Ana içeriğe atla

İsrail Esad’ın ayakta kalma gücünü artık kabul etti

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın kalacağını, cihatçı seçeneğin daha kötü olacağını gören İsrail, yeni bir stratejik konumlanmaya geçiyor.
Israeli soldiers look across the border to Syria in the Israeli-occupied Golan Heights August 30, 2013. Israel ordered a small-scale mobilisation of reservists on Wednesday and strengthened its missile defences as precautions against possible Syrian attack should Western powers carry out threatened strikes on Syria. REUTERS/Ronen Zvulun (MILITARY POLITICS) - RTX131QH

İsrail’de önümüzdeki haftalarda haberi yapılmayacak ve kamuoyunda fazla yankı bulmayacak tarihi bir olay yaşanacak. İsrail Savunma Güçleri (IDF) 36’ncı Ga’aş Tümeni’nin komutası lağvedilecek, askerler de Golan Tepeleri’nden iç cephede yeni bir üsse kaydırılacak. İsrail’in kuruluşundan altı yıl sonra 1954’te kurulan birlik, İsrail’in ilk zırhlı tümenlerinden biri olup 1971’den bu yana Golan Tepeleri’nde konuşlu. Üstün eğitimli, seçkin bir muvazzaf birlik olan bu tümen, son 43 senedir tek bir bölgeyi – Suriye bölgesini – denetlemekle görevli. Golan Tepeleri’nin ayrılmaz parçası hâline gelen tümen, orada eğitim yapıyor ve bölgeyi avucunun içi gibi biliyor. Tüm muharebe düzeni, doktrini ve eğitimi Suriye’yle savaş üzerine kuruluydu. Düşman Suriye, yani Esad hanedanı,  36’ncı Tümen’in varlık sebebiydi. Öyle ki İsrail’de bu tümenin adını telaffuz ettiğinizde aslında Golan Tepeleri ve Suriye demiş oluyorsunuz, bu isimler eşanlamlıdır.

Ancak işe bakın ki IDF’nin bu tarihi tümeni yakında bir iç cephe üssüne taşınacak ve askerleri de geri bölgelere kaydırılacak. Yerini ise yerel bir tugay alacak. Bu tugay, düşük yoğunluklu güvenlik operasyonları olarak bilinen görevlerden sorumlu olacak. Düzenli ordular arası ağır muharebe eğitimine sahip olmayan bu birlik, İsrail’in Ürdün sınırıyla Mısır sınırının büyük bölümünü koruyan birlikler gibi olacak. Buradaki askerler, sınırda devriye gezmek, kaçak girişleri tespit etmek, düşük yoğunluklu güvenlik sorunlarıyla baş etmek ve saldırı hâlinde güç kullanarak cevap vermek üzere eğitiliyor. Yani bambaşka bir işlev görüyor.

Suriye’de iç savaşın patlak vermesinden üç yıl sonra İsrail’de jeton nihayet düştü, acı acı olmasa da yavaş yavaş. Stratejik ortam tamamen değişmiş durumda. Suriye, Siyonist devlet için artık varoluşsal bir tehdit arz etmiyor. Sınıra iki üç saatlik mesafede eğitimli ve donanımlı Suriye zırhlı birlikleri artık konuşlu değil. O günlerin Suriye’si artık mazi oldu. Bu durumu idrak eden İsrail, yeni koşullara intibak ediyor.

IDF’nin tank sayısı son 10 sene içinde büyük miktarda azalmış olsa da her bir tankın niteliği fazlasıyla yükseldi. Topçu bataryalarının sayısı da aynı şekilde azaldı. Onların yerini ise sayısı gittikçe artan, eğitimli hafif birliklerin aldığı görülüyor. Bunlar da çoğunlukla, helikopterle indirilen veya daha yüksek manevra kabiliyeti için süratli araçlar kullanan, terörle mücadele odaklı piyade birliklerinden oluşuyor. Düşük rütbelerin komutasında görev yapan bu birlikler, çevik ve öldürücü olmak üzere eğitiliyor.

Yeni Orta Doğu’ya hoş geldiniz. İsrail Devleti’ni ortadan kaldırmayı hâlâ tasarlayan pek az Arap ülkesi kaldı. Ne var ki İsraillileri öldürmeye ve bu uğurda ölmeye hazır olan, on binlerce roket ve füzeyle silahlanmış, tünel ve yeraltı sığınakları kullanan, eğitimli cihatçıların yer aldığı bilumum devlet benzeri terör örgütleri var. Bunlardan biri, bu hafta 20 Ocak’ta Sina Yarımadası’ndan İsrail’in güneyindeki Elyat kentine roketler fırlattı.

