Ana içeriğe atla

İsrail-Filistin barışının anahtarı Trump’ta değil Riyad’da

İsrail-Filistin barış anlaşması, ABD Başkanı Donald Trump’ın önereceği bir çözümle değil ancak İsrail ile pragmatik Arap liderleri arasında yapılacak müzakerelerle sağlanabilir. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Saudi Arabia's King Salman bin Abdulaziz Al Saud stands next to U.S. President Donald Trump during a reception ceremony in Riyadh, Saudi Arabia, May 20, 2017. Bandar Algaloud/Courtesy of Saudi Royal Court/Handout via REUTERS ATTENTION EDITORS - THIS PICTURE WAS PROVIDED BY A THIRD PARTY. FOR EDITORIAL USE ONLY. - RTX36OPM

ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail ziyareti ülkeyi üç kampa böldü. İktidar çevrelerinin yer aldığı birinci kamp ziyaretin pürüzsüz geçmesini, İsrail-Filistin meselesinin kurcalanmamasını istiyordu. Bunun için Trump’a bazı “teşvikler” sağlandı: Ürdün’den Allenby Köprüsü üzerinden İsrail’e geçiş yapan Filistinlilere tüm koşullarda geçerli kolaylıklar getirildi ve İsrail’in kontrol ettiği Batı Şeria’nın C Bölgesi’nde geçmişte sebepsiz reddedilmiş olan inşaat başvurularına onay verildi. İsrail solunun kalıntılarını içeren ikinci kampın umudu ise Trump’ın 50 yıllık İsrail işgaline son verecek bölgesel bir barış girişimi başlatmasıydı. İsrail halkının çoğunluğundan oluşan üçüncü kamp ise Barack Obama ve ondan önce görev yapan Ronald Reagan, George H.W. Bush, Bill Clinton ve George W. Bush’un başaramadığı bir işi Trump’ın başaracağına inanmıyordu.

Bu üç grubun ortak noktası, yaygın bir şekilde ihtilafı bitirecek anahtarın Trump’ın cebinde olduğuna inanmaları. Peki, kendi halkı nezdinde bile çoğunluğun güvenine haiz olmayan bir lidere İsrail ve Filistin halklarının güvenmesi gerçekten beklenir mi? Çeşitli soruşturmalara maruz kalan, kendi partisinin önde gelenlerinin bile mesafe koyduğu bir başkanın imzalayacağı anlaşma ne kadar değer taşır? Kariyerlerinin zirvesindeki başkanlar bile İsrail’in yerleşimler yoluyla sürdürdüğü toprak ilhakını durduramadıysa daha yürümeyi bile beceremeyen “topal ördek” konumundaki bir başkan bunu nasıl başarabilir?

Can çekişen İsrail-Filistin barış sürecini canlandırmak için 2008’de eski Başbakan Ehud Olmert’in iktidardaki son günlerinde rayından çıkan görüşmelerin kaldığı noktadan devam etmesi gerekir ve Trump’ın mevcut Başbakan Benjamin Netanyahu’yu bu konuda ikna etmesi lazım. Üst düzey Filistinli yetkililer görüşmelere hiçbir koşulda sıfırdan başlamayacaklarını ortaya koymuş durumda. Filistin tarafı bu filmi daha önce 2013-2014 döneminde gördü. Netanyahu, o zamanki görüşmelerde dönemin Adalet Bakanı Tzipi Livni Filistin tarafına kalıcı çözümün zerresini bile sunmasın diye güvendiği bir hukukçu olan Yitzak Molcho’yu Livni’nin yanına “bakıcı” olarak oturtmuştu. Batı Şeria’nın yüzde 92’sini ve Kudüs’ün bir bölümünü Filistinlilere bırakan Olmert haritasının bugün Netanyahu tarafından Filistinlilere sunulma olasılığı nedir?

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın dediği gibi İsrail’in bir dış politikası yok, iç siyasete dönük tek bir politikası var. 22 Mayıs’ta Netanyahu’nun Kamu Güvenliği Bakanı Gilad Erdan’la mülakat yapan televizyon sunucusu Geula Even-Saar, Bakan’a yönelttiği iğneleyici bir soruyla hükümet üzerindeki baskıyı özetlemiş oldu. Sunucu meydan okuyan bir edayla “İsrail, bu iyi niyet jestlerini Filistin tarafının tahriklerini ödüllendirmek için mi yapıyor?” diye sordu.

Netanyahu selefleri Ariel Şaron ve Olmert’le nasıl alay edildiğini hatırlıyordur. Şaron bu tip sataşmalara 2005’te Gazze’den çekilme planı üzerine maruz kalmış, daha sonra Olmert de “Filistin topraklarından çekilmenin ancak yolsuzluk soruşturmaları kadar ilerleyeceği” şeklinde ithamlara maruz kalmıştı. Şaron da Olmert de yolsuzluk iddiaları nedeniyle polis tarafından soruşturuluyordu. Şimdi Netanyahu da soruşturuluyor ve o da aynı ithamlarla karşılaşıyor.

Orta Doğu’da barışın yolu gerçekten de Washington’dan geçer ama bugüne kadar önemli ilerlemeler hep bölgede sağlandı. Trump seleflerinin tecrübesinden bir şeyler öğrenmeye zahmet etseydi ABD başkanlarının şansları iyi giderse tarafları masaya oturtabildiğini ama açlıktan ölseler bile ancak önlerine konanları yediğini anlamış olurdu. Trump barışa olan açlığın ancak kana susamış olanların bu susuzluklarını giderdikten sonra başladığını da öğrenmiş olurdu.

