Ana içeriğe atla

İdlib’e Türk müdahalesinin sahaya yansımaları ne olur?

Türk ordusunun İdlib’te konuşlanmasının sahadaki örgütler üzerinde doğrudan etkisi var. Türkiye’yi Rusya’nın planlarını uygulamakla suçlayanlar yeni cepheler açabilir.
Turkish soldiers stand near armoured vehicles during a demonstration in support of the Turkish army's Idlib operation near the Turkey-Syria border near Reyhanli, Hatay, on October 10, 2017.
The Turkish army has launched a reconnaissance mission in Syria's largely jihadist-controlled northwestern Idlib province in a bid to create a de-escalation zone, the military said on October 9.  / AFP PHOTO / ILYAS AKENGIN        (Photo credit should read ILYAS AKENGIN/AFP/Getty Images)

Türkiye’nin Suriye politikası hükümetin bir türlü sönümlenemeyen bölgesel hevesleri, devletin ulusal güvenliğe dayalı öncelikleri, Astana sürecindeki ortakların koşulları ve sahanın dayatmaları arasında yaşanan zikzaklarla şekilleniyor. Astana’da kararlaştırılan çatışmasızlık bölgesi oluşturma planı çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) İdlib’e konuşlandırılmasında da bu sıkışmışlığı görüyoruz. Hayal edilen, eldeki verilerle planlanan ve sahaya yansıyanlar arasındaki tutarsızlıklar da bu sıkışıklığın ve gelgitlerin bir sonucu. Ta 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’ndan beri “Eğer sahada olsaydık Orta Doğu’daki gelişmeler Türkiye’nin aleyhine olmazdı” şeklinde dillendirilen çıkarım bölgeye dair tarihsel tutkuları olan bütün siyasal hareketlerin amentüsü haline geldi. AKP yönetimi de bu geleneğin en çıplak örneğini temsil ediyor. 

Ağustos 2016’dan itibaren İslam Devleti’ne (İD) müdahale görüntüsüyle Fırat Kalkanı Harekâtı ile Kürtlerin önünü kesmeye yönelik müdahale iktidarda büyük bir haz bıraktı. Sonunda sahada olma hedefine ulaşıldı. Saha avantajı iktidara Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olma ve Türkiye’nin güney sınırlarında bir Kürt koridorunu önleme imkânı verdiğini düşündürttü. İki yönlü bu motivasyon İdlib için de geçerli: Suriye’nin geleceğini şekillendirecek siyasi müzakere sürecinde söz sahibi olma ve
Kürt koridorunun batıdaki parçası olan Afrin’i kuşatma.

Birinci hedef, Türkiye’nin altı yıldır desteklediği silahlı isyan süreci biterken bunun siyasal kazanımlar elde edilmeden hezimetle sonuçlanmasını önlemeyi de amaçlıyor. Bu noktada, “TSK’nin İdlib’e konuşlandırılmasındaki ana öncelik yarın Türkiye’nin de başına bela olacak olan cihatçı grupları tasfiye edip bölgenin yeniden Suriye ordusunun kontrolüne geçişine zemin hazırlamak mı, yoksa terör örgütü olarak atış menziline giren Heyet Tahrir El Şam’a (HTŞ) karşı müttefik silahlı örgütleri tahkim etmek mi?” sorusu önem kazanıyor. İkinci motivasyonla ilgili yani Kürtlerin özerklik sürecinin sonlandırılması konusunda ise hiçbir şüphe yok.

HTŞ gibi Astana sürecini ve çatışmasızlık planını reddeden örgütlerin tasfiye edilmesi ya da en azından geriletilmesi, bunların yerine Fırat Kalkanı’na eşlik eden grupların ikame edilmesi Türkiye’nin yeni oyun planında önemli yer tutuyor. Elbette burada kuşku uyandıran bazı noktalar var. TSK’nin, 7-8 Ekim’de gözlem noktalarının kurulacağı yerlerle ilgili keşif misyonuyla bölgeye asker gönderirken HTŞ ile pazarlık yaparak bir anlaşmaya varması kafaları karıştırdı. Reuters tanıklara dayanarak TSK özel timine HTŞ’nin eskortluk ettiğine dikkat çekti.