Tüm bunlar olurken, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın hanedanı da sapasağlam yerinde duruyor. Oysa Suriye’de isyan patlak verdiğinde İsrailli yetkililer, Esad’ın günlerinin sayılı olduğunu düşünmüştü. Dönemin Savunma Bakanı Ehud Barak’a göre Esad’ın “birkaç haftası” kalmıştı. Barak artık kayda değer bir adam değil ama Esad önemini koruyor. Barak şu an İsrail ve Orta Doğu konularında stratejik danışmanlık hizmeti veriyor. Müşterilerin selameti açısından temenni ederiz ki verdiği öğütler daha isabetli oluyordur.

Esad ise hâlâ yerinde duruyor. Bana sorarsanız yerinde durmaya da devam edecek. Ancak bir avuç insan mevcut durumun mümkün olabileceğini öngörmüştü. Bunlardan biri olan Tel Aviv Üniversitesi’nin Suriye uzmanlarından Profesör Eyal Zisser, savaşın yıllarca süreceğini ta başta söylemiş ve kimin kazanacağı konusunda bahse girmekten kaçınmıştı. Burun üstü çakılırken durumu toparlayan Esad, oldukça hayret verici ve nadir görünen bir dönüş yapmayı başardı.

Wall Street Journal gazetesi, 14 Ocak’ta Batılı istihbarat yetkililerinin Suriyeli mevkidaşlarıyla eşgüdüm temaslarında bulunmak üzere Şam’a gittiğini yazdı. Bu ziyaretlerin nedeni, Esad hanedanını yok edip Suriye’yi ele geçirmeye çalışan küresel cihadın koordine mücadelesine katılmak üzere Avrupa’dan ve başka yerlerden Suriye’ye giden çok sayıdaki teröristle cihatçının Batılılar tarafından izlenmek istenmesi.

Bana sorarsanız jeton sadece İsrail’de değil Batı’da da düştü. Hayret verici bir süreç yaşanıyor. Bu süreç aynı hızla devam ederse Esad, rejimini sağlama almak için ihtiyaç duyduğu en önemli şeyi, askeri güçle ekonomik destekten de mühim olan meşruiyetini geri kazanabilir. İsrail’in üstat savunma uzmanlarına göre Esad, kimyasal silahlarını gözden çıkararak satranç tahtasında “hayatının hamlesini” yaptı. Bir kaleyi feda etti, ama veziri koruyup şahı tahkim etti.

CNN televizyonu, 20 Ocak’ta Esad rejiminin kendi halkına karşı işlediği işkence ve katliam suçlarına dair bir haber yayımladı. Bu yeni ifşaatın, küresel eğilimi değiştirip Esad’ı zayıflatıp zayıflatmayacağı henüz belli değil. Ancak kesin olan bir şey var. Sadece bir sene önce Esad’ın mevcut durumunu hayal etmeye çalışsaydık, bunun mümkün olacağına ihtimal vermezdik. Ne var ki bugün bu bir gerçek. Batı, şunu idrak etmiş bulunuyor ki kanlı Esad rejiminin alternatifi, Suriye’yi cihat ve El Kaide terörünün dev bir kalesine dönüştürmek olacak. Bu, aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali bir durum. İnsanlar bu tip durumlarda ne kadar kötü olursa olsun tanıdık olanın sürmesini yeğler.

Bu hafta sohbet ettiğim üst düzey bir İsrail savunma yetkilisi bana şöyle dedi: “Batılı istihbarat yetkilileriyle Esad’ın adamları arasındaki temaslar üst düzeyde değildi. Şam’a gidenler istihbarat şefleri değil, kendi mevkidaşlarıyla görüşen meslek memurlarıydı.”

Ona bunun ne anlama geldiğini sordum. Bana şu yanıtı verdi: “Bu, Avrupalılarla Amerikalıların gerçekleri hâlâ tam olarak kabullenmediği ama en azından gerçekleri görebildiği anlamına geliyor. Batı, Esad’a alternatif olanların ondan çok daha kötü olduğunu idrak etmiş durumda. Zalim despotu devirip halkı kurtarma masalı buharlaşıp gitti. Cihatçı ve El Kaideci militanların Suriye’de güç kazanması, durumu iki tarafı keskin kılıca çevirdi. Birincisi, bu durum sahadaki isyancıları kurtarmaya yetmiyor, hele de Hizbullah’ın takviyesi ve İran’ın desteği düşünülürse. Diğer yandan da Suriye muhalefetinin gerçek yüzü dünyaya ifşa ediliyor. Muhalefetin resimleri ile Suriye rejiminin sabıka fotoğrafları yan yana konulduğunda dünya, muhalefeti yeğlediğinden emin olamıyor.”