1973 Yom Kippur Savaşı ve 1980’lerin sonlarındaki Birinci İntifada bunun örnekleridir. İsrail’in bir Arap devletiyle imzaladığı ilk barış anlaşması olan 1979 Mısır Barış Anlaşması’nda ABD Başkanı Jimmy Carter’ın katkısı büyük olmuştu. Ancak ilk adım Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’tan gelmiş, İsrail Başbakanı Menahem Begin de onu izlemişti. İsrail’in Filistin tarafıyla imzaladığı 1993 Oslo Anlaşması ve bir yıl sonra Ürdün’le vardığı barış anlaşması ABD Başkanı Bill Clinton’ın himayesinde sağlanmıştı. Clinton yönetiminin Oslo Anlaşması’yla oluşturulan Filistin Yönetimi’ni ayakta tutmak, bu yapıya bağlı güvenlik güçlerini eğitip donatmak için milyarlarca dolar harcadığı bir gerçek. Ancak 1991 Madrid Barış Konferansı’nın ardından yaşanan çıkmazın kırılması ve neticede 1993 anlaşmasına ulaşılması, Oslo’da görüşen Yitzhak Rabin hükümetinin temsilcileri ile Yaser Arafat’ın FKÖ temsilcileri tarafından sağlandı.

2000-2005 İkinci İntifada döneminden sonra İsrail sağının ideolojik ağırlığı ve Batı Şeria’daki mal mülk menfaatleri ABD’nin etkisinden ve İsrail’in Avrupa’daki ekonomik ve diplomatik çıkarlarından baskın çıkmaya başladı. Filistinlilerin terör eylemleriyle, Gazze’den İsrail’e atılan roketlerle verdikleri zarar da güvenli ve müreffeh barış umudunu bastıracak kadar büyük ve somut oldu.

Trump bölgeye ziyaretinde 2002 Arap Barış Girişimi’nin çerçevesini takip etmeye çalıştı. Bu girişimde İsrail’in 1967 Altı Gün Savaşı’nda işgal ettiği topraklardan çekilmesi ve Filistinli mülteciler sorununun 194 sayılı BM kararı temelinde müzakere yoluyla adil bir şekilde çözülmesi karşılığında İsrail’le Arap devletleri arasında ilişkilerin normalleşmesi öneriliyordu. Toprak konusunda kısa bir not ekleyecek olursak Batı Şeria ve Kudüs’te bazı ayarlamalar öngörülüyor. Golan Tepeleri’nin akıbeti ise Suriye’deki iç savaş nedeniyle şimdilik askıya alınmış durumda.

Netanyahu, 22 Mayıs’ta Kudüs’te Trump’ı ağırlarken “ortak tehditlerin eski düşmanları ortağa dönüştürdüğünü” söyledi. Netanyahu’ya göre Trump’ın İsrail’e gelmeden önce Riyad’da görüştüğü Arap liderleri gerçekçi bir barışın koşullarını sağlayabilir. Başbakan bu konuda kesinlikle haklı. İsrail tarafına reddedemeyeceği bir teklifi ancak Körfez devletleri yapabilir.

Bahreyn Veliaht Prensi Şeyh Selman Bin Hamad El Halife, sekiz yıl önce Washington Post’ta yayımlanan makalesinde her Müslümanın İsraillileri denize dökmek istemediğini anlatmak için Arap yönetimlerinin doğrudan İsraillilerin kalbine seslenmesi gerektiğini savunmuştu. Prens ayrıca Körfez devletlerinin İsrail-Filistin ihtilafını sona erdirmekteki menfaati doğrultusunda İsrail’i “kale” mantığından çıkarmak gerektiğini vurgulamıştı.

Netanyahu da Ben Gurion Havaalanı’nda Trump’ı karşılarken şöyle dedi: “Riyad’dan Tel Aviv’e uçtunuz. Umarım ki bir gün bir İsrail başbakanı da Tel Aviv’den Riyad’a uçabilecek.” Niye sadece Başbakan uçsun ki? Her İsrail vatandaşı Suudilerin kılıç dansını zevkle seyreder, bunu İsrail halkının ebediyen elinde kılıçla yaşayacağını söyleyen Başbakan ve diğerlerini dinlemeye tercih eder. Ancak İsrail halkı şunu da görüyor: Hükümet Filistin bölgelerinde yerleşimleri sürdürerek işgali derinleştirişe o gün hiç gelmeyecek. Peace Now hareketine göre yerleşimlerdeki yeni inşaatlar son bir yılda yüzde 34 arttı ve bunlar büyük yerleşimlerde değil daha çok ücra yerleşimlerde yoğunlaştı.

Trump, İsrail Müzesi’nde dinsel bir edayla yaptığı veda konuşmasındaDeğişim içeriden gelmeli.” dedi. Doğru. Ancak bu değişim Trump’ın konuşmasını alkışlayan İsrailli bakanları da kapsamalı. Görünen o ki Trump, bölgedeki tek geçerli çözümün “toprağa karşılık barış” olduğunu anlamış değil. Mahmud Abbas’ın Trump’a belirttiği gibi dinin bu müzakerelerde herhangi bir rolü yok. Ancak Arap-Müslüman dünyasına vaaz verirken İsrail-Yahudi işgalini görmezden gelme tavrı, özünde insanlara ve bu insanların toprak ve güvenliğine saygı göstermekten ibaret olan bir çatışmayı dini bir savaşa dönüştürüyor. Tanrı yardımcımız olsun.

More from Akiva Eldar