Ana içeriğe atla

Suriye’de habercilik yapmanın zorlukları

Suriye’de ayaklanmanın patlak vermesinden bu yana üç yıldır bu ülkeyi izleyen serbest İtalyan gazeteci Andrea Glioti, habercilik yaparken atlattığı tehlikeleri ve zorlukları anlatıyor.
AndreaGlioti.jpg

BEYRUT — Suriye’de gazetecilik yapmak, sınırları kaçak geçme çilesine dönüşmüş durumda. Gazeteciler, hem Suriye yönetiminin hem de komşu ülkelerin her türlü kısıtlamalarıyla karşı karşıya.

Suriye’deki habercilik faaliyetlerim, ayaklanmanın mart 2011’de patlak vermesinden hemen sonra Şam’da başladı. Basın vizesi için başvurmadım. Çünkü bu, hareketlerimin güvenlik güçlerince iyice kısıtlanması anlamına gelecekti. Orada bulunduğum beş ay boyunca rejimin kontrol noktalarını atlatarak sokak gösterilerini izleyip haberleştirdim. Muhalefete sempatiyle bakan, yaşlıca bir taksici beni oradan oraya götürüyordu.

İki defa tutuklanıp sorguya çekilsem de kullandığım şifreleme programları sayesinde “temiz” çıkan dizüstü bilgisayarım, mesleğime dair herhangi bir ipucu ele vermedi. 2011 ağustosunun sonunda Suriye’den sağ salim ayrıldım.

Ancak maalesef istihbarat birimleri yaptığım işten tamamen bihaber değildi. Birlikte çalışmış olduğum Brezilyalı bir meslektaş, kasım 2011’de tutuklanıp hücreye konduktan sonra sınır dışı edildi. Sorgusu sırasında kendisine kıdemli muhaliflerden Mişel Kilo’yla birlikte yaptığımız mülakat sorulmuş. Ayrıca, Alevilerin Dummar’da Sünnilere ait arazilere el koyduğuna dair dedikodu yaymakla suçlanmışız. Oysa bu iddialar, Dummar’da insanların bize aktardığı şikâyetlerdi.

Şubat 2012’de Şam’a yine turist vizesiyle gitmeyi denedim. Ancak Lübnan-Suriye arasındaki Masna Sınır Kapısı’nda fotoğraflarım çekilip parmak izim alındı ve geri çevrildim. O aşamadan sonra haberlerimi Suriye dışından gerçek adımla yazmaya başladım.

Nisan 2013’te Suriye’nin Kürt yoğunluklu kuzeydoğu bölgesine gitmeye karar verdim. Bu bölge, ülkenin geri kalanına göre nispeten güvenliydi ve rejimin varlığı orada zayıf olduğundan başım yine belaya girmezdi. Gazeteci olarak Türkiye’den bölgeye girebilmenin tek yolu, Suriyeli bir kaçakçıya para verip dikenli tel örgüsünün altından sürünerek Suriye’nin Rakka vilayetine geçmek oldu.

Haseki gibi rejimin elinde olan kentlerde çalıştığım zaman, kontrol noktalarından sakınmam, üzerindeki resim bana pek benzemese de cebimdeki Suriye kimliğinde yazan bilgileri ezberlemem gerekiyordu. Hafif Akdenizli bir tipe sahip olmam da göze batmadan dolaşmamı kolaylaştırdı.

Temmuz ortasında tekrar Türkiye’ye döndüm. Suriye’nin Kürt bölgeleriyle Türkiye arasındaki sınır kapılarının hiçbiri açık değil. Dolayısıyla Türk askeri tarafından tutuklanmamak için en iyi yol, El Kaide’ye bağlı Irak-Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) kontrol ettiği bölgelerden geçip Halep vilayetindeki Carablus’ta ilk açık sınır kapısına ulaşmaktı. Bu yolculuğun “arka plan müziği” kontrol noktalarını tutan militanlara bağlı olarak, Kuran okuması ile PKK marşları arasında gidip geldi. Nihayet Carablus’a vardığımda ise Türkiye’ye girişime göz yumsunlar diye sınırdaki Türk güvenlik güçlerine rüşvet vermem gerekti.

