Ana içeriğe atla

Kürt Barış Süreci”: Ya Taksim’in Kurbanı veya Erdoğan’ın Kurtarıcısı

Kürt Barış Süreci”: Ya Taksim’in Kurbanı veya Erdoğan’ın Kurtarıcısı
Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan reviews students of the Police Academy upon his arrival to their graduation ceremony in Ankara June 24, 2013. REUTERS/Stringer (TURKEY - Tags: POLITICS CRIME LAW) - RTX10YXL

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da Taksim Meydanı’nı tekrar “ele geçirmesi”nin üzerinden iki hafta geçti; Meydan’ın bitişiğindeki Gezi Parkı’na da polisin görülmemiş şiddette bir biber gazlı baskın sonucu hakim olması on gün kadar oldu ama Türkiye hala Haziran ayının ilk üç haftasının travmasından çıkamadı.

Tayyip Erdoğan adeta ülkeyi dolaşıyor, her gün en az bir kez konuşuyor ama sanki aynı kaseti takmış gibi; her yerde aynı cümlelerle konuşuyor. Konuşmalarının içeriğinin yüzde 80’den fazlası Gezi Parkı eylemleri adı verilen ve İstanbul merkezinin tetiklediği ve 81 il merkezinden 79’una çeşitli düzeylerde yayılmış olan gösterilerle ilgili. Son hafta sonu Anadolu’nun ortasında Kayseri’de, Karadeniz’de Samsun’da ve Doğu’da Erzurum’da konuştu.

Pazartesi günü (24 Haziran 2013) Ankara’da Polis Akademisi’nde konuşurken, gösterilerde orantısız şiddet kullandığı için ağır eleştirilerin hedefi olan polisi övdü ve olayları “Polis’in kahramanlık destanı” olarak tanımladı. Erdoğan, bir gün önce Erzurum’da, Gezi’yi “işgal kuvvetleri”nden temizlemesi için polise emri bizzat kendisinin verdiğini söylemişti.

Ana muhalefet CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı ve insan hakları konusundaki duyarlılığı ile tanınan Sezgin Tanrıkulu, bu tanımlamaya değerlendirmesini yapıştırmakta gecikmedi: Gezi Parkı’ndakileri İşgal kuvveti' olarak görürsen; tarihe geride 5 ölü, 11 görmeyen göz, yüzlerce yaralı olan 'Erdoğan Destanı' bırakırsın.”

Taksim ve Gezi’nin uzunluğu şimdiden kestirilemeyecek bir süre daha Türkiye’nin siyaset iklimine silinmez damgasını vuracağı anlaşılıyor. Taksim-Gezi Parkı Mayıs-Haziran2013, Türkiye’nin siyasi geleceğinde muhtemelen bir “breaking point” olarak anılacak.

Gelişmeler, sadece Tayyip Erdoğan’ın kişisel kimyasını bozmakla, tüm ülkeyi germekle kalmadı, Türkiye-AB ilişkilerine de koyu gölgesini düşürdü. Zaten uzun yıllardır sıkıntılı seyreden Türkiye ile AB ilişkileri, olaylara ilişkin olarak Başbakan’ın ve AB ile ilişkilerden sorumlu bakan Egemen Bagış’ın ağır tepkilerinden ölümcül yara almışa benziyor. Türkiye’nin AB yolunu bloke etmek için bahane aradığı izlenimini veren Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in, Türkiye ile müzakerelerde bir chapter’ın müzakereye açılmasını bloke etmesi ihtimali güçlendi. Türk yetkililer, Merkel’e hakaretamiz sözlerle yüklenirken, Türkiye’nin Berlin, Almanya’nın Ankara büyükelçisi dışişleri bakanlıklarına çağrılarak iki ülke ilişkileri zora girdi. Ünlü ve etkili Alman gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung, adeti dışına çıkarak, “Erdoğan’ın tasmalı köpeği Bağış” başlığıyla Türkiye’nin AB ile ilişkilerinden sorumlu bakan hakkında bir portre yazısına yer verdi.

Yani, öyle görünüyor ki, Taksim ve Gezi Parkı olayları, Türkiye’nin iç politikası kadar dış politikasının da bundan sonraki şekillenmesinde bir role sahip olacak.

Olaylar sırasında dengeleri tümüyle bozulan iktidar çevreleri ve en başta Gezi Parkı Direnişi’ne iktidarın direnişini adeta ve tam anlamıyla bir “one man show”a çeviren Başbakan Tayyip Erdoğan, gelişmelerin arkasında “küresel merkezleri”, “dış mihrakları” belirlemekle kalmayıp, CNN International’dan BBC’ye ve Reuters’a kadar suçlamadıkları kimseyi bırakmadılar.

