Ana içeriğe atla

Protestan cemaatini sarsan sınır dışı dalgası 

Brunson krizini izleyen son üç yılda 185 yabancı Protestan din görevlisi ve aileleri MİT’in hazırladığı raporlar nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı.
American pastor Andrew Brunson.

Türkiye’de önce sınır dışı edilmek istenilip, ardından tutuklanan Protestan rahip Andrew Brunson, dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın araya girmesiyle 2018 yılında cezaevinden çıkıp ülkesine gitmişti. Brunson krizi çözüldüğünden bu yana geçen üç yılda 200’e yakın yabancı Protestan din görevlisi ve aileleri Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) hazırladığı istihbarat raporları gerekçe gösterilerek Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakıldı.

Eldeki veriler sınır dışı edilme olaylarının 2019’dan bu yana sistematik bir biçimde devam ettiğini ortaya koyuyor. Protestan Kiliseler Derneği’nin 18 Mart’ta açıkladığı rapora göre 2019 yılında 35, 2020 yılında 20, 2021 yılında da 13 yabancı Protestan sınır dışı edildi. Din adamları aileleriyle birlikte ülkeyi terk etmek zorunda kaldıkları için sayı eşler ve çocuklar dâhil edildiğinde 185’i buluyor.

Protestan Kiliseler Derneği Sözcüsü Soner Tufan Al-Monitor’a yaptığı açıklamada, sınır dışı edilen din adamlarının 28’inin ABD vatandaşı olduğunu belirtiyor. Aralarında sekiz Büyük Britanya vatandaşı, sekiz Güney Kore vatandaşı, Latin Amerika ülkelerinden beş kişi ve diğer bazı ülkelerin vatandaşları bulunuyor.

Türkiye’deki Protestan toplumunun, çoğu İstanbul, Ankara ve İzmir’de olmak üzere yaklaşık 7 bin kişiden oluştuğu belirtiliyor.

Sınır dışı edilme işlemleri MİT tarafından hazırlanan raporlara dayanıyor. Protestan din adamları belli zamanlarda MİT tarafından N82 diye adlandırılan bir kodla kodlanıyorlar. Bu kod “girişi ön izne bağlı yabancı” demek. 

Protestan Kiliseler Derneği’nin raporuna göre bu, doğrudan giriş yasağı anlamına gelmese de “pratikte bu duruma maruz kaldıktan sonra vize başvurusunda bulunan kişilerin tamamının başvurusu reddedilmiştir.”

Kullanılan başka bir kod ise G87. Bu da “genel güvenlik açısından tehdit oluşturan yabancı” anlamına geliyor. Bu kodları alan yabancı din adamlarının ülkeye girişlerine izin verilmiyor ya da oturumları yenilenmeyerek sınır dışı ediliyorlar. Üstelik somut bir gerekçe gösterilmiyor.

Türkiye’de 33 yıl yaşayan Protestan din görevlisi Ken Wiest, bu şekilde sınır dışı edilenlerden biri. Ankara’da kendisi gibi Amerikalı olan eşi ve üç çocuğuyla birlikte kalan Wiest, 2019 yılının haziran ayında her yıl yaptığı gibi ailesiyle ABD’ye tatile gitmek için havaalanına gitmiş. Tam yurt dışına çıkacakken kendisine N82 ile kodlandığı ve Türkiye’ye bir daha giriş yapamayacağı söylenmiş. Olan bitenle ilgili herhangi bir açıklama da yapılmamış.

Şu anda Michigan’da yaşayan Wiest, yaşadıklarını Al-Monitor’a şöyle anlatıyor: “O gün havalimanında hayatım tamamen değişti. 33 yıldır Türkiye’de yaşıyordum. Ailem, arkadaşlarım, evim ve işim buradaydı. Bu kod olayı bana havaalanında söylendi ve apar topar ABD’ye gönderildim. Arkadaşlarımla vedalaşma olanağı bile bulamadım. Daha sonra eşim Türkiye’ye geri döndü. Bazı eşyalarımızı sattı, yanına alabildiklerini buraya getirdi. Burada sıfırdan yepyeni bir hayat kurduk. Çok büyük acı ve derin bir üzüntü hissediyorum. Biraz öfke... O üzüntü ve acı benim için çok zordu. Eninde sonunda bu Türkiye’nin elinde bir şey değil, bunu inancım gereği Tanrı’nın bana bir şeyi olduğunu kabul ettim.”

Bu şekilde kodlananların hepsi gerekçesiz bir şekilde sınır dışı edildi, bir kişi hariç. Bu kişi, bu özel durumu nedeniyle isminin açıklanmasını istemeyen bir pastörün eşi. Pastör Türkiye vatandaşı, eşi ise yabancı. Yabancı eş 2019 yılında oturum izni almak için başvurduğunda N82 ile kodlandığını, bu yüzden oturum izni alamayacağını öğreniyor.

