Ana içeriğe atla

Erdoğan Suriye’deki umudunu dağınık, uyumsuz gruplara bağladı

Türkiye’nin Suriye’deki ortakları “disiplinden yoksun, eğitimsiz ve deneyimsiz” olarak görülüyor. Erdoğan referandumda “hayır” oyu verecek olanları darbecilerle ilişkilendiriyor. ABD Savunma Bakanı’na göre Rusya’yla askeri iş birliği “şimdilik” olası değil. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Syrian Democratic Forces (SDF) fighters walk with their weapons during an offensive against Islamic State militants in northern Raqqa province, Syria February 8, 2017. REUTERS/Rodi Said - RTX3067W

ABD Suriyeli Kürtlerden vazgeçmiyor

Fehim Taştekin, bu haftaki yazısında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye’de hedef büyüttüğü tespitinde bulunuyor ve şöyle yazıyor: “Erdoğan’a göre Fırat Kalkanı Harekâtı El Bab’da İslam Devleti’ni (İD) temizledikten sonra yola devam edecek. Yeni hedef Menbic ve Rakka. Üç aşamalı bir hedef: Birincisi terörden arındırılmış güvenli bölge oluşturulacak. Terörden arındırılmış bölgenin uçuşa yasak bölge olması lazım. İkincisi buralara Araplar ve Türkmenler yerleştirilecek. Üçüncüsü Eğit-Donat Programı’yla milli bir ordu kurulup buralara konuşlandırılacak.”

Suriyeli Kürtlerden oluşan Halk Savunma Birlikleri’ni (YPG) bastırma hedefi Erdoğan için birinci öncelik olma özelliğini koruyor. YPG, Türkiye’nin terörist örgüt addettiği PKK ile bağlantılı olan Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) silahlı kanadı. Türkiye, İD’in yanı sıra PYD ve PKK’nin kuzey Suriye’deki etkinliğini kırmak için geçtiğimiz ağustosta Fırat Kalkanı Harekâtı’nı başlatmıştı.

Görünen o ki Erdoğan’ın Suriyeli Kürtlere karşı savaşı ABD ile Türkiye arasında uzlaşılmaz ihtilaflara neden oluyor. Özünü YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ABD’nin sahadaki başlıca ortağı. İD’in, “başkenti” Rakka’ya yönelik taarruz planlarında ilk saldırı dalgası için SDG’ye bel bağlandığı bildiriliyor.

Amberin Zaman, geçen hafta Washington’a giden üst düzey Türk heyetinin ABD’yi SDG’den vazgeçirme çabalarında büyük ölçüde başarısız olduğunu aktarıyor. Dışişleri Müsteşarı Ümit Yalçın başkanlığındaki heyet, siyasi işlerden sorumlu ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Tom Shannon, Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn – ki kendisi kısa bir süre sonra istifa etti – ve CENTCOM komutanı General Joseph L. Votel gibi kıdemli yetkililerle görüştü.

Zaman şöyle yazıyor: “Temasların içeriğine vakıf kaynakların Al-Monitor’a verdiği bilgiye göre ABD’nin Rakka’yı YPG öncülüğündeki SDG ile kurtarma planından vazgeçmesini talep eden, bu güçleri terörist diye nitelendiren Türk tarafı soğuk yanıtlar aldı. En katı itirazın Votel’den geldiği belirtildi. Bir kaynak Votel’in pozisyonunu ‘bir asker gibi’ anlattığını ve ‘oldukça sert’ konuştuğunu söyledi. CENTCOM yetkilileri, Rakka için YPG’nin yerine Türk askerinden bahsedildiğini ancak Türk Genelkurmayı’nın hâlen Türkiye’nin operasyonel planlarını katkısının tam olarak ne olacağını ortaya koyan bir taslak sunmadığını hatırlattılar. Kaynaklar, Türk heyetine en olumlu yaklaşımın Beyaz Saray’da gösterildiğini kaydettiler ancak ayrıntı vermekten kaçındılar.”

Washington Post gazetesi de geçtiğimiz günlerde ABD’nin Türkiye’nin alternatif kuvvet sağlamaması sonucunda SDG’ye bel bağlama durumuna geldiğini yazmıştı. Erdoğan, bugün hâlâ Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) ağırlıkla Türkmen ve Selefi eğilimdeki silahlı gruplarla olan yakınlığını koz olarak kullanarak bu grupların kuzey Suriye’de oluşturulacak bir güvenlik gücünün omurgası olması için uğraşıyor.

