Ana içeriğe atla

Mizahçıların Erdoğan’la imtihanı çetin geçiyor

Almanya’da mizahçıları sıkboğaz etmeye yeltenen Erdoğan acaba Türkiye’de mizah dünyasına ne yapıyor? Mizahçıların Erdoğan’la sınavı hiç de kolay değil.
Jan Boehmermann, host of the late-night "Neo Magazin Royale" on the public ZDF channel is pictured during a TV show of Markus Lanz in Hamburg, Germany, August 21, 2012. Turkish President Tayyip Erdogan has filed a complaint against a comedian who recited a satirical and sexually crude poem about him on German television, complicating Berlin's attempts to get Turkey's help in dealing with Europe's migrant crisis. Picture taken August 21, 2012.   REUTERS/Morris Mac Matzen - RTX29LPX

Sonunda Alman medyası da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öfkesiyle yakından tanıştı. ZDF ve NDR kanallarının Erdoğan’ı hicveden programları nedeniyle iki ülke diplomatik krizin eşiğine geldi. Alman Büyükelçisi Martin Erdmann Türk Dışişleri’ne çağrılarak izahat istendi. Ayrıca ZDF'deki programında Erdoğan'a hakaret içeren şiiri nedeniyle komedyen Jan Böhmermann'ın yargılanması için Alman Dışişleri’ne sözlü nota verildi. Böhmermann hakkında soruşturmanın açılması gecikmedi. İktidar medyası ise ZDF’nin binasına gönderdiği bir muhabirin kendini rezil eden akıl almaz şovuyla intikam aldı. 

Peki, dışarıya karşı hazımsızlık bu noktaya varmışken içerdeki hiciv ve mizah erbabının hali nicedir? Karikatürcüler tahmin edileceği üzere altın çağlarını yaşamıyor. Açılan davalar, tehditler ve uyarılar çizerleri “Darbe dönemlerinde bile bu kadar baskı yaşamadık” deme noktasına getirdi.

Çizer Metin Üstündağ’a Erdoğan’ı çizmenin bedelini sorduğumda ilk sözü şu oldu: “Önceki liderlerin açtığı davalar göstermelikti, bir liralık, beş liralık gibi can yakmayan tazminat talebi olurdu. Maksat caydırmaktı. Erdoğan'ın davaları ise bitirici. Dergiyi batırmak, çizeri çökertmek için yapıyor."

Leman Dergisi Yazı İşleri Müdürü Zafer Aknar’ın Al-Monitor’a verdiği bilgilere göre AKP döneminde Leman aleyhine 20’den fazla dava açıldı. Hâlihazırda iki soruşturma da sürüyor. Bunlardan biri mizahçılara taş çıkaracak kadar komik. Erdoğan Suriye’ye silah taşıyan MİT tırlarıyla ilgili haberler nedeniyle yargılanan Can Dündar’la ‘selfie’ çektiren Britanya’nın İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner’ı hedef tahtasına koyunca Leman fırsatı kaçırmayıp 30 Mart’taki sayısında Erdoğan’la bir muhtarı selfie çekerken çizdi. Malum, Erdoğan esip gürleme platformu yaratmak için her hafta muhtarları sarayında ağırlıyor. Erdoğan-muhtar selfie’si üzerine bir grup ‘duyarlı muhtar’, karikatürde muhtarların PKK lideri Abdullah Öcalan’a benzetildiği iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Özür de talep eden muhtarların şikâyetini savcı da ciddiye aldı!

Zafer Aknar bu duruma tepkili: “Dünyanın hiçbir yerinde ‘beni falana benzettiniz’ diye dava açılmaz. İki-üç kişi şikâyet ediyor, savcı korkudan dava açıyor. Bunun hukukla ilgisi yok. Liderlerin tutumuna kalmış bir şey. Elbette bazen doz kaçabilir, gidip yargılanırsınız, bu sorun değil, sorun keyfiyet. Liderin keyfine göre soruşturma açılıyor.”

Darbe dönemlerinde bile olmayan şeyler

AKP döneminde davalık olan ilk çizer Sefer Selvi idi. 2003’te Evrensel gazetesinde Erdoğan’ı at, danışmanı Cüneyt Zapsu’yu onun üzerinde binici olarak resmeden Selvi tazminata mahkûm edildi ama karar Yargıtay’dan döndü.

Al-Monitor’a demecinde “Evrensel’deki çizgilerimden dolayı iki dava açıldı. Leman’daki çizgilerimle ilgili açılan davaların sayısını bilmiyorum!” diyen Selvi, AKP döneminin farkını anlatırken şunları söyledi: “12 Eylül döneminde bile bu kadar baskı yoktu. Elbette davalar açılıyordu ama bugünkü gibi bir baskı hissetmiyorduk. Kenan Evren zamanında Gırgır’da çiziyordum. Yönetmenimiz Oğuz Aral’dı. Bir keresinde bir aylık kapatma cezası aldık. Yine bir generali köpeğe benzettik diye kapak geri döndü, değiştirdik: Yanakları sarkıktı, yanaklarını toplayarak yeniden çizdik. Fakat o dönem korku hissetmiyorduk.”

