Ana içeriğe atla

Erdoğan kendisine seçim kazandıran “terör sorunu”nu nasıl çözecek?

7 Haziran’daki seçim yenilgisinden sonra şişeden çıkarılan “terör ve kaos cini”ni şimdi yeniden şişesine sokmak için Erdoğan’ın maliyeti yüksek adımlar atması gerekebilir.
RTX1UASN.jpg

AKP’nin 1 Kasım seçimlerini yüzde 49.4 gibi tüm tahminlerin ötesine geçen yükseklikteki bir oranla kazanması, sadece Türkiye ve dünya için değil, kendi iktidar çevresi için de sürpriz oldu. 7 Haziran seçimlerinde oyları yüzde 40.8’e düştüğü için meclis çoğunluğunu yitiren AKP’nin aradan sadece beş ay gibi kısa bir süre geçtikten sonra yapılan bu son seçimde oylarını nasıl olup da yüzde 20 oranında artırdığı, cevaplandırılması gereken bir soru.

Öyle ya, bir iktidar partisinin, hem de AKP gibi 13 yıldır iktidarda olduğu için yıprandığı ve yorulduğu varsayılan bir partinin bu olağanüstü başarıyı gösterebilmesi için Türkiye’nin çok önemli bir sorununu bu beş ayda çözmesi ya da seçmenin bir kısmını söz konusu sorunun sadece kendisi tarafından çözülebileceğine ikna etmiş olması gerekiyor. Nedir bu sorun?

Doğru teşhis için 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesindeki iki farklı Türkiye’nin mukayesesini yapmak gerekiyor. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a giderken sadece bir yeni sorun ortaya çıktı: PKK ile başlatılan kanlı çatışma ve IŞİD’e atfedilen intihar saldırıları...

Türkiye 7 Haziran seçimleri öncesini nispi bir sükûnet ortamı içinde yaşadı. 1 Kasım seçimleri yaklaşırken ise hükümet güçleri ile PKK arasında 24 Temmuz’da başlayan çatışmada ölenlerin sayısı yüzlerle ifade ediliyordu. IŞİD’e atfedilen 20 Temmuz Suruç ve 10 Ekim Ankara intihar saldırılarında toplam 134 kişi öldürülmüştü. Yaklaşık üç yıl süren bir çatışmasızlığın ardından kendisini bir anda yeni bir şiddet ortamının içinde bulan Türkiye’nin doğusundan batısına hemen her gün asker ve polis cenazeleri gelmeye başlamıştı...

Bu yeni durumun, seçmenin siyasi tercihinin oluşmasında başlıca faktörler arasında yer alan “sorun algısı”nı altüst etmesi haliyle kaçınılmazdı. Ve bu altüst oluş, AKP’nin seçim başarısının çok önemli bir kısmını açıklamaktadır.

Şöyle oluyor: İPSOS-Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından, 1 Kasım seçimlerinin öncesinde, 10-17 Eylül tarihlerinde ülkenin 15 kentinde 1319 denekle görüşülerek yürütülen “Türkiye Barometresi” adlı saha araştırması, halkın yüzde 72’sinin “Türkiye’nin en büyük sorunu” olarak “çözüm süreci-terör”ü gördüğünü ortaya koymuştu. Sorun tanımının “çözüm süreci” ve “terör” gibi bir arada anılması ilk bakışta bir çelişki oluşturan iki kavramla birlikte kategorize edilmesi ise deneklere yöneltilen soruların açık uçlu olmasından kaynaklanıyordu. Periyodik olarak yapılan bu araştırmanın ağustos tarihli olanında ise bu oran yüzde 47 idi. Bir ayda yüzde 47’den 72’ye varan 25 puanlık artış, önemli miktarda oyun 1 Kasım seçimlerinde AKP’ye akmasını sağlayan “terör sorunu” algısındaki dramatik değişimi gösteriyor.

Şimdi de 7 Haziran seçimleri öncesine gidip, Türkiye’deki “sorun algısı”nın altüst olmadan önceki haline bakalım: Mayısta yapılan aynı araştırmanın verileri, AKP’nin 7 Haziran’da neden kaybettiğini de açıklıyor. Bu tarihte, PKK ile çatışma ve IŞİD’e atfedilen terör söz konusu değilken “çözüm süreci-terör”ü en büyük sorun olarak algılayanlar yüzde 14 gibi düşük bir orandaydı.

O zaman insanların yüzde 53’ü ekonomideki kötü gidişatın “Türkiye’nin en büyük sorunu” olduğunu söylüyorlardı ve bu fevkalade yüksek bir orandı. Meselenin püf noktası da işte burada: Dört ay sonra, eylüldeki araştırmada “en büyük sorun ekonomi” diyenlerin oranı, ekonomi verilerinde herhangi bir iyileşme olmadığı halde yüzde 12’ye düşmüştü.

Bütün bu verilerin ortaya koyduğu gerçek şudur: Erdoğan rejiminin PKK’ya karşı bir siyasi tercih olarak başlattığı yeni savaş ve bunun yanı sıra IŞİD’e atfedilen intihar saldırıları, AKP’nin 7 Haziran seçimini kaybetmesinde başlıca rolü oynayan ekonomideki kötü gidişatın “en büyük sorun” olarak algılanmasını bastırmıştır.

