Ana içeriğe atla

Moskova ABD’nin Orta Doğu politikasını ne kadar anlıyor?

ABD ve Rusya’nın politikalarını yeterince kavrayamayan kimi yorumcular, Moskova ile Washington’un Orta Doğu’daki bazı anlaşmazlıklarının stratejik ve taktiksel olduğunu ama aslında aynı sonucu hedeflediğini gözden kaçırıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Russia's Foreign Minister Sergei Lavrov addresses his Tunisian counterpart Mongi Hamdi (not pictured) during their meeting in Moscow, September 2, 2014.  REUTERS/Sergei Karpukhin (RUSSIA - Tags: POLITICS) - RTR44LTJ

Moskova ABD’nin Orta Doğu’daki hedeflerini anlıyor mu? Bölgede krizin devam ettiği ve Başkan Barack Obama’nın İslam Devleti’ni (İD) “zayıflatma ve nihayetinde yok etme” kararlılığını açıkladığı bir dönemde bu sorunun yanıtı önemli, bilhassa da Rusya’nın sıklıkla ABD’ye göre konum aldığı düşünülürse…

Obama’nın İD’e yönelik hava operasyonlarını genişletme ve örgüte karşı bir koalisyon oluşturma iradesi, kuşkusuz ki Orta Doğu’da Rusya için çıtayı yükseltiyor. 2011’de Libya lideri Muammer Kaddafi’yi devrime girişimlerini destekleyen, sonra da bunlara öncülük eden Washington, o günden bu yana Orta Doğu’da veya başka herhangi bir yerde bu çapta bir askeri güç kullanmadı. Dahası, Obama bugün ne söylerse söylesin ABD’nin geçmiş uygulamaları şunu gösteriyor ki Başkan ileride askeri harekâtı genişletip derinleştirebilir ve bundan Suriye’deki Beşar Esad rejimi için ağır sonuçlar doğabilir.

Rus yönetimi için esas soru şu: ABD, şu ana dek açıkladıklarından fazlasını yapabilir mi? Yaparsa ne zaman ve ne yapar? Obama’nın niyetleri işte burada denkleme giriyor.

Ne yazık ki kimi Rus yorumcuların ABD’nin hedefleri ve kabiliyetine ilişkin değerlendirmeleri, tuhaf şekilde gerçeklerden kopuk görünüyor. Örneğin, kendini eski bir hükümet ve devlet başkanı danışmanı olarak tanıtan ve resmi onaylı görüşler sunduğu izlenimi veren Alexander Nekrassov, İsrail’in Gazze’deki askeri müdahalesine ilişkin geçenlerde şunu yazdı: “Rus uzmanlara göre bu, Hamas’ın silah stokunu ve yöneticilerini ortadan kaldırma girişiminden ziyade ABD’nin Irak ve Libya’daki fiyaskolarını perdeleme çabasına benziyor.” Nekrassov, Gazze’deki çatışmaların bu amaca ne şekilde hizmet ettiğini söylemiyor. Daha da önemlisi şu soruyu yanıtsız bırakıyor: ABD, İsrail yönetimini epey kısa süren bu “perdeleme” uğruna uluslararası kınamalara göğüs germeye, silahlı kuvvetlerini çatışmaya sokup sivil halkını misillemelere açık hâle getirmeye nasıl ikna etti?

Bundan daha da kaygı verici bir değerlendirme ise geçtiğimiz yıl Rus Savunma Bakanı Sergey Şoygu’dan gelmişti. Bakan’a göre Batı, yani başta ABD, “renkli devrimleri” -- Moskova’nın demokrasi talepli ayaklanmalar için kullandığı tabir -- manipüle ederek kilit önemdeki bölgeleri istikrarsızlaştırıyor ve buradaki doğal kaynakların kontrolünü ele geçirmeye çalışıyor.

Rusya’nın hem hükümetteki hem hükümet dışındaki dış politika elitleri, ABD öncülüğündeki 2003 Irak savaşı için de aynı görüşü benimsemiş görünüyor. Dolayısıyla “doğal kaynak için savaş” temasının hâlen geçerli olması belki de şaşırtıcı olmamalı. Tabi, Amerika’daki sol cenahın bir kısmı da aynı suçlamaları dile getiriyor. Bu savın en sorunlu yanı şu: ABD ve Batı, bu politikalardan fazla bir kazanç elde etmiş değil, özellikle de katlandıkları maliyetlerle kıyaslandığında…

Obama’nın İD’e karşı savaşı, benzer tuhaflıkta bir dizi yeni değerlendirmeye yol açtı. Örneğin Nekrassov, şu garip yorumda bulunuyor: ABD yönetimi, “Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko’yu kullanarak” İD’le mücadelede Rusya’yla iş birliğine açık olduğu sinyalini gönderiyormuş. Detayına inersek, Ukrayna parlamentosunun doğudaki Donetsk ve Lugansk bölgeleri için daha geniş özerklik haklarını onaylaması, aslında Obama yönetiminin talimatıyla Moskova’ya gönderilen bir sinyalmiş. Nekrassov, Washington’un bu ustaca hareketi nasıl başardığını açıklamıyor. Bunun da ötesinde şu sorunun yanıtını vermiyor: Bu girişimin Kremlin tarafından Ukrayna’ya yönelik iş birliği mesajı olarak değil de İD’e karşı iş birliği mesajı olarak algılanmasını ABD yönetimi nasıl sağladı?

Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un görüşü ise daha anlaşılabilir olmakla birlikle aynı derecede isabetsiz. Lavrov şöyle dedi: “Suriye içindeki hava saldırıları İslam Devleti militanlarınca kontrol edilen bölgelerle sınırlı kalmayabilir. Esad ordusunun konumunu zayıflatmak için hükümet güçleri de gizlice hedef alınabilir.” Nekrassov ve Maria Dubovikova gibi resmi sıfat taşımayan yorumcular da bu kaygıyı daha sonra aynen dile getirdi.

Lavrov ve diğer Rus yetkililerin ABD’nin Suriye ordusunu vurma ihtimalinden kaygı duyması anlaşılabilir. Geçen sene Suriye’yi vurmanın eşiğine gelen Obama, son anda geri adım atmıştı. Zira Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin araya girmiş ve Suriye’nin kimyasal silahlarının imhasını öngören anlaşmayı sağlamıştı. Ancak Obama o günden bu yana Esad güçlerini vurma fikrinden genel olarak daha da uzaklaştı. Dahası ABD yönetimi, Suriye’deki ılımlı muhalefetin ne denli zayıf olduğunun farkında. Esad rejimi, İD karşıtı koalisyonun fiili müttefiki olarak işlev görürken ABD’nin onu çökertme riskini göze alması oldukça düşük bir olasılık.

Bu bağlamda kamuoyu da önem taşıyor. ABD’de önemli orandaki bir çoğunluk Irak’ta hatta Suriye’de İD militanlarının vurulmasını destekliyor. Ama Amerikalılar, Suriye iç savaşında taraf olmak ya da savaş sonrası ortalığı toplama işini üstlenmek istemiyor. Bunun sebebi de şu: Amerikalılar İD’i doğrudan tehdit olarak görürken Esad’a aynı şekilde bakmıyor.

Kremlin’in Rus kamuoyunu yönlendirmek için yoğun şekilde çalışması veya eski Başkan George W. Bush’un kamuoyunu sıkça göz ardı etmesinden olacak, Rus yetkililer kamuoyunun Obama yönetimi üzerindeki kısıtlayıcı etkisini azımsar görünüyor.

Sonuç olarak, Al-Monitor yazarı Vitaly Naumkin gibi genel olarak Orta Doğu’yu özelde de Suriye’deki ABD saldırılarının etkisini mükemmel analiz eden Rus yorumcuların varlığına rağmen Moskova’nın resmi görüşleri Amerikalılara pek çok defa isabetsiz görünüyor. Daha da kötüsü, Amerikalı yetkililer ve yorumcular, ABD’nin amaçlarına ilişkin değerlendirmeleri mantıksız ve hatta art niyetli bulduğu zaman Orta Doğu’da ve başka bölgelerde Rusya’yla iş birliği fırsatlarını kullanmama eğilimine giriyor.

Öte yandan, Washington da Rusya’nın Orta Doğu’daki hedeflerini kavramakta her zaman başarılı olamıyor, her ne kadar bu iki sorun birbiriyle doğrudan ilgili olmasa da… Bunun en güzel örneği olarak Amerikalılar ekseriyetle Kremlin’in Esad’ı şahsen desteklediğini düşünüyor, Rusya’nın gözünde Esad yönetiminin çökmekte olan ve komşularını istikrarsızlaştıran bir ülkeyi toparlamak için ehvenişer bir seçenek olduğunu kavrayamıyor. Ayrıca birçok Amerikalı uzman, Suriye’deki sözde Rus deniz üssünü saplantı hâline getiriyor. Oysa bu üs, bugün askeri önemden çok sembolik anlam taşıyor.

Karşılıklı hedefleri anlamaktaki kavrayış eksikliği ne yazık ki Rusya ve ABD’nin Orta Doğu politikalarını çarpıtıyor. Oysa iki ülkenin kimi politikaları açıkça zıt olsa da kimilerinde uzlaşma imkânı var. Nitekim Washington’un da Moskova’nın da Suriye’de veya bölgenin başka bir noktasında bugüne dek hedeflediği hiçbir sonuç, diğerinin hayati ulusal menfaatlerini tehdit etmedi. Tam aksine, her ikisi de terör tehdidinin önüne geçmek, nükleer silahlar dâhil kitlesel imha silahlarının yayılmasını engellemek istiyor. Bu iki alanda var olan anlaşmazlıklar stratejik ve taktikseldir; nihai hedeflerle değil, yaklaşımlarla, hareket tarzlarıyla alakalıdır.

Mevcut koşullarda Washington’la Moskova’nın İD’le mücadelede iş birliği yapması olası görünmüyor. Bu durum, ne ABD ne Rusya için bir felaket, ama büyük bir fırsatın heba edildiği kesin. Asıl trajedi ise bunun sonucunda Suriye ve Irak’ta masum sivillerin başına gelenlerdir.