Selvi’den sonra 2004’te Cumhuriyet gazetesinden Musa Kart Erdoğan'ı kedi olarak resmedince davalık oldu. Beş bin lira tazminat istendi. Penguen çizerleri topluca Erdoğan'ı sekiz farklı hayvan kılığında çizerek Kart'a destek çıktı. Her bir figür için 5 bin liralık tazminat davası açıldı.

O zaman Penguen’in yönetiminde yer alan Üstündağ’a göre bu dayanışma iktidarı bir süreliğine dizginledi: "Futbolda alan savunması diye bir taktik vardır. Musa Kart'a dava açılınca biz ‘Tayyipler Âlemi’ kapağı ile ‘Hepimiz Musa Kart'ız’ dedik. Erdoğan’ı sekiz farklı hayvan kılığında çizdik. İlk kez bir dergi kapağını sekiz kişi birlikte çizmişti. Logodaki Penguen'in kafasını da Tayyip yaptık. Onu da sonradan fark edince onun için de 5 bin lira istediler. Bu ortak tepkimiz nedeniyle biraz gerilediler. Alan savunması dediğim bu. Aziz Nesin olsaydı ona çok ekmek çıkardı. Daha sonra Leman dergisi Erdoğan'ı meyvelere benzetti."

Turgut Özal, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit gibi bir döneme damgasını vurmuş liderlerin hazım kapasitesi daha yüksekti. Elbette gazeteci ve yazarlar gibi çizerlerin de mahkeme salonlarına uğramadıkları bir dönem olmadı. 12 Eylül döneminde çizerlerden hapis yatan da oldu işkence gören de. Yine de çizerler Erdoğan dönemine özel bir parantez açıyor. Metin Üstündağ 1990’lı yıllarda dalga geçilen siyasi liderleri, lider eşlerinin dahi hicvedildiği Show TV’deki ‘Plastip Show’ programının yayımlandığı günleri anımsattı: "Kenan Evren'e günlük yazdırırdım. 'Sevgili günlük dikkat! Hazır ol! Rahat!' diye komut verdirirdim. Hiçbir şekilde uyarı ya da tehdit almıyorduk. Şimdi gereksiz bir kutsallık var."

Üstündağ dünle bugünü kıyaslarken çizerlere açılan davalarda iki farklı saik olduğuna dikkat çekti: "Önceki liderler davaları göstermelik açardı, bir liralık, beş liralık gibi can yakmayan miktarda tazminat talebi olurdu. Maksat mahkûm ettirmek ve uyarmaktı. Erdoğan'ın davaları bitirici. Davaları dergiyi çökertmek, çizeri ekonomik olarak batırmak için açıyor… Turgut Özal, Demirel’in müsteşarıyken Adnan Kahveci’yi gönderip çizdiğimiz karikatürleri aldırırdı. Bunları çerçeveletip IMF ve OECD’ye götürür, ‘Bakın sizin yüzünüzden ne hale geldik’ diyerek kredi koparırdı. Ama başbakan olunca huyu suyu değişti. Limon’un ön kapağına Turgut Özal, arka kapağına eşi Semra Özal dava açtı. Yıldırım Akbulut'a 'Yıldo', (Devlet Bakanı) Mehmet Keçeciler'e 'Keçe' diyorduk, isteselerdi dava açarlardı. Siyasi mizaha dair bir anlayış vardı. Şimdi senin yaptığın espriye kimse hak vermiyor, aksine seni bitirmeye çalışıyor. Erdoğan 'Başbakan’la uğraşıyorlar' dediğinde şaşırmıştım, o zaman yeni bir kuşağın geldiğini anladım. İktidar şunu anlamıyor: Mizah güçsüzün yanındadır, ister istemez iktidarı hedef alır. Siyasette bir sürü fay hattı var, mizah bu fay hatlarını rahatlatır, bunu anlamıyorlar.” 

Üstündağ Erdoğan'dan önce mizahın güldüremediği lider olarak Adnan Menderes’i örnek verdi. Üstündağ’a göre Erdoğan’ın siyaseten idolleştirdiği Menderes siyasi rakiplerinden çok çizerlere kızıyordu. 

Uykusuz dergisinde yazan Vedat Özdemiroğlu’na göre ise mizaha karşı hazımsız tutum özellikle sağcı liderlerin ortak özelliği: “Dünyanın her yerindeki sağcılar gibi davranıyorlar. ABD’de Charlie Chaplin’e yapılan neyse aynısını yapıyorlar. Birbirlerinden farkları yok. Hepsinin döneminde gazeteciler ve yazarlar hapis yatmıştır. Yeterince güç bulsalar daha fazlasını yapar, hatta tüm imzaları yasaklarlar. Yeni fikirlere tahammülleri yok.”

