Ana içeriğe atla

Musul’un kurtuluşu niçin İD’in sonu olmayacak?

Geçmiş tecrübeler El Kaide gibi radikal grupları askeri anlamda mağlup etmekle bu örgütlerin ideolojilerinin ortadan kalkmadığını gösteriyor. Görünen o ki Musul’un kurtuluşu da İslam Devleti’nin sonu olmayacak. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Iraqi Federal Police members hold an Islamic State flag, which they pulled down during fighting between Iraqi forces and Islamic State militants, in the Old City of Mosul, Iraq July 4, 2017. REUTERS/Ahmed Saad - RTX3A0D3

Musul’un “kambur” diye bilinen harap minaresinin altında bugün kentin tarihi camisinin yıkıntıları yatıyor. Ulu Nuri Cami sekiz asır önce Müslüman önder Nureddin Zengi tarafından inşa edilmişti. Zengi, Sünniliğin Şiilik karısında galip gelmesine katkıda bulunmuş ve Haçlılarla savaşan Eyyubi hanedanı kurucusu Selahaddin’in 1187 Hıttin Muharebesi’yle Kudüs’ü almasının yolunu açmıştı.

Haçlıların Müslüman topraklarını tarumar ettiği o yıllarda Müslüman dünyasının önderliği bölünmüş ve zayıf düşmüştü. Bir tarafta Bağdat’taki Abbasi hanedanı, diğer tarafta Kahire’deki Fatımi yönetimi vardı. Bunun dışında Acem topraklarından Musul ve Halep’e kadar dağılmış ufak Müslüman prenslikler vardı. Şii-Sünni kavgası da bu dönemde doruğa ulaştı. Zengi, günümüz Irak ve Suriye topraklarında Musul’dan Halep’e kadar egemen olan Şii Hamdani hanedanını mağlup ederek üstünlüğün yeniden Sünnilere geçmesinde önemli bir rol oynadı.

Musul tarih boyunca jeopolitik açıdan önemli oldu. Moğollar, Timur orduları, Osmanlılar, Persler kenti ya ele geçirdi ya da bu uğurda mücadele etti. Arapçada “Musul” kelimesi “bağlayan” anlamına geliyor. Nitekim 12’nci yüzyılda yaşamış olan ünlü Arap coğrafyacı ve yazar Yakut El Hamavi, Musul’u “Irak’ın kapısı, Horasan’ın anahtarı ve Azerbaycan’a giden yol” diye tarif eder. “Ülkeler Sözlüğü” isimli kitabında Hamavi şöyle der: “Ben her zaman dünyada üç büyük şehir olduğunu işittim: Batı’nın kapısı olan Şam, Doğu’nun kapısı olan Naşipur ve Doğu’yla Batı arasındaki ana yol olan Musul.”

Tüm bu tarihsel unsurlar, İslam Devleti’nin (İD) 2014’te niçin Musul’a yöneldiğini ve kentin bugün kurtarılmış olmasının önemini anlamak için gerekli. İD ayrıca tarihle nostaljik bağları da canlandırmaya çalışıyordu ve bunun insanları örgüte çekmekte muazzam bir etkisi oldu. Musul bu açıdan da İD liderleri için büyük bir önem taşıyordu.

Örgüt yöneticilerinin söylemlerine göre İD’in amacı İslam’ın şanlı günlerini geri getirmek, toplumun umutsuz ve çaresiz katmanlarına umut aşılamak ve yaşadıkları toplumlara uyum sağlamakta zorlanan taraftarlarına bir diyar vadetmekti. Başka bir deyişle örgütün amaçlarına inananlar için hayal gibi bir devlet, hasımları içinse tam bir kâbus söz konusuydu.

Bu söylem sayesinde dünyanın dört bir yanından binlerce insan, yaşadıkları yerlerin konforunu, huzurunu, aşinalığını bırakarak hilafetin egemen olduğu topraklar anlamına gelen “Darül İslam”ın belirsizliğini seçti. Eşlerini ve çocuklarını yanlarına alarak savaşmaya, cihat etmeye, yeni bir yurt edinmeye gittiler.

