Ana içeriğe atla

PKK bir Ortadoğu gücü olarak yükseliyor

Türkiye’deki Cumhurbaşkanı Seçimi’nde yeni kapsayıcı politikalarla oylarını yüzde 50 artıran, Suriye ve Irak’ta ise “İslam Devleti”ne karşı koyma azmine sahip tek güç olduğunu gösteren Türkiye Kürt hareketi Ortadoğu’nun yeni yükselen gücüdür.
People wave Kurdish flags and hold up a picture of jailed Kurdish militant leader Abdullah Ocalan (C) of the Kurdistan Workers Party (PKK) during a gathering celebrating Newroz, which marks the arrival of spring and the new year, in Diyarbakir March 21, 2014. Ocalan called on the Turkish government on Friday to create a legal framework for their peace talks, whose fate is looking increasingly uncertain a year after he called a ceasefire by his fighters. Tens of thousands gathered in Diyarbakir, the largest

Dünya ve Ortadoğu, cihatçı ordusu İslam Devleti’nin (İD) Irak ve Suriye’de dramatik biçimde güç kazanarak yayılmasını endişe ve kaygıyla izliyor. Cihatçıların böylece küresel güvenliğe yönelik bir numaralı tehdit haline de gelmeleri elbette ki dikkatleri çelen son derece kritik bir gelişme... Ancak cihatçı tehdidinin büyüklüğü, bununla da ilişkili olarak bölgede başka bir gücün de yükseldiği gerçeğini perdelememeli. Bu güç Türkiye’nin Kürt hareketi; dünyada bilinen adıyla PKK...

1978’de, Abdullah Öcalan ve arkadaşları tarafından kurulmuş sol kökenli ayrılıkçı silahlı Kürt örgütü, aradan geçen on yıllar boyunca değişip dönüşerek bugüne geldi ve Ortadoğu’da Kürtlerin yaşadığı bütün coğrafyalarda taban buldu; bu bölgelerde askeri ve siyasi güç inşa etti. PKK’nın Türkiye’de 1984’te başlattığı silahlı ayaklanma, inişli çıkışlı ve son derece kanlı dönemlerden geçtikten sonra bugün artık yerini, AKP iktidarıyla 2012’de angaje olunan “barış ve çözüm süreci” sayesinde bir “çatışmasızlık durumu”na bırakmış bulunuyor.

Kürt hareketinin yükselişi, eş zamanlı olarak iki boyutta birbirinden farklı biçimlerde tezahür ediyor. Bu trendin bir Türkiye boyutu var, bir de Suriye-Irak boyutu.

Türkiye boyutundaki önemli gelişme, 10 Ağustos’ta yapılan Cumhurbaşkanı Seçimi’nde Kürt Hareketi’nin içinden çıkan “Halkların Demokratik Partisi”nin (HDP) adayı Selahattin Demirtaş’ın başarısı oldu. HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, elde ettiği yüzde 9.8 oy oranıyla partisinin 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri’nde aldığı yüzde 6.44 oyu yüzde 50 oranında artırmış oldu. Bu, Türkiye siyasetinde dengeleri ve hesapları değiştirebilecek bir gelişmedir.

Suriye-Irak boyutunda ise PKK son iki yıldır cihatçı yayılmaya karşı koyup onu durdurabilen tek güç olarak sivrildi. 2012’nin yazından beri Suriye’deki Kürt bölgesi Rojawa’da bunu zaten yapmaktaydılar; Irak’ta ise Musul’u işgal ettikten sonra Kürt bölgelerini tehdit eden İD karşısında KDP’nin peşmergeleri savaşmadan çekilirken, özellikle Şengal’de (Sincar) direnerek İD’yi durduran güç PKK oldu.
PKK’nın Suriye-Irak eksenindeki performansı onu bir Ortadoğu gücüne dönüştürüyor. Demirtaş’ın performansı ise partisi HDP’ye bir Türkiye partisi olma yolunu açıyor. 

Bu başarıları mümkün kılan kapasitelerin kaynağı ise aynı. Dolayısıyla birini anlamaya çalıştığımız oranda diğerini de anlamamız mümkün oluyor. 

HDP, halen hukuki varlığını sürdüren Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) mirasçısı ancak devamı değil. BDP bir Kürt bölge partisi, HDP ise Türkiye partisi olma iddiasında...

Demirtaş çoğulcu, kapsayıcı, özgürlükçü ve eşitlikçi bir Türkiye vizyonunu merkezine oturtan bir seçim kampanyası yürüterek bu iddiayı somutlaştırdı. Demirtaş Kürt kimlikli bir adaydı ama Türkiye’nin bütünlüğü içinde Kürtler için ne istiyorsa herkes için aynısını istedi; Kürt sorununun çözümünü Türkiye’nin demokrasi krizinin çözümüne bağlayan bir anlayış sergiledi. Sol ve muhalif bir hat oluşturarak partisini Kürt tabanının ötesindeki seçmen gruplarına açtı. Zaten HDP de kendi idari yapısı içinde Türk soluyla ittifak nüvelerini içermekteydi.

