Ana içeriğe atla

Dövizde tırmanış: Teslimiyet mi, yol veriş mi?

Merkez Bankası’nın Türk lirasının değer kaybı ve bunun ekonomiyi yaralayıcı etkilerine dair endişelere aldırmadan beklenenin de üstünde bir faiz indirimine gitmesi piyasalarda şok etkisi yarattı.
A currency exchange office worker counts Turkish lira banknotes.

Dolar/TL paritesindeki düzenli tırmanış, Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun (PPK) 21 Ekim toplantısındaki 2 puanlık yeni indirim kararı ile hızlandı ve 9.50 TL basamağına yaklaştı. 

20 Eylül’de gerçekleşen 1 puanlık faiz indiriminin ardından 21 Ekim toplantısında faiz indirimi zaten bekleniyordu ancak açıklanan indirim bu beklentileri de aştı. 

Merkez Bankası’nın yönetiminde ekim ayı ortalarında gerçekleşen değişiklikler, yeni bir indirimin kesin belirtileri olarak okunmuş ve USD/TL’de tırmanış rallisi başlamıştı. Şimdilerde sıkça sorulan soru şu: Döviz fiyatındaki artışlar ekonomi yönetimince öngörülmüş, dolayısıyla yol verilmiş artışlar mı? 

Bu soruyu sorduran neden, Türkiye ekonomisinin şartlarının TL’de hızlı değer kayıplarına tahammülü olmayacak kadar kırılgan olması ile ilgili elbette. Dövizdeki her artışın ithalat üstünden maliyet enflasyonuna yol açması, dış borçların TL karşılıklarını artırıcı yükler getirmesi, döviz üstünden devletin altına girdiği yükümlülükleri ağırlaştırması gibi ağır bedeller, dövizin tırmanış hızının kesilmesi gerektiğini düşündürüyor.

Ancak dövizin tırmanışına Saray’ın yol verdiğini, kontrol altında dövizin yükselişine müsaade edildiğini savunanlar da var. Kimilerine göre Orta Vadeli Program’da (OVP) yıllık dolar fiyatı ortalaması örtülü olarak 8.30 TL ve yılbaşından ekim ortasına kadar varılan dolar fiyatı ortalaması ise henüz 8.15 TL. Dolayısıyla, deniyor, döviz artışları yönetimin kontrolü altında, henüz artışa alan var ve bilinçli olarak bir ekonomik müdahaleye başvurulmuyor. 

Aksi görüşte olanlar ise döviz karşısında tam bir teslimiyet yaşandığı kanısındalar. Onlara göre Merkez Bankası dövizin önünü kesecek TL faizi artışına Saray’ın baskısı ile gidemiyor. Yanı sıra Merkez Bankası rezervlerinden döviz satışı gibi bir opsiyon rezervlerin kuruması nedeniyle kalmadı. Bu durumun dövizdeki tırmanışa bir teslimiyeti getirdiği ve enflasyon artışı başta olmak üzere tahribatın hızla büyüyeceği öne sürülüyor. 

Ralli heyecanla, gerilimle izleniyor.

Takvimler 13 Ekim’i gösterirken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu sürpriz bir buluşma gerçekleştirdi. Buluşmanın ardından üç PPK üyesi görevden alındı. Görevden alınan banka meclis üyesi, bu yıl tüm PPK toplantılarına katılmış ama eylül ayında faiz indirimi gerçekleşen PPK toplantısına katılmamıştı. Görevden alınan iki başkan yardımcısının ise alınan faiz indirimi kararına muhalif olduğu haberleştirilmişti. 

Kavcıoğlu’nun isteği doğrultusunda yapılan bu değişikliklerle Başkan’ın görevden alınacağına dair spekülasyonlar da son buldu. PPK’ya yapılan son atamalar ile gözler 21 Ekim’deki PPK toplantısında alınacak karara çevriliydi. Görev değişimi öncesinde Merkez Bankası’nın ekimde politika faizini 50 baz puan düşürebileceği beklentisi, 1 puanlık ya da 100 baz puanlık bir faiz indirim ihtimaline dönüştü. 

Yükselen ve yüzde 20’nin eşiğine gelen tüketici enflasyonu karşısında faiz düşürmenin akıldışılığı, bunun yarattığı güvensizlik, dövizi hızla psikolojik eşik olan 9 TL’nin üstüne sıçrattı. Enflasyonu dikkate almayan yeni faiz indirimleri ihtimali, hem dışarıda risk priminin (CDS) tırmanışına, yabancıların uzaklaşmasına hem de yeni bir dolarlaşma rallisine kapı araladı, döviz tırmanışı hızlandı. 18 Ekim sabahına dolar fiyatı 9.30 TL, risk primi ise 442 ile başladı ve izleyen günlerde tırmanış sürdü. Yabancı yatırımcı eylülden başlayan 8 Ekim haftasına uzanan dört haftada borsaya gelmek yerine çıkış yaptı ve borsadan çıkan yabancıların portföy yatırımı 600 milyon doları geçti. Asıl sert çıkışların ekimin son haftasında olması bekleniyordu. 