Musul ve civar bölgelerdeki İD yanlısı kesimler için Musul’un geri alınması “yurtlarının” kaybı anlamına gelebilir ama bu bir “hayalin” sonu değildir. “Devlet” çökmüş olabilir ama ona olan inanç ortadan kalkmamıştır. Temelin yıkılması yeni bir yöntemin denenmemesi anlamına gelmemektedir. Mağlubiyete verilen isim ne olursa olsun bu kesimler için İslam Devleti sona ermemiştir. “Devlet” sonrası dönem küresel güvenlik açısından “devletin” var olduğu günlerden çok daha tehlikeli olabilir. Çünkü “İslam Devleti” bugün yine fikir aşamasına dönmüştür. Fikirler ise sınırsızdır, fazla mesuliyet taşımaz ve bir yerden başka bir yere kolayca uçabilir. Bu bağlamda birçok soru gündeme geliyor: Hilafetçiler nereye yönelecek? Terk ettikleri toplumlara dönmenin yolunu bulabilecekler mi? Yoksa dünyanın yeni saatli bombaları mı olacaklar?

Geçmiş tecrübelere bakıldığında “cihatçılık” yolunu benimseyenlerin azimli olduğu, ilk başarısızlıkta yılmadığı, davaları uğruna yeniden uğraş vermeye hazır olduğu görülüyor. Nitekim İD’in pek çok üst düzey yöneticisi Basra yakınlarındaki Bucca Kampı’nda birlikte hapis yatmış, bazıları da Bağdat’ın batısındaki Ebu Gureyb cezaevinden çıkmıştır. Guantanamo’da kalmış olanlar bile var. Bu insanlar serbest kaldıktan sonra Suriye’ye gidip savaşmaya ve burada ölmeye karar verdiler. Bunun nedeni İD’in iyi para vermesi, cazip imkânlar sunması değil tanımlanması ve anlaşılması zor bir ruh haliydi. Bunun özünde değişimi zorlayabilme özlemi ve bir insanı insanlıktan çıkarıp sırf farklı düşündükleri için başkalarını öldürmeye yönelten bir inanç türü yatıyordu.

Böyle insanlar var olduğu sürece İD’in kökü kazınamaz. Örgütün ismi değişse de onlar her zaman benzer bir arayış içinde olacak. Irak’taki eski El Kaide militanları da İD’i böyle kurmuştu.

Aralık 2014’te Irak’a gitmiştim. Savaştaki son gelişmeleri izliyor ve İD lideri Ebu Bekir El Bağdadi hakkında uzun bir yazı ve bir belgesel hazırlıyordum. O esnada Irak istihbaratı ve İçişleri Bakanlığı tarafından tutuklanan İD mensuplarıyla görüşme fırsatım oldu. Bana getirilen tek koşul bu kişilerin görüntülerini çekmemekti.

Görüştüğüm kişiler arasında İD’in tepe yönetim kadrosunda yer aldığı düşünülen kıdemli örgüt komutanı Ebu Hacer El Asafi, örgütün Irak müftüsü Hüsam Naci Şenin ve İD’in haziran 2014’te öldürülen “Savaş Bakanı” Ebu Abdülrahman El Bilavi’nin kişisel yardımcılarından Samim Abdülrahman vardı. Bağdat’ta farklı hapishanelerde tutulan bu üç ismin ortak bazı özellikleri vardı: Üçü de eski El Kaideciydi, daha önce de tutuklanmışlardı ve İD’e katılmaları önerildiğinde hiç düşünmeden kabul etmişlerdi.