Demirtaş neticede partisinin yerel seçimlerde aldığı 2.8 milyon oyu 1 milyon artırmayı başardı. Bu, HDP’nin ülkenin Türk çoğunluklu batısıyla bağ kurmaya başladığını gösteren bir gelişmedir. Demirtaş partisini, genel seçim barajı olan yüzde 10’un eşiğine taşıdı. Bunda elbette ana muhalefet CHP ve milliyetçi MHP’nin gösterdiği ortak aday Ekmeleddin İhsanoğlu’nu içlerine sindiremeyen Alevi ve sol CHP seçmeninden gelen tepki oylarının da payı vardır.

Kürt partileri, oy oranları yüzde 10’u aşamayıp genellikle yüzde 5 ila 6 arasında kaldığından, parlamentoda temsil edilebilmek için genel seçimlere bağımsız adaylarla katılmaya mecbur oluyorlardı. Şimdi ilk kez HDP sözcüleri, genel seçime bağımsız adaylarla değil, parti olarak girme ihtimalinden söz etmeye başladılar. HDP, genel seçime parti olarak katılıp barajı da aşarsa Türkiye’deki siyasi dengeler AKP’nin aleyhinde değişebilir. 
Barajı aşan bir HDP’nin Kürt çoğunluklu güneydoğuda şimdikinden en az 20 fazla milletvekili çıkarması öngörülüyor. Seçim sistemi nedeniyle bu meclis üyelikleri daha önce bölgedeki Kürt partilerinin tek rakibi olan AKP’ye gidiyordu. Önümüzdeki seçimde AKP’nin parlamentoda 20 eksikle temsil edilmesi, iktidarı Recep Tayyip Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemini içeren bir anayasayı tek başına yapıp referanduma götürmeye yeter çoğunluktan edebilir. Bunların gerçekleşmesi için HDP’nin tüm Türkiye’ye hitap eden bir kitle partisi olma yolunda ilerlemesi gerekiyor. Bu da koşullara bağlı...

Birincisi, HDP’nin yeterli zamanı kazanmasıdır. Bunun için genel seçimlerin de erkene alınmayıp zamanında, 2015’in haziranında yapılması gerekli. İkincisi, çatışmasızlık durumunun devamıdır. Üçüncüsü, iktidar muhalifi siyasi çizginin kalıcılaşarak güçlenmesidir. Dördüncüsü de Kürt kimliğini ortak bir demokratik Türkiye vizyonu içinde savunmayı içine sindirmiş, kucaklayıcı bir yeni siyasi kültür değişiminin parti tabanında yaşanmasıdır.

PKK’nın silahlı kanadı ve hapisteki lideri Öcalan’ın yanında, legal siyasi kanadın da ülkenin batısından aldığı oylarla üçüncü bir aktör olarak kimlik kazanması çoğulcu eğilimleri güçlendirebilir.

İslam Devleti’ne meydan okuyan tek güç

AKP iktidarının politikaları Kürt hareketinin Türkiye ve bölgede güçlenen konumunda katalizör rolü oynadı. Bu durum Türkiye’de “barış ve çözüm süreci” ile yaşandı; Suriye’de ise PKK’nın uzantısı Kürt örgütü PYD’nin 2012’nin yazında başlattığı otonomi girişimine Ankara’nın verdiği olumsuz reaksiyon ile gerçekleşti.

PYD, 2012’nin yazından bu yana kendilerine saldıran An-Nusra ve İslam Devleti cihatçılarının Ankara’dan destek gördüğünü ve bu saldırılar için Türkiye topraklarını da kullandığını iddia ede gelmiştir. Gerçekten de cihatçıların Türkiye topraklarını kullanmadan Türkiye sınırına komşu Serekaniye (Ras al-Ain), Kobani (Ain al-Arab) ve Afrin’de PYD’nin silahlı gücü YPG üzerinde 2012-13 döneminde etkili askeri baskı kurabileceklerini düşünmek zordur. Mamafih PYD bu üç bölgede cihatçılara karşı iki yılı aşkın bir süredir tutunmuş ve direnmiştir.

Aslında PKK “Ortadoğu’da İslam Devleti’ne kafa tutan ve direnen tek savaşçı güç” olma unvanını İslam Devleti’nin Musul’u işgal etmesinden çok önce, Rojawa’daki direnişi sayesinde hak etmiştir. Cihatçılara karşı direnerek dünyayı şaşırtan PYD, kadın savaşçılarıyla da ilgi uyandırdı. Esir aldıkları kadınları cariye olarak kullanıp satan bir barbarlık karşısında kadın-erkek eşitliği kavramını öne çıkaran bu laiklik anlayışının PYD’yi modern dünyaya gayet olumlu biçimde tanıttığı inkâr edilemez. 

Irak’taki PKK ise Kürt bölgesine yönelik tehdit karşısında KDP ile arasındaki bazı ihtilafları geri plana itip ulusal temelde bir askeri ittifak oluşturma yoluna gitti.

Bugün PKK’nın terör örgütleri listelerinden çıkarılmasının Batı kamuoyunda konuşulur hale gelmesi de cihatçılara karşı direnişin örgütün imajına yaptığı katkının somut bir ifadesidir. 

More from Kadri Gürsel

Recommended Articles