“Dış dünya”ya açılan “savaş”, benzeri her durumda olduğu gibi içerde “milliyetçilik”in pompalanmasını, kaçınılmaz olarak, beraberinde getirdi. Tayyip Erdoğan’ın ülkenin her yanında, iktidardaki Ak Parti’nin teşkilatlarının seferberliğiyle düzenlenen kalabalık mitingleri bir bayrak ormanını andırıyor. Başbakan, iktidarına karşı olduğuna inandığı, inandırıldığı veya inanmak istediği “dış komplolar”a karşı yeni bir milliyetçi-muhafazakar koalisyon oluşturma çağrısıyla, Türkiye’deki geleneksel sağ’ın tüm renklerini kendi etrafında buluşturmayı tasarlıyor. Bu nedenle, geleneksel sağ’ın önem verdiği sembolleri öne çıkartıyor. Bunların biri de bayrak. Herkese evine bayrak asması çağrısında bulundu ve kendi evine asarak, kampanyayı başlattı. Erdoğan’ın bu konuda bir önerisi daha var: Üç hilalli Osmanlı bayrağını, Türkiye Cumhuriyeti’nin ay-yıldızlı bayrağının yanına asmak. Üç hilalli bayrak, aynı zamanda, Türk milliyetçilerinin partisi olarak bilinen Milliyetçi Hareket Partisi’nin de bayrağı.

Tabii, bu simgeler üzerinden seferber edilmek istenen “muhafazakar-milliyetçi” kampanyaya katılan insanların önemli bir bölümünün bilmediği şu: Bugünkü Türkiye bayrağı, yaklaşık 200 yıldır aynı bayrak. Yani, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılındaki aynı bayrak. Üç hilalli bayrak ise, daha önceki yüzyıllara gidiyor.

Bütün bu toz bulutu içinde, en fazla korkulan ise, Taksim ve Gezi Parkı ile başlayan ve ülkenin her yanına yayılan gerilimin, “Barış Süreci”ni de kurban etmesi.

“Barış Süreci”nden kasıt, ülkenin en önemli ve çözümü en acil sorunu olarak ifade edilen “Kürt sorunu”nun çözüm hedefine doğru yol aldığına inanılan “süreç”. Bu sürecin bilinen üç aşaması söz konusu idi:

1.     Silahların susması ve PKK’nın silahlı güçlerinin Türkiye sınırları dışına çıkması ve Irak Kürdistanı’na geçmeleri;

2.     Anayasa ve yasalarda yapılacak değişiklikler ile Kürt sorununun siyasi çözümünün önünün açılması ve sorunun çözümünün hukuki çerçevesinin belirlenmesi;

3.     Normalleşme. Yani, PKK’nın kendisini lağvedecek, silahlarını ebediyen gömecek noktaya gelmesi ve siyasi af vs. gibi yollarla PKK’lıların Türkiye siyasetine entegrasyonu.

Birinci aşamanın büyük ölçüde tamamlandığına inanılıyor. PKK’lıların yarıdan fazlası Türkiye sınırları dışına çıktılar, kalanı da çıkış yolunda. Buna karşılık, “demokratikleşme” yolunda yasal ve anayasal değişikliklere ilişkin, hiçbir adımın işareti gözükmediği gibi, hükümetten bu konuda bir yükümlülük beyanı da gelmiş değil. Kürtler, bu durumdan hayli rahatsızlar ve bu rahatsızlık, “Biz üzerimize düşeni yaptık; sıra hükümette” sözüyle ve önce Abdullah Öcalan’ın, daha sonra Kandil’deki PKK lideri Murat Karayılan’ın geniş açıklamaları ve PKK yanlısı olarak nitelenen BDP’nin genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın son günlerde yaptığı açıklamalarla ortaya kondu.

Bir BDP heyeti, hükümetle görüştüklerini ve 25 maddelik bir öneriler paketi sunduklarını bildirdi. Öcalan’ın hapishane koşullarından, seçim kanununda seçim barajını yüzde 10’dan daha aşağı düşürmeye, Terörle Mücadele ve Türk Ceza Kanunu’nda yapılması gereken değişikliklere uzanan bir dizi yasama alanında ele alınması gereken konu, hükümete iletilmiş vaziyette.

Hükümet demek iddialı bir sözcük olur. Hele bu konuda tek ve nihai karar mercii, bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kendisi. PKK’lılar Türkiye dışına çekilmişken, eli daha güçlenmiş olan Başbakan’ın ne yapacağı merak konusu.

Güçlenmiş elini, daha geniş bir “demokratikleşme”den yani kendisine muazzam bir avantaj sağlayacak –hele tüm siyasi kariyerinin en büyük sıkıntıya girdiği şu günlerde- Kürt sorununun çözümünden yana mı kullanacak? Yoksa, elini güçlenmiş hissederek, atması milliyetçiler nezdinde –tam da onlarla yeni bir kitlesel koalisyon oluşturma peşinde koştuğu şu günlerde- sıkıntı yaratacak, Kürtleri memnun edecek adımları atmaktan feragat mı edecek?

Bu, çok ciddi bir soru işareti. Türkiye’nin önünde zorlu bir kavşak, Tayyip Erdoğan için ise önemli bir açmaz.

Yani, ya “Barış Süreci”, Taksim-Gezi Parkı olaylarının kurbanı olacak; ya da “Barış Süreci”, Taksim-Gezi Parkı olaylarıyla tarihe gömülmekte olan Tayyip Erdoğan’ın kurtarıcısı , “demokratik dirilişi”nin vesilesi olacak.

Bu sorunun cevabının ne olacağını öğrenmek için çok fazla süre gerekmiyor. Cevap, kısa süre içinde öğrenilecek.

More from Cengiz Candar

Recommended Articles