Bütün bu olumsuz haberlere karşın dövizdeki tırmanışı durduracak bir adımın atılmaması “Neden?” sorusunu sordururken, kimileri bu artışların OVP hedeflerine henüz uygun olduğu savındaydı. OVP’de yıllık hedeflenen kur verisi elbette yok ama tahmin edilebilir. OVP’de Gayri Safi Yurt İçi Hasıla hedefi hem TL hem USD olarak verilir. Bu iki veriden örtülü olarak iktidarın yıllık dolar kuru tahminine varılır. Nitekim bu yapıldığında, 2021 için beklenen yıllık ortalama dolar kurunun 8,30 TL olduğu anlaşılıyor. 2021’in ilk dokuz buçuk ayında gerçekleşen dolar/TL ortalaması ise 8.15 TL. Bu da daha bir süre tırmanışa, OVP hedefi gereği göz yumulduğu savına temel oluşturuyor. Hatta ekim ayının günlük artışları yıl sonuna kadar hızını korursa doların fiyatı yılın sonunda 10,91 TL olacak ve yıllık ortalama da 8.60 TL’yi bulacak. Bu da OVP öngörüsünden fazla bir sapma değil. 

Ne var ki endişe, artışın öngörünün üstünde bir hızla yaşanması ihtimali karşısında iktidarın elinde bir önlem olmamasından ve bu fiyatın bile birçok şeyi tahrip etmesinden kaynaklanıyor. Tırmanışa önlem olabilecek TL faiz artışının önü Erdoğan’ın vetosu ile kesilmiş durumda. Piyasaya Merkez Bankası rezervi döviz sürmek ise elde yeterli rezerv olmamasından dolayı mümkün değil. 

Kur artışına yol veriliyor iddiasının bir gerekçesi de ihracatı teşvik olarak gösteriliyor. Artan kurun, hem ihracatı hem de turizm başta olmak üzere hizmet satışından sağlanan döviz girişini artırdığı, bunun ithalatın da azalmasıyla cari açığı azaltacağı ve böylece döviz fiyatını aşağı çekerek enflasyonu yumuşatacağı beklentisi var. Unutulan ise ihracatın ithalata bağımlılığı. En net ihracatçı tekstil ve gıda gibi sektörler bile belli ölçülerde ithalat bağımlısı ve dövizdeki artışla ithalat pahalılaşıyor. Kaldı ki Türkiye ucuza ihracat yapıp pahalıya satın alan bir ülke durumuna geldi.

Yılın ilk sekiz ayında yaklaşık 140 milyar dolarlık ihracata karşılık 170 milyar dolarlık ithalat var ve dış ticaret açığı 30 milyar dolara yakın. Üstelik dünyada enerji fiyatları artıyor, enerji ithalatçısı Türkiye daha pahalıya enerji tedarik ediyor, yanı sıra dünyadan alınan sanayi ürünlerinde de fiyatlar hep yukarı doğru ve ihracat daha ucuza satılırken ithalat daha pahalıya geliyor, Türkiye, bozulan dış ticaret hadlerinden dolayı da zararda. Nitekim ağustos ayında birim ihracat fiyatları, birim ithalat fiyatlarının yüzde 13 gerisinde kaldı. Bu da dış ticaret üstünden yoksullaşmanın göstergesi demek. 

Sonuçta sokaktaki insanı, politik özne olarak seçmeni, en çok ilgilendiren sorun enflasyon. Yüzde 20 basamağına oturmanın eşiğindeki yıllık tüketici enflasyonu karşısında toplumun ana gövdesini oluşturan özel sektör ücretlileri, kamu çalışanları ve devletten maaş alan emekliler, enflasyonla baş edecek bir gelir artışı sağlayamadıkları için alım güçlerini kaybediyor ve göreli olarak yoksullaşıyorlar. Buna en çok da döviz fiyatındaki artışın neden olduğunu ve iktidarın bu artışı önlemekte yetersiz kaldığını görüyorlar. Kitlelerin geçinememekten kaynaklanan öfkelerinin önümüzdeki günlerde, hele ki kara kışa doğru artması çok muhtemel.

More from Mustafa Sonmez