Üst düzey bir İsrailli diplomat ise durumu şöyle değerlendirdi: “İsrail, bir yıl öncesine kadar, öncelikli stratejik çıkar olarak açıkça ‘şer eksenini’ bölmekten bahsederdi. Suriye’nin devreden çıkması, Tahran-Şam-Beyrut eksenini olumsuz etkileyecek, Hizbullah’ı büyük ölçüde zayıflatıp İran’ı da tecrit ederek İsrail’in kem kuzey sınırındaki hem genelindeki en zor stratejik meseleyi ortadan kaldıracaktı.”

Yetkili, analizine şöyle devam etti: “Ne var ki bu, artık geçerli değil. İran, dün itibarıyla Cenevre mutabakatını uygulamaya başladı. Bana öyle geliyor ki İran hikâyesi çözülecek. İran, (nükleer) eşik devleti olmaya devam edecek. Batı da, makul ölçüde bir müdahaleci denetime sahip olacak. Her iki taraf, bu noktaya sığınıp sabırla bekleyecek. İran fırsat kollayacak, Batı ise Ayetullahların iktidardan düşmesini bekleyecek. Dolayısıyla Suriye meselesi, İran bağlamında bir fark yaratmıyor. Hizbullah da zaten oldukça zayıflamış durumda, Lübnan’da ciddi sorunlar yaşıyor. Suriye’de büyük kayıplar veren Hizbullah, tecrit edilmiş durumda ve İsrail’le fiilen çatışma peşinde değil. Tüm bunların ışığında şer ekseninin baskın konumu ve önemi, eskiye nazaran azalmış durumda. İşte tam bu nedenden dolayı Suriye’nin bazı kesimlerini kontrol eden, çevresine zarar vermeyen küçülmüş ve zayıflamış bir Esad’ı muhafaza etmek, yavaş yavaş İsrail’in stratejik çıkarı hâline geliyor.”

Sadece İsrail değil, tüm dünya bu durumu artık kavrıyor. 1980-1988 İran-Irak savaşı patlak verdiğinde, dönemin İsrail Başbakanı Menahem Begin, her iki tarafa da başarılar dilemişti. Her ne kadar İsrail bunu açıkça söylemese de artan sayıda İsrailli yetkili, Golan Tepeleri’ndeki duvarın ardında Esad’ın olmasını, cihatçı ve El Kaide birliklerine tercih ediyor. İsrail, son iki sene içinde Golan Tepeleri’nde de Batı Şeria ve Sina sınırında inşa ettiklerine benzer, ileri teknoloji bir güvenlik duvarını hızla dikti. İsrail, süratle dünyanın en çok duvarla çevrilmiş ülkesine dönüşüyor. Şansımıza batıda Akdeniz var. Hâlihazırda sadece Ürdün sınırı yoğun bir şekilde duvarla çevrilmiş değil. Ancak bu durum da çok geçmeden değişecek.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, geçtiğimiz hafta 16 Ocak’ta koşa koşa Ürdün Kralı Abdullah’la görüşmeye gitti. Duvar konusu, görüşülen konular arasındaydı. Netanyahu, Kral’ı IDF’nin Ürdün Vadisi’nden çekilmesine karşı olduğunu açıkça söylemesi için ikna etmeye çalıştı. Zira Haşemi Hanedanı, İsrail’den çok Filistinlilerden korkuyor. Ürdünlülerle kapalı kapılar ardında ve yazılmamak kaydıyla konuşsanız, Cenin’le Ramallah’taki ana Filistin gövdesi ile kendi nüfusu da çoğunlukla Filistinli olan Ürdün’ün arasında IDF’nin tampon olarak bulunmasını yeğlediklerini size itiraf ederler. IDF’nin Ürdün Nehri boyunca konuşlanması, İsrail’in güvenliği için önem taşıdığı kadar Abdullah rejimi için de bir sigortadır. Sorun şu ki Ürdünlüler bunu yüksek sesle söyleyemiyor. Ne de olsa bir başka Abdullah – Abdullah Bin El Hüseyin – temmuz 1951’de Kudüs’te El Aksa Cami’nde namaz kılmaya giderken Filistinliler tarafından öldürüldü. Filistinliler, onun Siyonistlerle iş birliği yaptığından, 1948 savaşında ordusunu gerçek anlamda savaştırmadığından şüpheleniyordu.

Büyükbaba Abdullah’tan torun Abdullah’a, Hafız Esad’dan Beşar Esad’a kadar Orta Doğu’da istikrarlı olan şeyler, düşündüğümüzden biraz fazlaymış.

More from Ben Caspit

Recommended Articles