Ana içeriğe atla

MİT Tırları ve Basın Özgürlüğü

Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan MİT tırlarının görüntülerini yayınladığı için Cumhuriyet’in genel yayın yönetmenine ateş püskürdü. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Turkey's President Tayyip Erdogan speaks during an opening ceremony in Istanbul, Turkey, May 26, 2015. Turkey's general election looks likely to push Tayyip Erdogan's dream of an all-powerful presidency further from his reach, and usher in a period of turbulence as its most divisive modern leader jockeys to maintain his dominance. Barred by the constitution from party politics as head of state, Erdogan has nonetheless campaigned across Turkey before the June 7 parliamentary vote in a sign of how much he has

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 31 Mayıs akşamı katıldığı bir TRT yayınında üç dost gazetecinin sorularını yanıtlarken Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ı alenen tehdit ederek şöyle dedi: “Bedelini ağır ödeyecek, öyle bırakmam onu”.

Bu tehdit Cumhuriyet’in tartışmalı “MİT tırları”ndaki makinalı tüfek mermileri, roket başlıkları ve diğer askeri malzemelerin görüntülerini yayınlamasından üç gün sonra geldi. Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından kiralanan tırlar Kasım 2014’te Suriye’ye doğru seyrederken polis ve jandarma ekipleri tarafından durdurulmuştu. Ak Parti iktidarı ile Gülen hareketi arasındaki çatışmanın doruklarından biri olarak değerlendirilen olay üzerine pek çok kişi, Gülenci savcıların bu hamleyle, hükümete yönelik yolsuzluk ve diğer suçlamalara yenilerini eklemeye çatıştığını düşünmüştü.

Tırlarda mühimmat taşındığını yalanlayan Ak Parti hükümeti ise Suriye’deki Türkmenlere insani yardım malzemesi sevkiyatı yapıldığında ısrar etmişti. (Zira ne de olsa Türkmenler pek çok Türk’ün yakınlık duyduğu bir topluluktu.)

Ancak konu, Cumhuriyet’in seçimlere sadece 10 gün kala yayınladığı görüntülerle yeniden gündeme oturdu. Hem Erdoğan hem de hükümet, Gülen hareketinden Cumhuriyet’e kadar bu ifşaata ortak olan herkesi hainlikle suçluyor. Muhalefet ise hükümeti Suriye’deki “teröristleri” bilhassa da İslam Devleti’ni desteklemekle itham ediyor.

Konuya Türkiye’nin hararetli siyasi ikliminden bir adım geri çekilip baktığımızda her iki tarafın suçlaması da fazla abartılı görünüyor. MİT konusunda Ankara’nın Suriyeli muhaliflerin yılmaz destekçilerinden olduğu zaten sır değil ve pek çok kişi bu desteğin belirli örgütlere silah yardımını da kapsadığını düşünüyor. Ancak bu örgütlerin arasında İD’in de bulunduğuna dair bir kanıt yok. Aksine, MİT tırlarının Özgür Suriye Ordusu’na ya da Ahrar El Şam gibi İD’e göre daha ılımlı İslamcı fraksiyonlara gittiğini düşünmek daha makul. Bu fraksiyonlar, Batı için bir endişe kaynağı olsa da, İD’in acımasız taktiklerini paylaşmıyorlar.

RUSI araştırmacılarından Türk dış politikası uzmanı Aaron Stein da MİT tırlarının İD’e malzeme taşıdığı iddiasının muhalefetin “propagandası” olduğunu düşünüyor. Al-Monitor’a konuşan Stein’in değerlendirmesi şöyle: “Tırların İdlip’e doğru seyrettikleri anlaşılıyor. Bu da Ahrar El Şam’a işaret ediyor. Buradaki endişe Ahrar El Şam ve El Nusra’nın son olarak Türkiye destekli bir çatı örgütü olan Ceyş El Fetih [Fetih Ordusu] üzerinden iş birliği içinde olması”.

Ancak ne olursa olsun, Türkiye kamuoyu, MİT tırlarının Suriye’ye neyin sevkiyatını yaptığını ve bunun kime gittiğini bilmeyi hak ediyor. Zira bunlar vergi mükelleflerinin paralarıyla gönderiliyor. Bu nedenle Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun son yaptığı “tırların içinde ne olduğı kimseyi ilgilendirmez” açıklaması kabul edilebilir değil. Hükümetin ketumiyeti bu şekide sürdürmesi ise muhalefetin şüphelerini daha da besliyor.

Daha da kabul edilemez olan ise, görüntüleri yayınlayan Cumhuriyet’in hedef alınması. İktidar propadancıları, hükümetin öfkesini WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’a atıf yaparak meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu görüşe göre, Assange da “devlet sırlarını ifşa ettiği” için ABD hükümeti tarafından hedef alınmıştı, dolayısıyla Dündar da aynı şeyi hak ediyor. Oysa Assange “devlet sırları”nı yayınlamakla değil gizli belgeleri çalan bir çete kurmakla suçlandı. New York Times gibi ABD gazeteleri ise WiliLeaks’in açığa çıkardığı belgeleri özgürce yayımladılar., ABD Başkanı Barack Obama tarafından da “vatana ihanetle” suçlanmadılar ve tehdit edilmediler.

Bu da bizi Türkiye’nin en yakıcı mevcut sorununa getiriyor: Hükümetin yoluna çıkan her basın kuruluşunu saldırganca sindirmeye çalışması. Bu tutumun altında öncelikle kibir yatıyor ki, her türlü eleştiriye karşı öfkeli bir tahammülsüzlük doğuruyor. İkinci bir sorun ise, iktidarın tüm muhaliflerini ve tenkitçilerini, Türkiye’deki rejimi devirmeye ve menfur “eski Türkiye”yi geri getirmeye çalışan küresel bir komplonun parçası olarak gören paranoyak dünya algısı.

Örneğin, bu nedenle, New York Times’in “Türkiye’nin Üzerindeki Kara Bulutlar” başlıklı (olgulara dayanan) editoryal yazısını tel’in eden Erdoğan, “paçavra” diye nitelediği gazetenin 19. asrın sonlarından, yani II. Abdülhamit döneminden bu yana Türkiye’ye karşı “nefret” beslediğini söyledi. Ancak nedense damadının başında bulunduğu Sabah gazetesinin New York Times’ı niçin birkaç yıl önce ek olarak dağıttığını hatta bunun için Frank Sinatra’nın sesiyle yapılan şık bir reklam hazırladığını açıklama gereği duymadı.

Aşikar olan gerçek şu ki, Erdoğan’ın Batı basınındaki son iki yıllık itibar kaybı küresel bir komplonun sonucu değil. Gerçek sebep, Erdoğan’ın kendi sözleri ve davranışları. Cumhurbaşkanı’nın uluslararası medya kuruluşlarına karşı öfkesi ve Türk gazetecilere yönelik tehditleri ise, hem bu itibar kaybını hızlandırıyor hem de Türkiye’nin demokrasi karnesini aşındırmaya devam ediyor.

More from Mustafa Akyol