Tatlı önerisine acı çalım

Peki, hükümet kanadından çizerin halinden anlayan yok mu? Üstündağ’ın bu konuda bir anekdotu var: “Erdoğan ‘Tayyipler Âlemi’ne öfkelenince (dönemin Meclis Başkanı) Bülent Arınç demiş ki ‘Dava falan açmayalım iki kilo şöbiyet yaptıralım, bir gece gidip tatlı tatlı konuşalım.’ Erdoğan da ‘Olur mu öyle şey’ diye terslemiş. İyi ki terslemiş. Yoksa basın ordusuyla gelecekti. Mizah dergileri erkek yurdu gibidir, herkes atlet, eşofman ile çalışır. Bizi o halde görselerdi rezil olurduk!”

Erdoğan’ın kendinden önceki hiçbir liderle kıyaslanamayacak kadar karikatürlere karşı alerjik olduğu konusunda birçok kişi hemfikir. Tepkisini davayla sınırlı tutmayıp siyaset malzemesi yaptığı için daha tehlikeli bir iklim yaratıyor. Çünkü mizahı kendisine yönelik saldırı olarak algılayıp mitinglerde hedef gösteriyor. Sokaktaki insan da bundan vazife çıkartıyor.

Söz gelimi Penguen 3 Mayıs 2012’de kundaklandı. O an binada olan Üstündağ ve dergi çalışanı Ercan Genç itfaiye tarafından kurtarıldı. Üstelik hedef alınan bina tam da polis karakolunun karşısındaydı. Ne hikmetse kaçan failleri yakalamaya sıra gelince karakolun bulunduğu sokaktaki kameralar bozuk çıktı. Türkiye'de güvenlik kameraları hem polis dostu hem de devlet teşvikli suçlar ile ilgili kör taklidi yapabiliyor!

Yeni olan: cana kast 

Çizerler davalara alışık ama yeni olan iktidar tarafından arkalanmış vatandaş şiddeti. Üstündağ yeni duruma şöyle parmak bastı: “Ortam çok sertleşti. Bizim çok büyük bir gücümüz var. Baskılardan dolayı bir oto sansür olmasa da korku başladı. Penguen’in yakılmasında olduğu gibi münferit saldırılardan korkuyoruz. Çünkü direk hedef gösteriliyoruz. Kraldan çok kralcılar var. Biz yangını duyurmadık. Çünkü başkaları ‘Bunlar başaramadı, biz devamını getirelim’ diyebilir. Artık hayatımızdan endişe ediyoruz. Bir örnek vereyim. Tayyipler Âlemi’ni çizdiğimiz dönemde taksiye bindim. Laf açıldı, taksici ‘Demek Penguen’i siz yapıyorsunuz, aferin’ dedi. Derginin önünde inecektim, adam ‘Benden olsun’ diyerek 200 metre ileriye götürdü. Aklı sıra iyilik yaptı. Tabii ben geri yürümek zorunda kaldım! Şimdi taksiye binince korkuyorum ve kendimden bahsedemiyorum.”

Diğer çizerlerin de anlattıklarına bakılırsa manzara hayli kasvetli. Sefer Selvi davalar dışında ne tür bir baskı mekanizması var sorusuna şu yanıtı verdi: “Bırakın bizim yaşadığımız korkuları bizi tanıyanlar sokakta gördükleri zaman yanımıza gelmekten çekiniyor, birlikte görüntü vermemek için. Dergiye gelen tehditler çok fazla. IŞİD (İslam Devleti) Paris’te saldırı düzenlediğinde yaptığımız çizimler üzerine ‘Size de aynısını yaparız’ diye tehditler aldık. İktidar da bizi hedef gösterince tabandan tehdit geliyor. Saldırıya daha açık hale geliyoruz. Artık Erdoğan bir taraftan, medya diğer taraftan topyekûn savaş açmış durumdalar. Sürekli linç kampanyası var. Misal ‘PKK sempatizanı’ damgasını yediğinde başına her şey gelebilir. Çocuklarımızın hayatından endişe eder hale geldik. 12 Eylül’de bile bu türden bir korku yaşamadık. Gazeteye gidip gelirken kendimi kollayarak yürüyorum.”

Zafer Aknar da internet ortamında sahte isimlerle yürütülen organize linç kampanyasına dikkat çekti: “Başımıza bir de ‘Aktroller’ çıktı; parayla tutulmuş kişiler, belli merkezlerden yönetiliyorlar. Tehdit ve küfürler geliyor, sürekli kışkırtıyorlar. Fiziki saldırı olmadı ama korku büyük.”

Bu nazik duruma karşı bir önlem var mı? Yanıt yine Aknar’dan: “Binaya bir koruma vermeleri için emniyete başvurduk. Buna gerek olmadığını söylediler. Bize numara bırakıp şüpheli bir durum olursa aramamızı istediler.”

Hâsıl-ı kelam güldüren dünyanın hali güldürmüyor.

More from Fehim Tastekin

Recommended Articles