Ana içeriğe atla

Suriye saldırısının ardından Tillerson Rusya’yla ortak zemin bulabilecek mi?

BM Genel Sekreteri itidal çağrısında bulunurken gözler ABD Dışişleri Bakanı’nın Moskova ziyaretine ve İslam Devleti’ne karşı izlenecek stratejiye çevrildi. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Battle damage assessment image of Shayrat Airfield, Syria, is seen in this DigitalGlobe satellite image, released by the Pentagon following U.S. Tomahawk Land Attack Missile strikes from Arleigh Burke-class guided-missile destroyers, the USS Ross and USS Porter on April 7, 2017.     DigitalGlobe/Courtesy U.S. Department of Defense/Handout via REUTERS    ATTENTION EDITORS - THIS IMAGE WAS PROVIDED BY A THIRD PARTY. EDITORIAL USE ONLY.  MANDATORY CREDIT.  TPX IMAGES OF THE DAY - RTX34MOP

ABD ve Rusya’nın Suriye’de İslam Devleti (İD) ile El Kaide’ye karşı iş birliği yapması Donald Trump’ın seçim kampanyasında önemli bir öncelikti. Ancak ABD’nin 7 Nisan’da Suriye’de bir hava üssüsünü vurmasıyla bu ihtimal artık pamuk ipliğine bağlı olabilir.

Başkan Trump, 8 Nisan’da Kongre liderlerine gönderdiği mektupta Şayrat hava üssüne düzenlenen füze saldırısının amacını “Suriye ordusunun yeni kimyasal saldırılar düzenleme kabiliyetini geriletmek ve Suriye rejimini kimyasal silahların kullanımı ve yayılması bakımından caydırmak” şeklinde ifade etti.

Birleşmiş Milletler nezdindeki ABD Büyükelçisi Nikki Haley ise “Bundan fazlasını da yapmaya hazırız ama umarız ki buna gerek kalmaz.” dedi.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, ABD saldırısının ardından “Suriye halkının mağduriyetini artıracak adımların önüne geçmek için itidal çağrısında bulunduğunu” söyledi.

Son gelişmelerin İD’in bertaraf edilmesi ve Suriye’de siyasi sürecin güçlenmesi açısından ABD menfaatlerine ne kadar hizmet edeceği şu unsurlara bağlı olacak: ABD’nin füze saldırılarıyla kimyasal silah kullanımını caydırıp caydıramayacağı, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın 12 Nisan’da Moskova’da yapacağı görüşmeler ve ABD’nin bölgesel ortaklarının gelinen noktayı rejim değişikliği çabalarını “vekiller” üzerinden canlandırma fırsatı olarak görüp görmeyeceği.

Birinci unsura bakıldığında Suriye hükümeti eğer gerçekten kimyasal silah ve özellikle Türkiye Sağlık Bakanlığı’nın belirttiği gibi sarin gazı kullandıysa bu tip sınırlı füze saldırıları Suriye hükümetini ve belki böyle bir kabiliyet edinmiş olan terörist ve silahlı grupları ne kadar caydırabilir sorusu gündeme geliyor. Suriye hükümeti kimyasal silah kullandığını, dahası böyle silahlara sahip olduğunu yalanlıyor. Ancak Tillerson’a göre ABD istihbaratı “yüksek bir güven derecesi” ile Şayrat hava üssünden kalkan Suriye uçaklarının 4 Nisan’da Han Şeyhun’da sarin ihtimali dahil olmak üzere kimyasal silah kullandığı değerlendirmesinde bulundu.

Dünya Sağlık Örgütü toksik etkisi yüksek kimyasalların muhtemel kullanımı nedeniyle en az 70 kişinin öldüğünü, yüzlercesinin etkilendiğini bildirirken daha sonra yapılan tahminler ölü ve yaralı sayısını daha da yukarıya çekti. Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (KSYÖ) ise “klorin olduğu söylenen toksik kimyasalların Suriye Arap Cumhuriyeti’nde hasmane maksatla kullanıldığı iddiaları” üzerine “gerçekleri tespit etmek” için araştırma başlattığını duyurdu. Geçtiğimiz yıl KSYÖ-BM Ortak Araştırma Mekanizması hem Suriye hükümetinin hem de İD’in 2014 ve 2015’te kimyasal ajan kullandığı sonucuna varmıştı.

ABD’nin hızla tepki vermesi ve bunu özellikle Trump’ın Çin Başbakanı Xi Jinping ile Kuzey Kore’yi görüşürken yapması ABD’nin kararlılığına dair iyi bir mesaj olabilir. Ancak Suriye yönetiminin sorumluluğunu kanıtlamak ve bu konuda uluslararası konsensüs sağlamak için bir mola verilmiş olsaydı – ki bu hâlâ yapılabilir – çok daha sağlam bir yanıt için zemin oluşabilirdi.

