Ana içeriğe atla

Ürdün’ün ardından Türkiye de Esad’a karşı yumuşar mı?

Ürdün Kralı’nın 10 yıllık aranın ardından Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’la telefonda konuşması, “Barışma sırası Ankara’da mı?” sorusunu sordurtuyor.
Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan (R) listens to Syria's President Bashar al-Assad delivering a speech during their press conference at Ciragan Palace on June 7, 2010 in Istanbul.

Suriye iç savaşında rejim değişikliğini destekleyen ve isyancılara Ürdün üzerinden silah taşınmasına izin veren Ürdün Kralı II. Abdullah, 3 Ekim’de Suriye Cumhurbaşkanı Beşir Esad’la bir telefon görüşmesi yaptı. İki lider, yıkıcı iç savaşının başladığı 2011 yılından bu yana ilk kez iletişim kuruyordu. Ürdün, yoksulluğun kol gezdiği Suriye ile sınırlarını da açmış durumda. Bu yumuşama, savaş suçlusu olarak dışlanan Esad’a iade-i itibar yapıldığının yeni bir işareti olarak görülüyor. 

Esad’ın başlıca hamisi Rusya’nın da teşvikiyle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Umman ve Mısır Şam’a yönelik açılımlar yapmış durumda. Suudi Arabistan’ın da Esad rejimiyle gayri resmi görüşmeler yürüttüğü bildiriliyor. Ancak bu konudaki en sarsıcı değişim, Suriye’yle 911 kilometre sınırı olan, Suriye’de önemli toprak parçalarını kontrol eden ve Suriye muhalefetinin baş hamisi olan Türkiye’nin benzer bir U dönüşü yapması olacak. 

Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı hâlihazırda bölgesel hasımları Mısır ve BAE ile ilişkilerini onarmaya çalışıyor. Aynısını Esad’la da yapar mı? Bu soru, Türkiye’de en çok izlenen siyasi tartışma programlarında giderek artan bir sıklıkla soruluyor. Uzun yıllardır milliyetçi siyasetin içinde yer alan ve Esad’ı devirme kampanyasına karşı çıkmış olan Şefik Çirkin’e göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iktidarını korumak adına “her şeyi yapar.”

Ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Çirkin'in mensup olduğu İyi Parti uzun zamandır Şam’la ilişkilerin onarılmasını savunuyorlar. Türkiye’deki yaklaşık 3 milyon 700 bin Suriyeli mülteciye karşı halkın tepkisi giderek yükselirken bu tür çağrılar da daha yüksek sesle dile getiriliyor. Suriyelileri hedef alan şiddet olayları da artıyor. Yükselen gıda fiyatları ve işsizlik bu husumeti besliyor. En geç 2023’te yapılacak olan parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken muhalefet halkın bu hoşnutsuzluğunu pervasızca kullanarak puan toplamaya çalışıyor.

Esad tarafından Şam’a davet edildiği söylenen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, iktidara geldiğinde Suriyelileri iki yıl içinde geri göndereceğini iddia ediyor. Kamuoyu araştırmaları da istikrarlı bir şekilde halkın ezici çoğunluğunun isteğinin de bu yönde olduğunu gösteriyor. 

İstanbul Koç Üniversitesi’nde siyaset bilimci ve kamuoyu araştırmacısı olan Nezih Onur Kuru Al-Monitor’a yaptığı açıklamada “Çoğunluk, Esad’la masaya oturmayı bu sorunu çözecek anahtar olarak görüyor. AKP destekçileri arasında da böyle düşünenler çoğunlukta” diyor.

Türkiye’nin son Şam büyükelçisi olan ve bu tecrübesini yakın zamanda bir kitaba aktaran Ömer Önhon, Suriye diktatörü ile masaya oturma fikrinden hazzetmiyor. Al-Monitor’a konuşan Önhon Esad için “kendi halkına karşı kimyasal silah kullanan bir kişi” diyor ama yine de ortak menfaatleri ilgilendiren konularda rejim unsurlarıyla görüşülebileceğini düşünüyor. “Koşullar olgunlaştığında” Suriyeli mültecilerin geri gönderilmesi gerektiğini ancak “gerçekçi bakılırsa bunun yakın zamanda olamayacağını” söylüyor. 

Mültecilerin Türkiye’de “iç siyaset konusu” hâline geldiğini ve “içeride gerilimler” yarattığını vurgulayan Önhon, “Yanlış anlaşılmasın. Asla Suriye halkına karşı değilim. İş ve eğitim için ya da turist olarak [Türkiye’ye] elbette gelebilmeliler ama bu, hukuk çerçevesinde olmalı” diyor.