Danışıklı dövüşü andıran bu durum, Türkiye’nin niyetleri ile ilgili şüphelere yol açtı. Hükümet bu konuda dikkat çekici oranda sessiz. İktidara yakın medya ise bazı ayrıntılar verdi. Buna göre HTŞ, 7 Ekim gecesi Fırat Kalkanı yedeğindeki grupların İdlib’e girmesini istemedi. Çıkan kriz üzerine Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve TSK’den bir heyet 8 Ekim’de HTŞ ile görüşerek bir anlaşmaya vardı. HTŞ bir üst kimlik olarak hala kendilerini Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) diye tanımlayan güçlerin İdlib merkezine girmesini reddedip sadece TSK’nin kontrolü sağlamasına razı oldu.

HTŞ’den bir yetkili ayrıntı vermeden Türk heyetiyle görüşmenin Daret İzze’de gerçekleştiğini teyit etti. HTŞ’den başka yetkili ise TSK’nin üç kontrol noktası kurmasını kabul ettiklerini belirtti. Söz konusu kaynak “İdlib’te bir çatışma bekliyor musunuz?” sorusuna “Hayır. Şimdiye kadar herşey iyi gitti, Türkiye pozisyonunu değiştirmezse çatışma olmaz” yanıtını verdi.

Hâlbuki Türkiye’nin orijinal planı “Fırat Kalkanı güçleri” diye tanımladığı 15 kadar örgütü HTŞ’nin yerini alacak şekilde bölgeye sokmaktı. TSK’nin keşif gücüne Nureddin Zengi Tugayı ve Feylak El Şam’dan bir grup rehberlik ederken Sultan Murat Tümeni, Sultan Süleyman Şah Tugayı, Sukur El Şimal, Hamza Tugayı, Sultan Osman Tugayı, 23. Tümen ve Muhtasım Tugayı gibi 15 örgütten seçilmiş 800 kişilik milis gücü Bab El Havva Sınır Kapısı’ndaki ara bölgede ve Türkiye sınırının hemen karşısındaki Atme’de bekletildi. Bunların bölgeye ne zaman intikal edeceği ya da İdlib merkezine gidip gidemeyecekleri belli değil. Çünkü HTŞ’nin Türkiye’yi anmadan Rusya ile birlikte hareket eden örgütleri açıkça tehdit etmesi bu konuda bir kırmızı çizgiye işaret ediyor. HTŞ’nin açıklamasında bu grupları ilgilendiren bölüm şöyleydi: “İşgalci Rusya’nın yanında duran gruplar şunu iyi bilsinler ki İdlib onların gezinti yeri değildir. Cihat ve istişhad aslanları onları gözetlemektedir. Anasını evlatsız, çocuklarını yetim, eşini dul bırakmak isteyen oraya ayak bassın.” 

Eğer tehdide kulak verilirse Türkiye orijinal planından geri adım atmış olacaktır. Hükümete yakın kaynaklar, İD sonrası Cerablus-El Bab-Azez hattında kurulan düzenin İdlib’te de hayata geçirilebileceğini söyleyip duruyordu. Bu Fırat Kalkanı bölgesindeki modelde müttefik milis güçlere biçilen rol önemliydi.

Muhalif cephede Türkiye, nihayetinde silahlı isyan sürecini bitirmeye endeksli Astana süreciyle Rusya ve İran’ın dümen suyuna girmekle eleştirilse de aksi istikamette bir uğraşla da dikkat çekiyor. Ankara bir süredir müttefik güç olarak gördüğü grupları “Milli Ordu” adı altında bir araya getirmeye çalışıyor. İdlib başta olmak üzere çatışmasızlık bölgeleri oluşturma çabalarına paralel olarak Gaziantep’te Milli Ordu kurma çabaları hızlandırıldı. Türkiye’de üstlenmiş olan “Suriye Geçiş Hükümeti” ve Suriye İslami Konseyi 30 Ağustos’ta Milli Ordu’ya katılım çağrısı yaptı. Ahrar El Şam, Ceyş El İslam, Feylak El Şam, Cephet El Şamiyye, Nasır Ordusu, Levant Cephesi, 13. Bölük ve Mutasım Tugayı dâhil 43 örgüt bu çağrıya olumlu yanıt verdi. Ürdün sınırındaki bazı gruplar ile Şam kırsalında aktif olan İslam Ordusu (Ceyş El İslam) yeni orduya katılabileceğini bildirdi. Daha önce oluşturulan bu tür şemsiye örgütlerin hiçbiri başarılı olamadığı gibi muhalif güçler çöküş sürecine girmişken Milli Ordu da tutacak bir projeye benzemiyor, ki bu proje, İdlib harekâtına kadar ete kemiğe bürünebilmiş değil. Haliyle Türkiye İdlib’te operasyonu genişletecekse Fırat Kalkanı’na eklemlenmiş gruplarla yetinmek durumunda. 

