Ana içeriğe atla

‘Kürdistan’ kavramı Türkiye’de niçin yeniden ‘yasak’ oldu?

2013’ün Türkiye’si ile 2017’in Türkiye’si birbirinden çok farklı. Öyle ki 2013’te bizzat Başbakan Erdoğan’ın kullandığı “Kürdistan” ifadesini kullanmak bile bugün TBMM tarafından cezalandırılabiliyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
FILE PHOTO: Osman Baydemir, spokesman for the Peoples' Democratic Party (HDP), addresses members of parliament from his party during a meeting at the Turkish parliament in Ankara, Turkey April 18, 2017. Picture taken April 18, 2017. REUTERS/Umit Bektas/File Photo - RC1730D15E80

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Şanlıurfa Milletvekili Osman Baydemir, 13 Aralık’ta partisinin “misyonunu” anlatmak üzere Genel Kurul kürsüsüne çıkınca ilginç bir olay yaşandı.

Baydemir konuşmasının bir bölümünde “Ben Kürt halkının bir evladı olarak, Kürdistan’dan gelen bir temsilci olarak benim şöyle bir rolüm var” ifadelerini kullanınca Meclis Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı kürsünün mikrofonunu kapattı. Ak Parti’li Bahçekapılı Baydemir’e “Kürdistan neresi? Türkiye’de Kürdistan diye coğrafi ve siyasi bir tanımlama yoktur” diye tepki gösterince milletvekili de elini kalbine götürerek, “İşte burası Kürdistan” yanıtını verdi.

Bu hissi yanıt Genel Kurul’daki vekillerin tepkisini dindirmedi. Alelacele bir oylama yapıldı ve Baydemir Ak Parti ve yeni müttefiki MHP’nin oylarıyla “Kürdistan” ifadesini kullandığı için suçlu bulundu. İki günlüğüne meclisten uzaklaştırma cezası alan vekilin maaşının üçte ikisine de el konulacak. Cezayı protesto eden diğer HDP’li vekiller ise Genel Kurul’dakilere “Kürdistan” ifadesinin bir zamanlar bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da kullanıldığını hatırlattı.

Gerçekten de Erdoğan, halen Başbakan olduğu 2013 yılında “Kürt açılımı”na karşı çıkan muhalefet partileri CHP ve MHP’ye meclis kürsüsünden şöyle yüklenmişti: “CHP, MHP yöneticileri meclis kütüphanesine gittiklerinde, ilk meclisin gizli celse zabıtlarını okuduğunda, bugün karşı çıktıkları şeyi görecekler. Hem de en başta Gazi Mustafa Kemal’in nutuklarında görecekler. ‘Kürt’ kelimesini o mecliste görecekler. (...) ‘Kürdistan’ kelimesini o meclis zabıtlarında görecekler.”

Peki Erdoğan’ın dört yıl önce Osmanlı’ya atıf yaparak savunduğu “Kürdistan” ifadesi şimdi bizzat Erdoğan’ın partisi tarafından niçin yasaklanıyor?

Cevap çok basit: 2013’ün Türkiye’si ile 2017’in Türkiye’si arasında dağlar kadar fark var. Ak Parti 2013’te kendisini halen Kürt meselesi de dahil cumhuriyetin asırlık tabularını sorgulayan reformcu bir parti olarak görüyordu.

Bu nedenle en büyük hasımlarından biri olan MHP iktidar partisini sürekli “vatana ihanet”le suçluyordu. Zamanın etkin aktörlerinden Gülenciler de Erdoğan’ın öncülüğündeki Kürt açılımının PKK ile sürdürülen barış görüşmeleri gibi bazı boyutlarına muhalifti.

Bugünün Türkiye’sinde ise AK Parti’nin tüm “açılım” ve reformları tarihe karışmış durumda. İktidar partisi bugün sadece “eski Türkiye”nin, ölümcül tehditler, şer odakları, alçak hainler ve devletin kahredici muktedirliğinden bahseden o meşum dilini konuşuyor. Barış süreci 2015 yazında çöktü ve Ak Parti zamanında kendi karşı çıktığı katı güvenlik politikalarını benimsedi. Zaten bu sayede MHP de Ak Parti’nin en yakın müttefiki oldu. Öyle ki, iki parti şu an sanki Erdoğan’ın liderliğindeki İslamcı-milliyetçi bir rejimin temel direkleri gibi yan yana yol alıyor.