Ağustos ayında Suriye’ye geri dönüşüm daha büyük tehlikelerle doluydu. Temmuzda El Kaide’ye bağlı cihatçılar ile Kürt militanlar arasında çatışmalar patlak vermişti. Rakka yolu kapanmış, IŞİD militanları sıkça adam kaçırmaya başlamıştı. Sırf Kürt bir şoförle yolculuk yapmak bile beni şüpheli konumuna sokardı. Bu yüzden, Türkiye’nin Kızıltepe bölgesinden Suriye’ye kaçak geçmek en güvenli yoldu. Yirmi kadar Suriyeliyle birlikte şafak vaktini bekledik ki o saatlerde yorgun düşen Türk askeri, kaçakçılar eşliğinde mayınlı alanlardan geçişimizi fark edemesin.

Ekim ayına gelindiğinde Türkiye’nin sınır kontrolleri sıkılaşmış, kaçak geçmeye çalışanlar daha sık tutuklanır olmuştu. Kaçakçılık yapan Amuda’daki komşum, Türk askeri tarafından sınırda vurulup öldürüldü. İtalya Dışişleri Bakanlığı’ndan yardım istemeye karar verdim. Ancak Ankara’dan gelen bilgiler, Türkiye’ye girer girmez gözaltına alınacağımı gösteriyordu. Suriye’ye kaçak geçip daha sonra Türkiye’ye dönen başka gazeteciler gözaltına alınmış ve bin avro tutarında para cezaları almıştı.

Suriye’nin Kürt bölgeleri, PKK bağlantılı Demokratik Birlik Partisi (PYD) tarafından kontrol ediliyor. PKK’yi terör örgütü sayan Ankara, belki de bana bu nedenle yardımcı olmak istemedi. Ancak Türk hükümetine dair merak ettiğim bir şey daha var. Temmuz ayında, Müslümanların Kalkanı isimli grubun Resulayn komutanı Ebu Vael’i Şanlıurfa’da görmüştüm. Saçları jöleli, yüzü tamamen tıraşlıydı. Onunla ilk tanışmamızda gördüğüm gür kızıl sakallı hâli epey değişmişti. Türk hükümeti, El Kaide saflarında Suriyeli Kürtlere karşı savaşan Ebu Vael’in acaba sınırı rahatça geçip düzenli olarak mühimmat temin etmesine izin veriyor muydu?

Türkiye’ye gidemeyince geriye tek bir yol kaldı: karşı tarafı Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) denetiminde olan Semelka Sınır Kapısı. Ne var ki PYD’yle arası açık olan KBY’den onay beklerken birkaç hafta geçti. Geçenlerde PYD lideri Salih Müslim’e bile Kuzey Irak’a giriş izni verilmedi. İşler öyle bir hâl almıştı ki bir ara, sınırı geceleyin geçip karşı tarafta Kürdistan Yurtsever Birliği’ne (KYB) mensup bir istihbaratçı tarafından karşılanmam bile önerildi. Zira Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin partisi olan KYB, PYD’yle daha iyi ilişkiler içinde. Ancak Irak Kürdistanı’nda iktidarda olan Mesut Barzani’nin partisi sonunda yeşil ışık yaktı. PYD güçleri, Dicle Nehri’nin belirlediği Irak sınırına kadar bana eşlik etti ve beni orada külüstür bir motorlu kayığa bindirdi.

Yolculuğumun son durağı olan Beyrut Uluslararası Havalimanı’na Erbil üzerinden 30 Ekim’de vardım. Bu defa da Suriye, Türkiye ve Irak mühürleriyle dolu pasaportum Hizbullah’ın hâkim olduğu güvenlik birimlerinde şüphe uyandırdı ve ben alıkonuldum. Güvenlik kontrolleriyle sorgum beş saat sürdü. Gerekçe, pasaportumda Suriye vizesinden kalan izdi. Çıkartma benzeri bir kâğıttan ibaret olan vizeyi, bir şeyleri gizlemek için söktüğümü düşünüyorlardı. Oysa bunun için bir sürü bambaşka sebebim olabilirdi. Mesela, Suriye’ye girişim yasaklanmış olabilirdi veya pasaportumda Türkiye’den çıkış mühürleri yoktu.

Beni beş saat boyunca “ağırlayan” Lübnan ordu yetkilisi, bağıra bağıra emir ve sorular yağdırdı: “Ayağa kalk! Gerçek adın ne?” Bitmeyecek gibi görünen bu casus muamelesi nihayet sona erdi ve Lübnan’a girmeme izin verildi.

Başımdan geçen bu olaylardan sonra, geriye bakıp gazeteci olma kararımı düşünüyorum. Londra’da okuduğum sırada üniversiteye gelip Arapça bilen öğrencilerden adam toplamaya çalışan İngiliz istihbarat servisi MI6’da çalışmayı seçseydim, acaba yine aynı sorunları yaşar mıydım?