Pastör eşine oturum almak için ısrarda bulunduğunda, yetkililer kendisine neden Hristiyan olduğunu soruyor. Yaşadıklarını Al-Monitor’a anlatan pastör, “Biz oturum için başvurduğumuzda oturum koşullarımızı değil de Hristiyanlığımızı sorguladılar. Hatta bu durum sorguyu aşıp bir yargılamaya dönüştü ve en sonunda oturum talebimiz reddedildi” diyor.

Daha sonra kendilerine bir belge gönderiliyor. Belgede eşinin 10 gün içinde ülkeyi terk etmesi isteniyor. Türkiye’yi terk etmiyorlar, sessiz sedasız Türkiye’deki yaşamlarına devam ediyorlar. Tabii bu durumun çok büyük zorlukları var. “Dört yıldır yurt dışındaki ailemizi göremiyoruz” diyorlar.

Her iki vakada da davalar açılmış durumda. Yerel mahkemeler açılan davaları, mahkemeye sunulmayan ama var olduğu iddia edilen MİT raporları uyarınca reddetti. Ken Wiest davasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı, pastörün eşinin davası ise Anayasa Mahkemesi’nde.

Pastör, “Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak bu yapılanın hukuksuz olduğunu belirttik. Biz burada kesinlikle hiçbir şekilde Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden unsur değiliz. Sadece Hristiyan olduğumuz için böyle bir şeye maruz kalıyoruz. Anayasa Mahkemesi’ne sadece Hristiyan olduğumuz için buna maruz kalmamızın din özgürlüğüne aykırı olduğunu beyan ettik. Anayasa Mahkemesi’ndeki dava sürüyor. Kararı bekliyorum. Ben bu ülkeye hizmet ediyorum. Bu ülkede yaşıyor, vergi veriyorum. Çok insan gitti, ailelerden kalan tek biz olduk. Gidecek yerimiz yok” diye konuştu.

Her iki dava da sürüyor. Yetkililer tarafından verilen savunmalarda MİT tarafından hazırlanan raporlar öne sürülüyor ancak raporların neden hazırlandığına, kodların hangi gerekçeyle verildiğine ilişkin hiçbir açıklama yapılmıyor. MİT bu konuda “gizlilik” zırhına sığınıyor.

Hem Wiest’in hem pastörün eşinin avukatı olan Orhan Kemal Cengiz Al-Monitor’a yaptığı açıklamada, “İç hukuk yollarında bir sonuç elde edemedik. Devlet savunmaları klasikti, ‘hükümranlık yetkisi’ kullanıldı. Burada en kritik nokta haklarında hazırlanan MİT raporlarının dosyaya girmemesi oldu” diyor. Bu konuda iç hukuk yollarının işlemediğini belirten Cengiz, “Konunun çözümü AİHM’de” diyor.

2018’de Rahip Brunson’un kodlanmasıyla başlayan süreç, Protestanlar üzerinde bir baskı aracı olarak sistematik bir şekilde devam ediyor. Yabancı Protestan din insanlarının bu şekilde sınır dışı edilmesi, Protestan toplulukta büyük bir duygusal kırılganlığa ve üzüntüye neden oluyor.

Soner Tufan, “Bu kişilerin büyük kısmı uzun yıllardır ülkemizde yerleşik olarak aileleri ile birlikte yaşamaktadır. Haklarında hiçbir suç kaydı, soruşturma veya mahkumiyet bulunmamaktadır. Aileden birine verilen ön habersiz giriş yasağı ile aile birliği bozulmuş, tüm aile fertleri büyük bir kaos ile baş başa bırakılmıştır” diyor.

 Bu uygulamanın Protestan cemaatini olumsuz etkileyen diğer tarafı ise din görevlisi yetiştirme sorunu. Tufan şunları söylüyor: “Türkiye’deki mevcut yasalar Hristiyan din görevlisi yetiştirilmesine veya herhangi bir şekilde dini topluluk üyelerinin eğitilmesi amacıyla dinsel eğitim verecek okullar açılmasına olanak vermemiştir. Oysa din görevlisi yetiştirme hakkı, din ve inanç özgürlüğünün temel taşlarından biridir. Protestan topluluğu bu sorunu usta-çırak yöntemi, yurt içinde verilen seminerler, yurt dışında eğitim almak üzere öğrenci gönderme ve yabancı uyruklu din görevlilerinin ruhani desteği gibi yöntemlerle çözmeye çalışmaktadır. Sınır dışı etme uygulamaları nedeniyle, bu kapsamda da birçok topluluk çok zor durumda kalmıştır. Din görevlisi ihtiyacı artarak devam etmektedir.”

Tüm bu olanlar Rahip Brunson vakasının bir rövanşı mı? Kuşkusuz bu da düşünülebilir ancak Protestanlara yönelik uygulamaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllara yayılan gayrimüslim politikalarının bir sonucu olarak da düşünmek gerekiyor. Bu politikaların artık açık açık sınır dışı etmeye kadar gelmesi ise gayrimüslimlerin din özgürlüğü açısından tehlikeli bir gidişatın göstergesi.