Rusya’yla ilgili ikinci unsura gelince hem Trump hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Suriye meselesi dâhil ABD-Rusya ilişkilerinde yeni bir sayfa açmayı ummuştu ama Tillerson bu hafta Moskova’ya vardığında ibre yeni fırsatlardan çok krizden yana olacak. Putin’in makamından 7 Nisan’da yapılan basın açıklamasında ABD’nin Suriye’deki hava operasyonu “saldırı eylemi” olarak nitelendirildi ve “Suriye ordusunda hiçbir kimyasal silah olmadığı” belirtildi. Rusya’nın ABD’yle Suriye’de yaptığı hava güvenliği anlaşmasını askıya alması istemsiz askeri eskalasyon riskini artırıyor. ABD, zayiatı önlemek ya da asgariye indirmek için füze saldırılarından kısa süre önce Rusya’yı hava güvenliği mekanizması üzerinden uyarmıştı.

Rusya’yı Orta Doğu’da yeniden bölgesel güç konumuna getirmek Putin’in en önemli önceliklerinden biri. Putin Suriye yönetimine verdiği destekle güvenilir ortak imajını güçlendirdi ve şimdi bu itibarını kaybetmeyi hiç mi hiç istemez. Rusya, 2011’de Libya’da askeri müdahaleye izin veren ve Muammer Kaddafi’nin devrilmesiyle sonuçlanan BM kararına itiraz etmemişti. Putin bundan çıkardığı dersleri iyice sindirdi. Rusya’nın İran’la zaten iyi olan ilişkileri de Esad’a verilen ortak destek ve Maxim Suchkov’un aktardığı gibi İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin marttaki Moskova ziyaretiyle daha da güçlendi. Dolayısıyla Putin Suriye’deki Rus askeri varlığının artırılması, uçuşa yasak veya buna muadil bir bölgenin kurulması gibi daha ileri adımlar düşünüyor olabilir. ABD Dışişleri Bakanı’nın Moskova’da kulağını tırmalayacak şeyler duyması yüksek bir ihtimal.

ExxonMobil’in eski CEO’su olarak Rusya’da zorlu ama başarılı müzakere tecrübesi olan Tillerson, ABD-Rusya ilişkilerini yeniden rayına oturtma görevi için isabetli bir isim olabilir. Her iki ülke İD’i ve diğer terörist grupları bertaraf etmek istiyor. Bu değişmiş değil. 3 Nisan’da, Han Şeyhun saldırısından bir gün önce Trump Putin’le telefonda görüşmüş ve St. Petersburg’daki terör saldırısını kınayarak terörle mücadelede müşterek kararlılığı vurgulamıştı. İki taraf kimyasal silahların yasaklanması konusunda da kararlılıklarını teyit edip güçlendirebilir. Bu, hem Suriye hükümetine hem de bu tür maddeleri ele geçirmiş olabilecek terörist gruplara net bir mesaj verilmesi bakımından önemli.

Üçüncü unsurda ABD yönetiminin kimyasal silah kullanımını caydırmak amacıyla düzenlediği operasyonun bölgede Suriye’de rejim değişikliği ihtimalinin vekiller üzerinden canlandırılması işareti olarak algılanıp algılanmayacağı sorusu var. Tillerson füze saldırısını kastederek “Bundan mevcut politikamızda ya da Suriye’deki askeri faaliyetlerimiz açısından bir değişiklik olduğu anlamını ben kesinlikle çıkarmam.” dedi ancak devamında siyasi sürecin “Beşar Esad’ın gidişini çözüme bağlaması” gerektiğini söyledi. Oysa bakan daha geçen hafta Esad’ın konumuna “Suriye halkının karar vereceğini” belirtmişti. Trump da Han Şeyhun’dan gelen sarsıcı ve trajik görüntüler neticesinde “Suriye ve Esad’a yönelik tavrının fazlasıyla değiştiğini” söyledi.

ABD operasyonunun Suudi Arabistan’da “beklenti oluşturacağına” işaret eden Bruce Riedel şöyle yazıyor: “Kraliyet ailesi ABD’den Esad’dan bir an önce kurtulmaya dönük bir strateji bekleyecek. Suudiler Suriye rejimini ve İranlıları hedef alan yeni saldırılar görmek istiyor.”