Terör ikliminin seçmende yarattığı tehdit algısı, korku ve güvensizlik giderek artmış, bunlar 10 Ekim’de 102 kişinin öldürüldüğü Ankara’daki çifte intihar saldırısını izleyen günlerde zirveye çıkmıştır. Bu ortamda güvenlik güçlerinin Diyarbakır’da bir IŞİD hücre evine baskın düzenleyerek 7 militanı öldürmelerinin seçmen üzerinde güven verici bir etki doğurduğu görülmektedir. Bu operasyonla IŞİD saldırılarının arkasında iktidarın olduğu şeklindeki bir algının yıkılması da hedef alınmıştır.

Neticede, daha önceki seçimlerde AKP’yi destekledikleri halde ekonomideki bozulma, yolsuzluklar ve çözüm sürecine duydukları tepki nedeniyle 2014’teki yerel seçimlerle, 7 Haziran genel seçimlerinde AKP’den uzaklaşarak aşırı milliyetçi MHP ve Kürt hareketi kökenli HDP’ye yönelen bir seçmen kitlesi, artan terör tehdidi sonucunda siyasi değişim taleplerinden vazgeçerek otoriter statükonun devamını tercih etmiş ve AKP’ye güçlü meclis çoğunluğunu geri vermiştir.

Bu sonuçta rejim medyasının rolü büyüktü. Basın özgürlüğünün eylül ayından itibaren ağır bir baskıyla kısıtlanması da bunda etkili oldu. Siyasi iktidar, AKP’ye yakın Sünni muhafazakâr seçmen kitlesini çatışmayı başlatıp, çözüm sürecini bitirenin PKK olduğuna inandırmayı başardı. Dolayısıyla, bu kitle terör ortamı nedeniyle iktidarı suçlamadı. Dahası, muhalefetin bu seçmeni güvenilir bir iktidar alternatifi oluşturabileceğine ikna edememesi de AKP’ye geri dönüşü kolaylaştırdı.

Özetle Erdoğan rejimi Türkiye’nin zaten ağır olan sorunlarına 7 Haziran’dan sonra yenilerini ekleyip bunları yine ancak kendisinin çözebileceğine seçmenin bir kısmını inandırarak seçimi kazanmıştır.

Erdoğan’ın hanesine yazılması gereken 1 Kasım zaferi, Makyavelist siyaset kurnazlığının olağanüstü bir taktik başarı örneğidir. Bu zafer, rejime dört yıl daha hüküm sürme şansı vermiş gibi görünse de şimdi Erdoğan ve AKP hükümeti seçmeni memnun etmek için PKK ile çatışma meselesini halletmek üzere işe koyulmak zorundadır. Bunun tek yolu çözüm sürecini yeniden başlatmak.

Yeni bir çözüm süreci, yeni anayasa ve Erdoğan’ın istediği başkanlık rejimi tartışmalarıyla ilişkilendirilecek mi, bunu bekleyip göreceğiz. Bu ilişki kurulacaksa, yürümesi için meclis aritmetiği yeterli: AKP’nin 317, HDP’nin ise 59 milletvekili var. İkisinin toplamı 376 ediyor. Bu iki parti isterlerse birlikte yeni bir anayasa yapıp, mevcut anayasadaki hüküm gereği referanduma bile gerek olmadan yürürlüğe sokabilirler.

Kürt sorununun çözümü ve “başkanlık rejimi anayasası” bir pazarlık zemininde ilişkilendirilecekse burada asıl merak edilmesi gereken, PKK’nın askeri ve politik liderliğinin çıtayı nereye koyacağıdır. PKK’nın bu kez Ankara’yı bir hayli zorlayacak müzakere parametreleri dayatması beklenebilir. Çünkü bu PKK, 2012’nin sonunda başlatılan eski çözüm sürecindeki PKK’dan çok daha güçlü bir konuma sahip. PKK, Suriye’deki uzantısı PYD’yle birlikte aynı anda hem Rusya’nın hem de ABD’nin müttefiki ve bu da Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin izleyegeldiği Suriye ve Kürt politikalarının eseri. Bu PKK-PYD çizgisi aynı zamanda İran’ın ve Şam rejiminin de müttefiki. Bu ilişkiler, yabancı aktörlerin Türkiye’nin Kürt sorunu üzerinde dolaylı ve sorunlu etkilerde bulunmalarını kolaylaştırabilir.

PKK’nın yeni sürece başlamak için özerklik gibi kabulü fevkalade zor ön koşullar ileri sürmesi halinde Erdoğan zor bir ikilemle karşı karşıya kalacaktır. Özerkliği tartışmak, milliyetçi bir reaksiyona yol açarak, yeni anayasa yapımını da zora sokabilir. Alternatif ise PKK’yla savaşın devamı olamaz.

Erdoğan Türkiye’nin sorunlarını çoğaltarak seçim kazandı, şimdi bunları acilen çözemezse kendi sorunlarını büyütecektir.

More from Kadri Gürsel