Ana içeriğe atla

Suudi Vahhabi liderleri hilafeti Türklere kaptırmama telaşında

Suudi Arabistan’daki Vahhabi liderleri, hilafetin bir tek Suudiler tarafından geri getirilebileceği iddialarını hararetle savunuyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan (4th L) is pictured after receiving the "King Faisal International Prize" from Saudi King Abdullah (3rd L) in Riyadh March 9, 2010.    REUTERS/Fahad Shadeed  (SAUDI ARABIA - Tags: POLITICS) - RTR2BFMZ

Vahhabi din adamları, başka Müslümanların da hilafeti geri getirmeyi aklından geçirebildiğini işitince kolayca tahrik olur. Zira derinden besledikleri inanışa göre, kendileri dışında tüm Müslümanlar allahsızdır ve Şeriat ile inanç bağları temelinde yönetilen, çok etnikli, ulus ötesi bir imparatorluk olan hilafeti canlandırma onuruna soyunmaya ehil değildir. Hakiki, saf İslam’ın yegâne temsilcisi olarak kendilerini görürler ve eğer hilafet geri gelecekse itikat ve şeklinin de kendi öncülüklerinde belirlenmesi gerektiğini düşünürler. Dolayısıyla, günün birinde tüm Müslümanların aynı siyasi çatı altında birleşeceği fikrini taşıyan her Müslümanı kötülemeye kararlıdırlar. Birleşme bir gün olacaksa eğer -- ihtimal ne kadar uzak veya gerçek dışı olursa olsun – bunun doğuşu ancak kendi elleriyle olmalıdır.

Günümüzde, hepsi olmasa da bir kısım Müslüman, hilafeti geri getirme hayalini yaşatıyor. Tarihteki halifeliklerin tebaası, hiçbir zaman tüm Müslümanları kapsamadı. Osmanlı halifeliği 1924’te kaldırıldıktan sonra, hilafeti canlandırma projesi bazı Müslümanlar için önem kazandı. Hilafetin yeniden kurulmasını alenen öncelik edinen tek siyasal İslam hareketi, Hizb ut-Tahrir’dir. Usame bin Ladin zamanında El Kaide de kitleleri harekete geçirmek için hilafet fikrini zaman zaman gündeme getirdi. Ancak bu konu, hiçbir zaman El Kaide ideolojisinin merkezinde yer almadı. Müslüman Kardeşler ise hilafetin geri getirilmesini lafta benimsedi, ama ulus ötesi bir hareket olma iddiasına rağmen genelde ulusal projelere odaklandı.

Vahhabi ilahiyat ve içtihadının kalelerinden olan İmam Muhammed İbn Suud Üniversitesi’nin son Suudi başkanı Süleyman Aba El Hayil, Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hilafeti yeniden kuracağını düşünen herkese sert bir şekilde çıkıştı. Erdoğan ve Türk devletine karşı klasik Vahhabi suçlamalarını yineleyen El Hayil, Erdoğan’ın sultanlık veya halifeliğe niçin ehil olmadığını anlatırken küfür, sefahat ve – gülümseten bir şekilde – Türkiye’de çıplaklar kamplarının olduğundan bahsetti. Devamında da Suudi Arabistan’ın “katıksız” inancıyla yetişen bir kişinin nasıl olup da günaha batmış ve Suudi itikadının baş düşmanı olan bir devleti yöneten Erdoğan’ın hilafeti geri getirebileceği beklentisine cüret ettiğini sorguladı.

El Hayil’in Türk yönetimine saldırısında yeni bir şey yok. Suudi Vahhabi din adamları, 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Türklerin İslam anlayışını kötülemekte ustalaştı, onu küfür anlamına gelen bir icat olarak gördü ve Osmanlı İmparatorluğu ile savaştı. Osmanlıları Arabistan’dan atmak için kendi anlayışlarına göre açıkça kâfir olan İngilizlerle Birinci Dünya Savaşı’nda ittifak kurmaya yanaştı.

Vahhabileri Osmanlıdan ayıran temel farklar sadece dinsel değildi, modern öncesi yerel bir milliyetçiliğe de dayanıyordu. Vahhabiler, kutsal şehirler Mekke ve Medine’nin bulunduğu Hicaz’ı kontrol etmek istiyordu. Bölgede ismen hükümran olan Osmanlı halifeliği, bölgeyi Mekke Şerifleri üzerinden dolaylı şekilde yönetiyordu. Vahhabiler ise Mekke’yi kontrol etmek istiyordu. Amaçları, sadece İslam’ı tüm Müslümanlar adına şekillendirmek değil, hac mevsiminden elde ettikleri geliri artırmaktı.

Husumet, Osmanlı halifeliğinin ortadan kalkmasıyla kaybolmadı. Vahhabi zihniyetinde hâlen canlılığını koruyor, ama farklı bir siyasi bağlama oturuyor. Üniversite başkanının gözünde, yasa dışı ilan edilen Müslüman Kardeşler’e Türkiye’nin verdiği destek, sadece Suudi Selefi hegemonyasını değil, Suudi devletinin İslam dünyasındaki konumunu da doğrudan tehdit ediyor. El Hayil, Erdoğan’ın alternatif siyasetinde tehlike sezmiş olabilir. Selefi düşünce ve pratiğinin Suudi yorumundan çıkış arayan Suudilerin bu siyaseti cazip bulmasından korkmuş olabilir. El Hayil, gizli Müslüman Kardeşler hücrelerini de kınıyor, bunların Müslümanların imanını yozlaştırıp geleneklerini kirlettiğini ve belki de insanları, El Suud gibi seçimle gelmemiş yöneticilere başkaldırma yönünde teşvik ettiğini iddia ediyor.

