Türk girişimciler, İsrail kıyılarında bulunan doğal gaz kaynaklarını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak boru hattını gözlüyor. Bu iş çevreleri, iki tarafı da tatmin edecek ve normalleşme sürecini ileriye götürecek bir çözüm bulmaya çalışıyor. Girişimcilerin bazıları bu çabalarını oldukça açıktan yürütürken bazısı da iki liderin aklını ve gönlünü kazanacak sihirli formülü daha ihtiyatlı bir şekilde arıyor. İki liderin Suriye’de örtüşen menfaatleri ve şekillenmekte olan İran anlaşmasından duyduğu ortak kaygı bu arabulucuların gündeme getirdiği en önemli unsurlar.

Netanyahu bu arada yeni bir hükümet kurdu. Türkiye’yle normalleşmenin en sert karşıtı Dışişleri eski Bakanı Avigdor Liberman’ın devre dışı kalmış olması Netanyahu’nun irade göstermesi hâlinde süreci fazlasıyla kolaylaştıracak. Türkiye’de ise hâlen devam eden bir seçim süreci var. Bu, Mavi Marmara’nın ardından dördüncü seçim. 7 Haziran’daki genel seçimlerde Erdoğan’ın hedefi mecliste üçte ikilik çoğunluk sağlayarak iktidarını pekiştirmek. Ancak önceki seçimlerde İsrail’e yönelik haşin saldırılarından farklı olarak Erdoğan bu defa kendini tutuyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’e yönelttiği sınırlı eleştiriler de eskisine göre çok daha ılımlı. En azından bu satırların yazıldığı sırada öyleydi.