Ana içeriğe atla

Rusya, Türkiye’yi Kimyasal Tehditten Kurtardı

Rusya, Türkiye’yi Kimyasal Tehditten Kurtardı
Russia's President Vladimir Putin (L) and Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan (2nd R), with Foreign Ministers Sergei Lavrov of Russia (2nd L) and Ahmet Davutoglu of Turkey (R) in the background, applaud during a signing ceremony in Istanbul December 3, 2012. REUTERS/Murad Sezer (TURKEY - Tags: POLITICS) - RTR3B64Z

Suriye’deki Baas rejiminin elindeki kimyasal silahların imhası için Rusya’nın öncülüğünde ABD ile varılan uzlaşma sonucunda kotarılan prensip anlaşmasının, Ankara’yı tatmin etmediğini biliyoruz.

Ankara’nın tatminsizliği, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Amerikalı muadili John Kerry arasında 14 Eylül’de Cenevre’de varılan uzlaşmaya Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun aynı gün verdiği ilk tepkide şu sözlerle dışa vurulmuştu:

“Suriye’deki katliamlar bir an önce durdurulmalıdır. Kimyasal silah saldırısından sorumlu olanlar mutlaka cezalandırılmalıdır. Tabii ki (...) kimyasal silahların herhangi bir ülkede tasfiye edilmesi olumlu bir gelişmedir. Hepimiz bundan mutlu oluruz ancak bu kimyasal saldırı olmadan insanların katledilmesine cevaz verecek şekilde yorumlanmamalıdır ve şu ana kadar katledilmiş olan 100 bin insanın katliamından sorumlu olanların sorumluluklarından kurtarılmasına da yol açmamalıdır.”

21 Ağustos’ta Şam’da düzenlenen kimyasal silah saldırısından sonra ABD öncülüğündeki Batı ittifakının o dönemde girişmeyi düşündüğü askeri eylemin, Baas rejimini cezalandırmak ve bir daha kimyasal silah kullanmaktan caydırmakla kalmayıp, Şam’ın düşmesi sonucunu doğuracak uzun süreli bir operasyon olmasını ümit eden ve müttefiklerine bu yönde telkinlerde bulunan Ankara’nın neticede karşı karşıya kaldığı şu tablo elbette ki kendisi açısından tatminsizlik ve memnuniyetsizlik nedenidir:

Birincisi, Rusya’nın girişimi neticesinde Baas rejimi Şam’da ezici çoğunluğu sivil 1400 kişinin kimyasal silahlarla öldürülmesi nedeniyle cezalandırılmaktan kurtulmuştur.

İkincisi ve çok daha önemlisi, Baas rejiminin bu kimyasal silahlarının tasfiye ve imhası boyunca varlığını sürdürmesi adeta güvence altına alınmıştır. Çünkü Rusya-ABD uzlaşmasının dolaylı tarafı ve muhatabı rejimdir. Rejimin çökmesi halinde ABD’yi, müttefiklerini ve İsrail’i, kimyasal silahların El Kaide gibi teröristler, cihadistler ve hatta Suriyeli İslamcıların eline geçmemesi için Suriye’ye kara birliklerini göndermelerini şimdi önleyecek yegane çare, silahlarını imha sözü vermiş bu rejimin çökmemesidir.

Nihayet üçüncüsü, kimyasal silahlarının imhasını kabul etmek marifetiyle Beşar Esad’ın kendisini, bunların tasfiyesi boyunca Suriye krizine siyasi çözümün bir tarafı haline getirmiş olmasıdır ki, tutumu “Siyasi çözüm olacaksa bari Esad’sız olsun” şeklinde özetlenebilecek Davutoğlu için hiç de memnuniyet verici bir durum değildir bu...

Bütün bunlar Davutoğlu’nun kolayca içine sindirebileceği paradokslar değildir.