Riedel şöyle devam ediyor: “Suriye’de Esad ve İranlı destekçilerine karşı bir operasyon yürütülecekse Suudiler para dışında fazla bir katkı yapamaz. Krallık Yemen’de bataklığa saplanmış durumda. Suudi hava kuvvetleri, Husi isyancıları ve eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’e bağlı güçleri bombalamakla, Suudi hava savunması da Yemen’den Suudi kentlerine atılan füzeleri durdurmakla meşgul. Bunun yanı sıra krallık, ister düzenli ordu ister Suudi Arabistan Milli Muhafızları olsun kara kuvvetlerini Yemen’de kullanma konusunda bugüne kadar son derece isteksiz oldu. Dolayısıyla daha uzak bir bölge olan Suriye’ye kara kuvveti göndermesi daha da düşük bir ihtimal. Suudi istihbaratı kendi ülkesinde terörle mücadelede oldukça başarılı ancak İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nün aksine örtülü askeri faaliyetlerde tecrübesiz. (…) ABD’nin füze saldırısı bir kerelik bir şey olarak kalır ve peşinden daha sert bir askeri adım gelmezse Riyad büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Suudiler Körfez bölgesi ve Yemen’de İran’ın önünü kesmek için iş birliği yapmaya devam eder ama Amerika’nın Esad’ı bir gün bir şekilde göndereceği umutları bir kez daha tuzla buz olur. ABD yönetimi Esad’ı göndermek için Suriye’de ne kadar ileriye gitmeye hazır olduğu konusunda söylemini gevşetirse söylenen sözlerin Suudi Arabistan’la ilişkilere kalıcı yansımaları olur.”

Amberin Zaman İdlib’teki kimyasal saldırı ve ABD’nin buna verdiği yanıtla birlikte Esad’a yönelik tavrın değişebileceğini, yavaş yavaş gelişen ama son dönemde oldukça belirginleşen eğilimin yeniden tersine dönebileceğini yazıyor. Ana akım medya haberlerinin çoğunda İdlib’teki silahlı gruplar için “özgürlük savaşçısı” veya kurtarıcı iması taşıyan “isyancı” tabiri kullanılmaya devam ediyor. Oysa Al-Monitor’un da ayrıntılarıyla aktardığı gibi İdlib şu an Nusra Cephesi’nin bakiyeleri, Ahrar El Şam gibi Selefi dostları ve Türkiye gibi devletlerin desteklediği Türkmen ve başka silahlı çetelerden oluşan dağınık ve uyumsuz grupların kontrolünde.

Geçtiğimiz ay bu sütunda Suriye’nin kaderi açısından İdlib’in Rakka’dan daha belirleyici bir fay hattı olabileceği vurgulanmıştı. Al-Monitor ayrıca Uluslararası Af Örgütü’nün 2016’da yayımladığı “Benim Cezam İşkence Oldu” başlıklı raporunu sıklıkla hatırlatan nadir yayınlardan biri. Rapor İdlib ve Halep’te “isyancılar” tarafından uygulanan şeriat yönetiminin gerçek yüzünü ve gaddarlığını ortaya koyuyor. Şam’da rejim değişikliğini savunanlar, Suriye’nin geleceğine dair olası alternatifleri görmek için İdlib’e yakından bakmak zorunda.

Son olarak Ben Caspit, İdlib’teki gaz saldırısından gelen görüntülerin İsrail’de Suriye politikasının gözden geçirilmesine neden olduğunu aktarıyor. Caspit şöyle yazıyor: “Suriye’nin kimyasal silahtan arındırılması için anlaşmaya varıldığında İsrail yönetimi, halkına karşı kitle imha silahları kullanılması tehlikesinin ortadan kalktığı sonucuna varmıştı. Bu değerlendirme sonucunda İsrail, sivillerin kimyasal silahtan korunmasına yönelik prosedürleri terk etti. O güne kadar hükümet, her vatandaşa kimyasal silahlara karşı gaz maskesi ve başka malzememler içeren bir korunma paketi veriyordu. Bu uygulama oldukça meşakkatli ve maliyetli olmanın yanı sıra her yeni doğan için yeni bir paket sağlanması, maske filtrelerinin değiştirilmesi gibi gereksinimler nedeniyle sürdürülmesi zor bir uygulamaydı. Yine de İsrail kendini tehdit altında gördüğü için devam etti. Ancak 2013’ten itibaren bu savunma prosedürü terk edildi ve İsrail’de gaz maskesi üretimi durdu. İdlib’te 4 Nisan’da yaşanan olay bu kararla ilgili soru işaretlerine neden oldu.”

Caspit şöyle devam ediyor: “Bir başka mesele daha var: Esad’ın geriye kalan bu sinir gazının bir kısmını Hizbullah’a vermediğini İsrail’e kim garanti edebilir? Kimyasal silahlar uzun konvoylar, ağır kamyonlar olmaksızın dikkat çekmeden nakledilebilir. Hizbullah ise bu gazı İran’ın sağladığı teknolojiyle füzelerine yerleştirebilir. Böyle bir durumda İsrail’in karşısında alıştığından çok daha farklı bir Hizbullah olur. Bu ürkütücü senaryolar henüz mesnetsiz gibi görünüyor ancak Orta Doğu’da mesnetsiz senaryolar da bazen gerçeğe dönüşebiliyor.”

More from Week in Review

Recommended Articles