Öte yandan Erdoğan haklı olarak Esad’ın barışma vaadiyle geri çağırdığı Suriyelilerin 2011’deki isyanı tetikleyen korkunç uygulamaların benzerleriyle karşılaştığını öne sürebilir. Bu tür gaddarlıkların örneği, isyanın başladığı yer olan Dera’da hâlihazırda yaşanıyor. Suriyelilerin büyük çoğunluğu Türkiye’de kalmak istediklerini söylüyor. Bu kadar çok insanın zorla geri gönderilmesi hem uluslararası hukukun ihlali olur hem de pratikte kolay olmaz. Ayrıca fiziki ve ekonomik olarak yıkıma uğrayan Suriye’de bu insanlar nereye gidecek ve nasıl geçinecekler? Ne var ki AKP kamuoyu yoklamalarında rekor bir gerileme yaşarken Erdoğan şunu çok iyi biliyor: Muhalefet “Bu sorunu sen yarattın” diye cevap verecek, ABD’nin Esad’ın kalmasını kabullenmesinden sonra dahi Türkiye’nin, aralarında sayısız cihatçının olduğu muhalif isyancıları barındırmaya ve silahlandırmaya devam ettiğini hatırlatacaktır.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu geçtiğimiz ay BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ile Suriyelilerin ülkelerine dönüşü için çalışmalar yapıldığını açıkladı. Bakan, “Bu işe ırkçı ve faşizan bir yaklaşımla bakmak son derece yanlıştır. Diğer taraftan bu, toplumsal bir sorunsa (…) yeni politikalar da üreterek buna çare bulmak için İçişleri Bakanlığımız başta olmak üzere tüm kurumlarımızla çalışıyoruz” dedi.

Hükümet en az 450 bin Suriyelinin ülkesine döndüğünü ve yeni gelişlere karşı önlemler alındığını söylüyor.

Örneğin çok sayıda Suriyelinin yaşadığı ve “Küçük Suriye” diye anılan İstanbul’un Fatih ilçesinde AKP yönetimindeki belediye yıl başından itibaren yabancılara ev kiralanmasını yasakladı. İlçenin belediye başkanı yabancıların “toplumsal dokuya zarar verdiğini” savundu. Türkiye Suriyelilere resmi mülteci statüsü tanımıyor ve onları “geçici koruma” altındaki yabancılar olarak tanımlıyor. Suriyeli sığınmacılar 2 Eylül itibarıyla Ankara’da kayıt yaptıramıyor. Bu karar, başkentte daha çok emekçi sınıfın yaşadığı bir ilçe olan Altındağ’da Suriyeliler ile yerliler arasında ölümlü çatışmaların yaşanmasının ardından alındı. Benzer şiddet olayları 30 Eylül’de İzmir’in Torbalı ilçesinde bir Suriyeli’nin 17 yaşındaki bir Türk’ü bıçaklayarak öldürmesi üzerine patlak verdi.

Toplumsal gerilim artarken Erdoğan’ın Suriye politikasının yeniden makas değiştirebileceğinin işaretleri var. Bu değişiklik 2016’daki kadar keskin olur mu zaman gösterecek. Suriye hava sahasında bir Rus savaş uçağını düşüren Türkiye, Kremlin’in gazabından çekindiği için o günlerde isyancıların tuttuğu Halep’in düşmesine razı olmuştu.

Çavuşoğlu eylülde NTV’ye yaptığı açıklamada “Şam yönetimiyle siyasi bir görüşme mümkün değil” dese de Ankara hükümeti, Türkiye’de üslenen Suriye muhalefeti ve bilumum silahlı gruplarla ilişkileri idare eden MİT Başkanı Hakan Fidan’ın Suriye Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanı Ali Memluk ile görüşmeler yaptığını gizlemiyor. Fidan-Memluk ikilisinin eylül sonunda Bağdat’ta bir araya geleceği iddia edilmişti ancak görüşmenin yapılıp yapılmadığı teyit edilmiş değil.

Belki daha da önemlisi, Erdoğan ilk kez açık bir şekilde ABD’nin Suriye’den çekilmesini istediğini dile getirdi. Eylül sonunda Amerikan CBS kanalına konuşan Erdoğan, “Benim burada tasarrufum olursa Suriye’den çıkmalarıdır, Irak’tan çıkmalarıdır; Afganistan’dan çıktıkları gibi çıkmalarıdır” dedi. Oysa genel kanı, Ankara her ne kadar ABD’nin Suriyeli Kürtlerle işbirliğini sonlandırmasını talep etse de Rusya’yı dengelemek için ABD’nin Suriye’de kalmasını istediği yönündeydi.

Erdoğan’ın CBS haber sunucusu Margaret Brennan’a yaptığı bu açıklama, New York’taki BM Genel Kurulu’nda kendisiyle bir fotoğraf bile çektirmeyen ABD Başkanı Joe Biden’a duyduğu kızgınlıktan kaynaklanmış olabilir. Yahut da Erdoğan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile 29 Eylül’deki Soçi görüşmesi öncesinde Putin’i hoşnut etmek istemiş olabilir.

Her hâlükârda Esad rejimine yönelik bir açılımın tetikleyicisi mülteci sorununun siyasi yansımaları olmaz. Böyle bir gelişmenin en muhtemel ana sebebi, Kürtlerin ABD himayesi altında elde ettiği kazanımlardan Türkiye’nin duyduğu değişmez paranoya olur. Nitekim Türkiye’nin sonuncusu Ekim 2019’da olmak üzere kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği üç büyük askeri müdahalenin ana sebebi buydu. 

Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı’na yeşil ışık yakan Donald Trump’ın aksine Biden yönetimi Ankara’ya bu tip armağanlar sunmaya niyetli olmadığını ve kuzeydoğu Suriye’deki yaklaşık 800 kişilik özel kuvvetin Biden’ın görev süresi boyunca orada kalacağını ortaya koymuş durumda. Hâl böyle olunca Suriyeli Kürtlerin özerk idaresini yıkma hedefine ulaşmak için Türkiye’nin en iyi seçeneği rejimle anlaşmak olur. Bu bağlamda Türkiye isyancıların kontrolündeki İdlib vilayetinin Esad tarafından alınmasına müsaade eder ve Esad’ın mültecilerin güvenle Suriye’ye dönebileceği savına destek verir. Bu da uluslararası toplumu ülkenin yeniden inşası için kaynak sağlamaya ikna eder. Tüm bu süreçlere BM nezaret eder.

Buna karşılık Türkiye 1998 Adana Anlaşmaları’nın ardından olduğu gibi Suriye’deki PKK hedeflerini takip serbestisi kazanır. Adana Anlaşmaları, Türkiye’nin askeri müdahale tehdidi üzerine Ankara ile Esad’ın babası Hafız Esad arasında imzalanmıştı. 

Bu durum Esad’ın da işine gelir. Zira Kürtler bugün ABD himayesi altında Suriye’nin önemli petrol sahalarını, barajlarını, tarımsal alanlarını kontrol ediyor ve Esad’ın otoritesine karşı Şam’ın ifade ettiğinden çok daha büyük bir tehlike arz ediyor. Esad’ın tam anlamıyla kontrol sağlamasını isteyen Rusya’nın da böyle bir anlaşmaya evet demesi muhtemel. 

Bu senaryonun gerçekleşmesi ne kadar güç görünürse görünsün Türk güvenlik teşkilatındaki Kürt karşıtı milliyetçiler ve aynı zihniyeti paylaşan muhalefetteki şahinler böyle bir pazarlığın yapılabileceğine ve Esad’ın Türkiye’ye yönelik yeni göçleri durdurabileceğine inanıyorlar. ABD’nin buna nasıl tepki vereceği sorusu ise yanıtsız.

Her hâlükârda, tükenmez pragmatizmiyle nam salan Erdoğan’ın aceleyle hareket etmesi beklenmiyor. Sınırın iki tarafındaki mevcut ve potansiyel sığınmacılar, bunun yanı sıra Afganistan’dan gelenler Erdoğan’a Avrupa Birliği nezdine büyük bir pazarlık gücü sağlıyor. Sığınmacılar Avrupa’nın uzağında tutulsun diye AB yıllardır Ankara’ya milyonlarca avro veriyor. Ayrıca kayıt dışı çalışan Suriyeliler, açgözlü iş insanları için ucuz işgücü ve daha fazla kâr anlamına geliyor. Muhalefetin uzun zamandır dillendirdiği komplo teorisine göre ise Erdoğan Suriyelilere vatandaşlık vererek seçmen tabanını büyütmek istiyor.

Ankara merkezli bir düşünce kuruluşu olan Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın politika analistlerinden Omar Kadkoy, bu iddiaları gülünç buluyor. Bugüne dek 160 bin civarında Suriyelinin vatandaşlık aldığını, bunların kabaca yarısının seçme yaşının altında olduğunu belirten Kadkoy, “Önümüzdeki seçimlerde Suriyelilerin belirleyici olacağı iddiası gülünç. Erdoğan’ın bekası 80 bin Suriyeliye kaldıysa Erdoğan gerçekten çaresiz ve vahim bir durumda olmalı” diyor. 

Kadkoy’a göre vatandaşlık alan yetişkin Suriyelilerin çoğu “vefa borcu ödemek” babında Erdoğan’a oy verebilir ama bu bir defaya mahsus olur, Suriyeli gençlerin ise “tek adam yönetiminden kaçmışken bir diğerine oy vermeleri pek olası değil.”

Kadkoy, Ankara’nın Esad rejimiyle diyalog kurmasının “kaçınılmaz” olduğuna inananlar arasında ancak bunun “Mısır ve BAE ile olduğu kadar hızlı olmayabileceğini” düşünüyor.

Kadkoy’a göre “Şam kuzey Suriye’deki Kürt nüfuzunun daha fazla artmayacağını ve Suriye hükümetinin kontrolü altında olacağını Moskova ile birlikte garanti edebilirse bu, Türkiye’ye adım attırabilir.” Ancak Erdoğan’ın Esad’a duyduğu kinin çok daha fazlasını Esad’ın Erdoğan’a duyduğunu gözden kaçırmamak lazım. Kadkoy, “Koşulları kendisi belirlemediği sürece Şam’a kimse 6 milyon Suriyeliyi geri aldırtamaz” diyor. 2023 seçimlerinden önce sonuç verici bir gelişme beklemediğini belirten uzman, “Şam rahat rahat Ankara’nın adım atmasını bekleyebilir” diyor.

More from Amberin Zaman