Taştekin bu güçlerin kapasitesinin belirsiz ve kuşkulu olduğunu aktarıyor: “Meselenin şeffaf olmayan boyutu, hangi örgütün ne kadarlık bir güçle Fırat Kalkanı’na katıldığı. Bu konuda güvenilir hiçbir veri yok. Bu durum, dağınık ve umutsuz milislerden devşirilen bir gücün kapasitesinin şişirildiği izlenimini yaratıyor. Ahraru’ş Şam’ın liderliğinde çatışmaya giren Şam Fethi Cephesi’nin (Nusra Cephesi) öncülüğünde oluşan Tahriru’ş Şam Heyeti, İslamcılar arasında yeni çekim merkezi hâline geldi. Bu durum Erdoğan’ın gözünü diktiği potansiyeli eritmeye devam ediyor. Ayrıca Ahrar cephesinde de Fırat Kalkanı’na katılımın kendi asıl davalarına zarar vereceğini düşünen çok taraf var. Yani Türkiye destekli olmaları bu grupların otomatik olarak Erdoğan’ın askeri olacakları anlamına gelmiyor. El Bab’da operasyonlar sırasında çekilip servis edilen tanıtım videolarına bakıldığında da etkili bir gücün oluştuğuna dair bir izlenim edinmek mümkün görünmüyor. Bu gruplar, belli belirsiz noktalara gelişigüzel ateş açan, disiplinden yoksun, eğitimsiz, deneyimsiz, basit söylem ve sloganlar kullanan ‘devşirilmiş güç’ görüntüsü veriyor. Ortada ciddi bir kapasite sorunu olduğu için TSK El Bab’da strateji değişikliğine gitmek zorunda kaldı. TSK ateş desteği, zırhlı birlikler ve hava operasyonlarıyla yetinmeyip elit komando birliklerini devreye soktu. Bu birlikler doğrudan İD unsurlarıyla çatışıyor.”

Taştekin, ayrıca Erdoğan’ın kuzey Suriye’de güvenli bölge kurulması için öne sürdüğü gerekçeyi değiştirdiğine ve bunun kuşku uyandırdığına dikkat çekiyor: “Erdoğan güvenli bölge savına meşruiyet kazandırmak için uzun süre Halep’ten gelecek olası mülteci akınına dair senaryoyu kullanmıştı. Ne var ki Doğu Halep’ten çıkarılan siviller Erdoğan’ın bir korku unsuru olarak dillendirdiği gibi Türkiye’ye gelmedi. Gaziantep ya da Kilis’e değil fakat Türkiye’nin aracılığıyla İdlib’e gelenler ise silahlı gruplar ve aileleriydi. Tampon bölge için göçmen dalgasına dayalı gerekçeler geçerliliğini yitirdi. Hatta Suriye’den Türkiye’ye değil, Türkiye’den Suriye’ye göçe dair yeni işaretler var. (…) Al-Monitor’a konuşan yerel kaynaklar da kitlesel bir dönüş olmamakla birlikte ordunun Halep’te kontrolü sağlamasının ardından Suriye’ye dönen aileler olduğunu teyit etti.”

Türkiye’de “hayır” demenin bedeli

Türkiye’de referandumu öncesi siyasi iklime değinen Pınar Tremblay şöyle yazıyor: “Cumhurbaşkanın yetkilerini fazlasıyla artıran anayasa değişikliklerinin oylanacağı 16 Nisan referandumuna geri sayım devam ederken sıradan Türkler için ‘hayır’ demenin bedeli yüksek olabiliyor. (…) Korkular temelsiz değil. Aralarında Başbakan ve bakanların da olduğu bazı AKP mensupları teröristlerin ‘hayır’ diyeceğini defalarca savundular. En kaygı verici açıklama 12 Şubat’ta bizzat Erdoğan’dan geldi. Anketlerdeki mevcut durumdan pek memnun olmayan Erdoğan şöyle konuştu: ‘Şu anda tabi sağlıklı bir anket döneminde değiliz. Tabi ki anketler de geliyor ama asıl anketlerin bize akışı araziye çıkışla beraber daha da yoğunlaşacaktır. 16 Nisan aynı zamanda 15 Temmuz'un bir cevabı olacaktır. 'Hayır' diyenlerin konumu aslında 15 Temmuz'un bir yerde de yanında yer almaktır.’ (…) Kimi cesur kişiler baskılara rağmen risk alıyor ama bedelini de ödüyor. Birçok haberde mitinge katıldıkları, broşür dağıttıkları, hatta sadece çevrelerine ‘hayır’ oyu vereceklerini söyledikleri için kaba kuvvet ve gözdağına maruz kalanlardan söz ediliyor. Bunlar o kadar çok konuşuluyor ki insanlar artık oylamanın açık mı, gizli mi olacağını, ‘hayır’ demeye cüret edenlerin oylarını kullandıktan sonra gözaltına alınıp alınmayacağını sorguluyor.”

Rusya ABD’ye karşı “sabırlı” olacak

ABD Savunma Bakanı James Mattis, Suriye’de Rusya’yla askeri iş birliği ihtimalini en azından şimdilik reddetti. NATO’nun Brüksel’deki merkezinde basın toplantısı düzenleyen Mattis şöyle konuştu: “Şu an askeri düzeyde iş birliği yapma konumunda değiliz ama siyasi liderlerimiz Rusya’yla temas edecek ve ortak zemin bulmaya çalışacak.”

Maxim Suchkov ise Rusya’nın tutumunu şöyle anlatıyor: “Rusya şu aşamada Suriye’de ve başka konularda tüm umutlarını ABD’yle potansiyel iş birliğine bağlamış değil. Moskova kendi zorluklarını, fırsatlarını ve yeni hamlelerini hesap ederek bölgesel oyuncularla ve Suriye içindeki gruplarla temaslarını sürdürüyor. Yine de ABD kritik önemini koruyor. Kremlin, menfaatlerini başka yollardan ilerletmeye çalışırken Trump yönetiminin Rusya’ya yönelik tutum belirlemesini sabırla bekleyecek.”

More from Week in Review

Recommended Articles