Ebu Hacer hem Irak hem Suriye’de birkaç kez tutuklanmış, Suriye’de “Filistin Şubesi” diye bilinen kötü şöhretli hapishaneye düşmüş, Irak’ta da ABD’nin tutuklama merkezi olan Bucca Kampı’nda kalmıştı. Ancak tüm bunlar onu yolundan döndürememiş, İD’in temellerini atmak uğruna cihada katılmaktan vazgeçirememişti.

Şeyh Hüsam ise 2004-2007 döneminde Bucca Kampı’nda tutuklu kalmış ve yolu burada Bağdadi ile kesişmişti. Bağdadi’nin buradaki tutukluluğu 2005’ten 2009’a kadar sürmüştü. Hüsam serbest bırakıldıktan sonra İD’de “sorumluluk üstlenmesi” için eski arkadaşlarından gelen öneriyi hemen kabul etmiş ve şeriat alanında devam ettiği yüksek lisans programını terk etmiş. Hüsam okumaya devam etseydi daha iyi bir hayatı olabileceğine inanıyordu ama verdiği karar onun için bir tercih meselesi değil kutsal bir görev meselesiydi.

2014’teki bu görüşmemizde Hüsam bana İD’in veya benzer akımların sadece silahla bertaraf edilemeyeceğini söylemişti. Hüsam’a göre bu anlayışı benimseyen insanlar bir hayalin peşinden gidiyordu. Onları bu gözü kara, maceracı yoldan döndürmek “acılarına ve ihtiyaçlarına cevap vermeden, asiliklerinin nedenlerini ortadan kaldırmadan, işgale son verip Müslümanlara onurlarını geri vermeden” mümkün olmazdı.

Abdülrahman ise aylarca Bilavi’nin kişisel yardımcısı, şoförü ve ulağı olarak görev yapmıştı. O da birkaç kez hapse düştüğünü, El Kaide saflarında çatışmalara katıldığını, savaş örgütü etkilemeye başlayınca geri çekilip kardeşleriyle müteahhitlik yaptığını ama bu dönemin uzun sürmediğini anlattı. Arkadaşları onu Bilavi ile görüşmeye götürdüğünde Bilavi’nin İD’in “savaş bakanı” olduğunu dahi bilmiyormuş. Abdülrahman bu görüşmeyle ilgili şöyle demişti: “(Bilavi) onun için çalışmamı önerdi. İki katlı bir ev (…) ve yeni bir eş bulmasına yardımcı olmamı istedi. Kim olduğunu bilmiyordum. Onunla evlenen kadın da gerçek kimliğini bilmiyordu.”

Abdülrahman bir İD komutanı için çalıştığının farkındaymış ancak bu kişinin tam olarak kim olduğunu ancak El Arabiye kanalının Bilavi’nin fotoğrafını ismi ve konumuyla birlikte yayımlamasıyla öğrenmiş. Çok geçmeden Irak güvenlik güçleri 4 Haziran 2014’te Bilavi ve Abdülrahman’ın aileleriyle birlikte yaşadığı binaya baskın düzenlemiş. Bilavi öldürülürken Abdülrahman ve diğerleri tutuklanmış.

Abdülrahman, Hüsam ve Ebu Hacer Irak’ta yüksek güvenlikli hapishanelerde yatıyordu. Görüştüğümüz günlerde idam edilmeyi bekliyor ve ölümü tutuklu olmanın ıstırabını bitirecek tek çare olarak görüyorlardı. Peki, bu kişiler kaçma şansını yakalasa veya bir şekilde aftan yararlansalar tekrar İD’e katılıp bir kez daha tutuklanmayı göze alırlar mı? Yıkılan halifeliği yeniden kurmanın, bu mücadelede yer almanın cazibesine karşı koyabilirler mi? İD’le ilgili en yaygın yanılgılardan biri bu insanların öbür dünyadaki huriler uğruna savaşıp öldüğü algısıdır. Oysa onlar hayallerini bu dünyada gerçekleştirmek için ölüyorlar.

More from Ali Hashem (Syria Pulse)

Recommended Articles