Ana içeriğe atla

Türkiye “Suriyelileşiyor” mu?

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İslam Devleti ile ABD’nin desteklediği Suriyeli Kürt gruplar arasında fark olmadığını öne sürüyor. Suriyeli muhalif gruplar BM görüşmelerini reddediyor. Netanyahu intifada uyarılarını kulak ardı mı etti? İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
RTX1HWLN.jpg

ABD ve Türkiye arasında Suriye çatlağı büyüyor

Ankara’daki terör saldırısının ardından Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun PKK ve İslam Devleti’nin (İD) bağlantılı olabileceği iddiasını aktaran Fehim Taştekin şöyle yazıyor: “Özel manipülasyon taktikleriyle medyaya ve kanaat önderlerine sürekli olarak ‘Elimizde PKK ve İD bağlantısına dair deliller var.’ diye fısıldanıyor. Olayları aydınlatmaktan ziyade kamuoyunu yönlendirmek için çok özel çalışmalar yürütülüyor.”

Cengiz Çandar da şöyle yazıyor: “Davutoğlu bu iddiayı dile getirdiğinde İD hâlen başlıca şüpheli konumundaydı ve üstelik gazeteciler ikinci bombacının kim olduğunu da bulmuştu. Birinci bombacının İD militanı olduğu zaten anlaşılmıştı. Kritik bazı bilgileri genç gazeteci İdris Emen ortaya çıkardı. Adıyaman kentinin İD’e eleman kazandıran merkezlerden biri hâline geldiğini tespit eden Emen, buradaki örgütlenmeyi Radikal gazetesinde daha 29 Eylül 2013’te “Adıyaman-Suriye Cihat Hattı” başlıklı haberinde ayrıntısıyla anlatmıştı. Emen’in o günlerde bahsettiği isimler Diyarbakır’da 5 Haziran’da, Suruç’ta 20 Temmuz’da ve Ankara’da 10 Ekim’de meydana gelen bombalı saldırıların failleri oldu. Emen, Ankara saldırısının ardından Adıyaman’da ikinci intihar eylemcisinin babasıyla görüştü. Baba oğlunun İD bağlantısını güvenlik birimlerine bildirdiği hâlde hiçbir önleyici tedbir alınmamıştı. Tüm bu haberler yayılınca hükümet Ankara saldırısına ilişkin soruşturmaya yayın yasağı getirdi.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise 14 Ekim'de “Türkiye için PKK ve onun uzantıları olan PYD, YPG terör örgütlerinin DHKP/C'nin, DEAŞ'ın hiçbir farkı yoktur. Bunların hepsi de bizim için varlığımıza ve geleceğimize kast eden, eli kanlı terör örgütleridir.” şeklinde konuştu.

Çandar yazısını şu tespitle tamamlıyor: “Ortaya çıkan bu kısır döngünün ilk sonucu Kürtlerle İD arasındaki savaşın Türkiye’ye yayılması olacak. Bu da Türkiye’nin daha da istikrarsızlaşması ya da başka bir deyişle Türkiye’nin ‘Suriyelileşmeye’ başlaması anlamına gelir.”

Erdoğan’ın ithamları ABD’nin Suriye politikasını zorlaştırıyor. Zira ABD PYD’yi terör örgütü olarak görmüyor. Bilakis PYD şu an Washington’un Suriye’deki tercihli ortakları arasında. Erdoğan’ın PYD ile İD arasında bağ kurması ABD’nin stratejisiyle mutlak surette çelişiyor. Kuzey Suriye için spekülasyonu yapılan uçuşa yasak veya “güvenli” bölge konusu da buna dâhil. Bazı haberlere göre ABD Dışişleri Bakanı John Kerry bu konuyu geçtiğimiz günlerde yeniden gündeme getirdi, eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da Demokrat başkan adaylarının 13 Ekim’deki tartışmasında koalisyon güçlerince uygulanacak güvenli bölge fikrine destek verdi.

Savunma Balanı Ashton Carter ise mayısta yaptığı açıklamada uçuşa yasak bölgeyi “düşünülmesi zor bir şey” ve “ciddi bir muharip görev” olarak tanımlamıştı. Türkiye ABD’yle ittifak eden PYD’yi terörist bir düşman olarak görüyorsa “düşünülmesi zor” tabiri bu konuda hafif bile kalabilir.

Suriye muhalefeti BM planına karşı birleşiyor

Asaad Hanna, yurt dışındaki Suriye muhalefetinin BM Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın son barış girişimini reddederek ülke içindeki silahlı direniş örgütleriyle yakınlaşmaya çalıştığını aktarıyor. Hanna şöyle yazıyor: “Siyasi muhalefet, örgütlerle yakınlaşarak destek toplamayı ve Suriye halkı nezdinde büyük ölçüde yitirtmiş olduğu meşruiyeti geri kazanmayı umuyor. Muhalefet belki de kendisini önce destekleyen sonra terk eden yabancı ülkelerden ziyade bu halk desteğine bel bağlayabilir. Ekim başında başlayan Rus müdahalesi uluslararası taraflar arasında muhalefeti de kapsayacak görüşmelere yol açtı. Silahlı gruplarla koalisyonun siyasi becerileri şimdi diplomatik güçler tarafından sınanacak.”