Davutoğlu-Erdoğan ikilisinin, Arap Baharı’nın doğu Akdeniz havzasına armağan edeceğini umut ettikleri İhvani rejimlerin işbirliği sonucunda bölgede yeni bir düzen kurma hevesiyle kurguladıkları aşırıcı Suriye politikasının geçersizliği, Rusya-ABD uzlaşması sonucunda bir kez daha görülmüştür.

Türkiye’yi yönetenler bu politikaları doğrultusunda 2011’in sonbaharından itibaren Baas rejimini devirmek için Suriye topraklarına düzenli ordularını sokmak dışında akla gelebilecek her şeyi yapmışlardır.

Davutoğlu, söz konusu uzlaşmaya Suriye politikalarının nokta-i nazarından değil de, Türkiye’nin bu politika yüzünden zaten zedelenmiş olan güvenlik çıkarlarının açısından bakmayı bir an için deneseydi, Rusya-ABD uzlaşmasından ziyadesiyle memnuniyet duyardı.

Davutoğlu’nun “herhangi bir ülkede tasfiye edilmesi bizi mutlu eder” dediği bu kimyasal silahlar, kendi Suriye politikası nedeniyle şimdi Türkiye’yi tehdit ediyor.

Ama kimyasal silahlı Suriye, Türkiye için “herhangi bir ülke” değil.

O halde durum şu: Rusya-ABD uzlaşması beklendiği gibi uygulandığı takdirde, Türkiye, rejimin kimyasal başlıklı balistik füzelerinin tehdidinden kurtulacak.

Tıpkı, Suriye halkının ve isyancıların bir daha bu silahların hedefi olmayacakları gibi...

Ankara’dakiler izledikleri Suriye politikası ile komşu rejime hayati bir tehdit oluşturmuşlar ama bunun karşılığında doğabilecek riskleri karşılayacak ulusal güvenlik tedbirlerini almamışlardır. Türkiye’nin ulusal bir anti-balistik füze savunma sistemi yoktur. Şu an Türkiye’nin Suriye’ye yakın Adana, Kahramanmaraş ve Gaziantep’teki üç sınırlı bölgesini Hollanda, Almanya ve ABD’nin NATO şapkası altında sağladığı toplam 6 Patriot bataryası korumaktadır ve bu, politik sembolizmi sağladığı gerçek savunmaya ağır basan bir önlemdir.

NATO, tehdit ettiği Suriye tarafından tehdit edilen Türkiye’ye sadece sembolik bir koruma sağlayabilmiştir.

Buna karşılık Rusya, Şam rejimine hayat sağlamanın karşılığında Türkiye’ye yönelik kimyasal tehdidi kökünden bertaraf ediyor.

Türkiye, krizin başından itibaren Rusya’yı ve bu ülkenin Suriye’deki muazzam nüfuz ve potansiyelini hesaplarında ve politikalarında ihmal etmiştir.

Ankara, Rusya’nın Suriye’deki çıkarlarını gerçek boyutlarıyla kavrayabiliyor mu, orası da şüphelidir.

Ve kuşkusuz Rusya’nın doğu Akdeniz’deki menfaatlerini enerji arz güvenliğinin temini ile sınırlandırmak hatalı bir yaklaşımdır.

Rusya’nın talep ve menfaatleri olanca gerçekliğiyle algılanabilseydi, Şam rejimi tehdit edilirken, Rusya’nın da dolaylı olarak tehdit edildiği göz önüne alınabilirdi.

Ve işte Ankara’nın Suriye politikasına yaşamsal son darbeyi indiren Moskova olmuştur.

Rusya bu son adımıyla Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana ilk kez uluslararası bir krizde ABD ile eşit ağırlıklı bir partner mertebesine yükselmiştir.

Rusya, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle kaybettiği saygınlık, etkinlik ve uluslararası oyunculuk rolünü geri kazanmak istiyordu.

Rusya’nın Suriye’de tahakkuk eden çıkarı işte bu olmuştur.

More from Kadri Gürsel