Bu tür büyük siyasi savrulmalar, biraz tuhaf görünse de, siyasette hiç görülmedik şeyler değildir. Ancak Türkiye’de yaşanan siyasi savrulmayı çok radikal kılan ilave bir boyut var: Siyaset belirli bir yöne doğru kaydığı zaman diğer her şey onu takip ediyor: Basın, akademi, sözde sivil toplum hatta ve “hakikat” kavramının bizatihi kendisi dahi savruluyor.

Peki “Kürdistan” kavramı açısından “hakikat” ne? En azından benim bakış açıma göre, kısaca şu: Tarihte bağımsız bir Kürdistan devleti hiçbir zaman var olmasa da kültürel bir bölge olarak bir “Kürdistan” kavramı hep var olmuştur. Yani Erdoğan Osmanlı’nın Kürt illeri için “Kürdistan” ifadesini kullanmaktan hiç çekinmediğini söylerken haklıdır. Hatta Osmanlılar 1847’de bir “Kürdistan” vilayeti ilan etmiş, ismini sonra, 1867’de “Diyarbekir” diye değiştirmişlerdi.

Peki, bugün Güneydoğulu bir vekilin “Kürdistanlı” olduğunu söylemesi meşru mudur? Eğer, tarihi-kültürel bir bölge olan “Kürdistan”ı kast ediyorsa bence evet. Elbette bu ifade, kimi “bölücü” siyasi hareketlerin ya da PKK gibi “bağımsız bir Kürdistan” yaratma hedefindeki terör örgütlerinin söylemine paralel durabilir. Türk toplumunun büyük kısmı da haklı sebeplerle bu “ayrılıkçı” Kürdistan hedefinden endişe duymaktadır.

Ancak çözüm, tarihsel kavramları görmezden gelmekten, hele de bunların telaffuzunu yasaklamaktan değil, bu ifadelere bugün yüklediğimiz anlamlara dair açık, samimi bir diyalog kurmaktan geçiyor. Ancak, tam da yukarıda bahsettiğim sebepten ötürü Türkiye’de şu an için böyle bir diyalog hem imkansız hem de yararsız.

Türkiye’de her şeyi siyaset - hatta kimi zaman tek bir siyasi şahsiyet- belirliyor. Bugünün siyasi ikliminde bu şahsiyet Cumhurbaşkanı Erdoğan ve geri kalan her şey onu takip ediyor. Tüm Ak Parti kadrosu, tüm bürokrasi, Erdoğan yanlısı medya, Erdoğan yanlısı “aydınlar,” üniversite yönetimleri, sayısız “sivil toplum kuruluşu” iktidarın tek bir işaretine bakıyor. Onlar için Erdoğan Kürt açılımını başlattığında “Kürdistan” gerçek oluyor, bitirdiğinde “Kürdistan” da açılımla birlikte yok oluyor.

Bu görecelilik hemen her alan için geçerli. Tüm dünya siyasi liderliğin gösterdiği istikamete göre tanımlanıyor ve yeniden tanımlanıyor. Böylelikle, örneğin Avrupa Birliği Türkiye’nin imrendiği bir “demokrasi kalesi”yken birdenbire korkulması gereken bir “Haçlı ittifakı”na dönüşebiliyor. Ya da Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad en yakın arkadaştan zalim bir diktatöre dönüyor, sonra tekrar aslında o kadar da fena değil oluyor. Ahmet Davutoğlu Ak Parti’ye yön veren büyük bir “hoca”dan Erdoğan’a komplolar kuran Batı’yla iş birliği yapan birine dönüşebiliyor. Dünün kahramanları bugünün hainleri olabiliyor kolayca. Bugünün kahramanları da her an geleceğin hainleri olabilirler. Yani ortada sadece tek bir sabit hakikat var, o da liderin iradesi.

Türkiye’de yaşanan bu durumu dünyada son dönemde popüler olan tabirle “gerçek ötesi dönem” diye tanımlayabiliriz: Ortada bir gerçek var aslında ama bu iktidar tarafından tanımlanan bir gerçek. Türkiye’nin iflah olabilmesi içinse bu denklemin değişmesi gerekiyor, yani iktidarların gerçeği değil, gerçeğin iktidarları belirlemesi.

More from Mustafa Akyol

Recommended Articles