“Eğit donat” programıyla zaten başarısız olan ABD için şimdi şu sonuç da çıkarılabilir: Bugüne kadar bir araya gelemeyen Suriye muhalefeti İD’e karşı daha yoğun koordinasyon noktasında değil, BM’nin barış görüşmelerine karşıtlık noktasında birleşebiliyor.

Netanyahu intifada uyarılarını kulak ardı mı etti?

Tapınak Tepesi’ndeki (Harem-i Şerif) olaylara değinen Ben Caspit şöyle yazıyor: “Tapınak Tepesi’ndeki gerilim ve bunun yeni bir intifadaya yol açıp açmayacağı konusu Al-Monitor tarafından yakından takip edildi. Bunun da ötesinde Siyonist Kamp lideri Isaac Herzog ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın 18 Ağustos’ta Ramallah’taki görüşmesinin ardından Abbas’ın İsrail muhalefet liderine bir kaygısını ifade ederek uyarıda bulunduğu da yazıldı. Abbas üçüncü bir intifadanın patlak vermesinden ve Filistin Yönetimi bölgelerinde kontrolü yitirmekten korkuyordu. Herzog bu mesajı sadece Al-Monitor’a değil Netanyahu’ya da iletmişti ama Netanyahu bir tepki vermemişti. Şimdi muhtemelen pişmandır. (…) İsrail hükümeti net bir tavır almadıkça, örneğin Tapınak Tepesi’ni belli bir yatışma süresi için Yahudilere kapatmadıkça Filistinlilerin ruh hâlinin değişmesi imkânsız. Bu ruh hâli değişmedikçe kendine özgü bu mevcut intifada da böyle devam eder.”

Daoud Kuttab’a göre son şiddet olaylarının nedeni barış sürecinin olmaması: “Kudüs’teki Filistinlilerin ulusal meselelerini çözecek, kutsal mekânların idaresine ilişkin kalıcı anlaşma sağlayacak siyasi bir sürecin olması kritik önemde. Kudüslüleri güçlendiren ve onların ihtiyaçlarını karşılayan ciddi bir sürecin yokluğu belirsizlik yaratacak ve bir ay, bir sene veya 10 seneliğine sükûnet sağlansa dahi öfke devam edecek.”

Akiva Eldar ise nihai sorumluluğun İsrail Başbakanı’nda olduğunu yazıyor: “Netanyahu’nun sağcı bakanlara Tapınak Tepesi’ne gitmeme talimatı vermesi kanseri metastaz yapmış bir hastaya kullanım süresi geçmiş aspirin vermeye benziyor. İsrail’in başına bela olan şiddet olaylarının ölümcül bir hastalığa dönüşmemesi için tehlikenin boyutuna uygun adımlar atmamız gerekir. Kudüs’te durum kötüye giderken ve Arap bölgesi yangın yerine dönmüşken sadece konuşmak yetmez, hele de konuşmacı Netanyahu ise. 13 Arap göstericinin öldüğü ekim 2000 olaylarını inceleyen Or Komisyonu Raporu’nu tozlu raflardan indirip Yahudi ve Arap mahalleler arasında eğitim, sağlık, altyapı ve güvenlik alanındaki büyük farkları kapatmak için rapordaki tavsiyeleri hemen hayata geçirmenin zamanı gelmiştir. Her şeyden önce polisin Arap yurttaşlara karşı kolayca tetiği çekme eğilimine çözüm bulunmalı. 13 Arap yurttaşın öldürüldüğü İkinci İntifada’dan bu yana polis 51 Arap yurttaşı öldürürken Yahudiler için bu sayı iki.”

Batı Şeria’dan bildiren Ahmad Melhem, İsrail’in Filistinlilerin şiddet eylemlerine karşı başvurduğu uygulamaların Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı olabileceğine dikkat çekiyor.

Adnan Abu Amer ise Filistinli göstericilerin arasına sızan ve “mistaravim” olarak bilinen İsrailli ajanlara dikkat çekiyor: “Mistaravimler son zamanlarda Batı Şeria kentlerinin girişlerindeki gösterilerin ön saflarında İsrailli askerlere birkaç metre uzaklıkta duruyor, askerlere taş atıp biber gazı ve plastik mermilere karşı büyük barikatların arkasında siper alıyor. Sonra bir anda göstericilerden uzaklaşıp silahlarını çekiyor ve onlara ateş ediyor. Mistaravimler tutuklamalar yaparken askerler de onlara katılıyor ve göstericileri askeri araçlara sürüklüyor.”

More from Week in Review

Recommended Articles