Ankara’nın İdlib planında karşılaştığı başka bir açmaz bizatihi şimdiye dek Türkiye’den destek görmüş olan örgütlerden gelen itirazlardır. Ocaktan itibaren Nusra Cephesi’nin öncülük ettiği HTŞ’yi büyüten Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte geliştirdiği çözüm planına yönelik tepkilerdi.
Fakat süreçteki gelişmeler bu örgütlerin önüne kaçınılmaz olarak iki seçenek koyuyor: Ya çatışmasızlık planını kabul edip siyasi müzakerelere katılacaklar ya da Suriye ordusunun güneyde, Rusya’nın havada ve Türk ordusunun kuzeyde olduğu bir cendere altında kalmayı kabul edecekler.

Türk ordusuyla savaşmayı göze alamadığı düşünülen HTŞ’nin esnek tutumu içindeki radikallerin ayrışmasına ve yeni bir yapılanmanın doğmasına yol açabilir, tıpkı geçen aylarda Türkiye’yle birlikte çalışan Ahrar El Şam’ın içindeki radikal unsurların kopup HTŞ’ye katılması gibi. Temmuzda Ahrar El Şam’ın İdlib’ten silindiği çatışmalardan sonra, Türkiye bazı istihbarat operasyonlarıyla HTŞ’ye katılmış bazı kişi ya da grupların ayrılmasını sağladı. Fakat şimdi HTŞ içinde El Kaide çizgisine daha yakın olan ve uzlaşmayı reddeden kanatların bayrak açmaya hazırlandığı konuşuluyor. Tam bu noktada dikkat çeken bir gelişme bugünlerde Ensar El Furkan adlı örgütün ortaya çıkmasıdır. Türkiye ve desteklediği gruplarla açıkça savaşacağını deklare eden bu örgüt, cihatçı bir damarın bütün uzlaşma çabalarına karşı var olmaya devam edeceğini gösteriyor. Bütün bunlar Türkiye’nin karşısında da çatışma riskini besleyen faktörlerdir. 

Sonuç itibarıyla Astana süreci rejimle çatışmaya son vermeyi gerektiriyor. Muhalif güçler arasında bunun yarattığı rahatsızlığa ilaveten Türkiye yedeğindeki güçlere istikamet olarak Kürtlerin bölgesini gösteriyor. Sahadaki örgütlerin önemli bir kısmı bunu “devrimin hedefinden sapma” olarak okuyor. Normalde 500 kişilik bir gözlemci ekibiyle 14 kontrol noktası kurması öngörülen Türkiye’nin, İdlib’in içlerine fazla sarkmadan sadece Kürtlerin liderliğindeki özerk yapılanmanın bir parçası olan Afrin’i güneyden kuşatmakla yetinmesi hareketin sahaya yansımalarını sınırlandırabilir, ki Türkiye’nin Suriye hesaplarındaki mihenk noktası da artık Kürtlerin fiilen inşa ettikleri özerkliğin yaşayamaz hale gelmesidir. 

İlk bakışta HTŞ’nin de daha büyük bir çatışmadan kaçınmak için Afrin’i güneyden çembere alan bir askeri konuşlanmaya itiraz etmeyeceği söylenebilir. Ancak planda halen ciddi belirsizlikler söz konusu. Türk medyasına sızdırılan kontrol alanlarıyla ilgili harita esas alınırsa TSK’nin müttefik milislerle birlikte İdlib’in merkezi, Daret İzze, Cisr El Şuğur, Maarat El Numan ve Han Şeyhun’u içine alan bölgeye girmesi gerekiyor. Bu plan izlenirse asıl hedefi rejimle savaş olarak gören örgütler arasında da yeni ayrışmalar tetiklenebilir.

More from Fehim Tastekin

Recommended Articles