Yani El Hayil, iman ve İslam’ı koruma kisvesi altında böyle bir siyasi sonuca ilişkin uyarıda bulunuyor. El Hayil’in söyleminde yer alan ahlaki saflık, Suudilerin İslam ütopyasının bir parçası. Buna göre kötülükler, El Hayil’in başında bulunduğu üniversitenin mezunları ve devletin emniyet birimleri rehberliğinde yok ediliyor. El Hayil’in nazarında Türkiye, Müslüman bir devlet değil. Çünkü Şeriatı uygulamıyor ve ahlaksızlığın yayılmasına izin veriyor. Çıplaklık saplantısı da diğer Müslümanları ahlaken aşağıda ve dinen yozlaşmış gören tipik bir Vahhabi tepkisidir.

Din adamlarınca kurulan bir krallık olan Suudi Arabistan, din adamlarına ahlak alanının muhafızlığı gibi özel bir statü vadetti, onları başlıca eğitim ve yargı kurumlarına yerleştirerek uysal, dini saflıkla aynı ölçüde saplantılı vatandaşlar üretmekle görevlendirdi.

Bu saplantı, birçok Suudi’yi pençesine alan ve iki zıt sonuç doğuran gerçek bir nevroza dönüştü. Çoğunluk saplantının tuzaklarından kaçınmaya çalışırken, daha talihsiz olanlar ya tamamen bu saplantının içine çekiliyor ya da ondan tümüyle kopuyor.

Saplantının içine çekilen kişilerin tahayyül ettiği dünyada imanlarını kirleten, çocuklarını Batılılaştıran ve onları yoldan çıkarmak için fesat kuran şer güçler her yerde kol geziyor. Bu kişilerin günlük hayatı, kesintisiz bir ahlak savaşı olup baştan çıkarılma ve ahlaki yozlaşmaya karşı mücadele etmekle geçiyor.

Saplantıdan kopan Suudiler ise mecbur edildikleri bu katı ahlak düzeninden bir kaçış yolu arıyor. Çifte hayat süren bu insanlar, dışarıdan dindarlıklarını korurken, kendilerine ait gizli hayatlar yaşıyor. Bu farklı yaşamlar ancak farklı mekânlarda olabiliyor. Yurt dışı seyahatleri ikinci, gizli hayat tarzını yaşamak için fırsat oluyor. Zenginler, etraflarına yüksek duvarlar örebiliyor, bu duvarların ardında da El Hayil’in bahsettiği çıplaklar kampının tadı sonuna kadar çıkarılabiliyor.

Kamusal alanda dindarlık ve edep görüntüsü korunduğu sürece ütopyanın aldatmacası da devam ediyor. Şükür ki birçok Suudi, iletişim devriminin getirdiği sayısız kanaldan ifşa olan aldatmacanın tehlikesini idrak ediyor. Ütopyada oluşan çatlaklar onarılmayacak kadar büyük. Ne var ki ütopik görüşler, doğası gereği dirençli olur. İnsanların zaaf ve güçlerine daha sadık, gerçekçi bir görüşe yol vermeleri uzun zaman alabilir. Dini kılığa bürünen ütopyalar ise daha da dirençli olma eğilimi gösterir, ama eninde sonunda çözülmeye mahkûmdur.

Suudi siyasal-dini modeli, kendi tabanında cazibesini giderek yitiriyor. Haysiyet, hesap verirlilik, insan hakları ve iyi yönetişim gibi evrensel değerlerin baskısıyla kusurları giderek gözler önüne seriliyor. Petrol zenginliği olmasa bu modelin birçok krizi atlatması mümkün olmazdı. Hem ideolojik hem pratik düzeyde görülen çatlaklar, hiç olmadığı kadar fazla.

Modelin dini ayağı, halkın hak ve beklentilerinden tümüyle kopuk bir görüntü veriyor. Orwell’in Hakikat Bakanlığı’nı aratmayan bir hükümet şubesine dönüşen bu yapıda namus ve edep yalanları, insanların alternatif hayat tarzlarına sürüklendiği gerçeğiyle kafa kafaya çarpışıyor.

Siyasi ayak da refah, istihdam ve gelir paylaşımı gibi vaatleri yerine getirmeye aynı şekilde aldırış etmiyor. Asıl kaygısı, bu istikrarsız bölgede kendi selametini güvenceye almak. Dinsel olsun veya olmasın ideolojinin gücü, bölge insanını etkilemeye artık yetmiyor. Arap Baharı, potansiyeline henüz tam ulaşmamış olsa da bir dizi ideolojiyi tasfiye etmeyi gerçek anlamda başardı.

Suudi üniversite başkanı müsterih olabilir. Hilafeti geri getirmek, Erdoğan’a da kendi hükümdarlarına da nasip olmaz, en azından yakın gelecekte. Başkan, bu yaz Türkiye’ye gidecek Suudi turist sayısına denk gelse küçük dilini yutar ki bu insanların tümü, güya Erdoğan iktidarında işi tıkırında giden çıplaklar kamplarının fantezisini kuruyor değil.

More from Madawi Al-Rasheed

Recommended Articles