Ana içeriğe atla

ABD Gülen’i Türkiye’ye iade etmeli

ABD makamları, Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmeli ve darbe girişimindeki rolü nedeniyle mahkemeye çıkmasına imkan vermeli. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Islamic preacher Fethullah Gulen is pictured at his residence in Saylorsburg, Pennsylvania in this December 28, 2004 file photo. A rare defence from a secretive Islamic movement of its role in Turkish political life has exposed a rift with Prime Minister Tayyip Erdogan that could weaken one of modern Turkey's most powerful leaders. The spell of Gulen, a 72-year-old U.S.-based Islamic preacher with a global network of schools, whose supporters say they number in the millions, has long loomed large over Turke

Yüz altmıştan fazla insanın hayatına mal olan, meclisi bombalayacak kadar ileri giden ve Türkiye’yi 1983’ten bu yana ilk kez bir askeri yönetiminin eşiğine getiren acımasız darbe girişiminin arkasında kim var?

Hükümet girişimin ilk başından bu yana Fethullah Gülen cemaatine işaret ediyor. Nitekim darbenin hemen ardında asker, yargı, polis ve diğer kurumlarda örgütlenen “Gülenciler”e karşı büyük tasfiyeler başladı. Batı’daki pek çok gözlemci ise Gülencilerin darbeyle bağlantısına ilişkin iddialara, kanıt olmadığı gerekçesiyle, oldukça şüpheli yaklaşıyor. Hatta darbe girişiminin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sahnelenen, “Reichstag Yangını” benzeri bir mizansen olduğunu düşünenler bile var.

Bu şüpheciliğin arkasında iki olası neden var: Erdoğan son zamanlarda, benim de Al-Monitor yazılarımda sık sık eleştirdiğim gibi, çok sayıda abartılı komplo teorisi üretti. Ayrıca Erdoğan’ın giderek artan otoriterliği insanları Türkiye konusunda haklı olarak endişeye sevk etti ve pek çok gözlemci de Türkiye’nin tek sorununun bu olduğuna inanmaya başladı. Ancak son darbe girişiminin de gösterdiği gibi bazı komplolar hayali değil, gerçektir. Üstelik son birkaç gündür yaşananlar cemaat sorununun yalnızca gerçek değil aynı zamanda da ölümcül bir tehlike olduğunu kanıtlıyor.

Meselenin özeti: Gülen hareketine mensup binlerce, belki yüz binlerce kişi Fethullah Gülen’in ilahi mesajlar alan yanılmaz bir lider olduğuna inanıyor. Cemaatin iç halkasının Gülen’i “seçilmiş kişi” yani Mehdi olarak gördüğünü grubun önde gelen üyelerinden birinden ben bizzat duydum. Hareket içindeki sıkı bağ ve koşulsuz itaat, bu inançtan kaynaklanıyor. Dolayısıyla hareket içinde Gülen’e karşı en ufak bir muhalefete hatta eleştiriye bile yer yok.

Ancak bu katı hiyerarşi, eğer Gülen cemaati yalnızca dünya çapında okullar, hayır kurumları ve sivil toplum kuruluşları açan bir hareketten ibaret olsaydı sorun olmazdı. Nitekim, hareket ilk etapta böyle bir izlenim uyandırıyor ki, ben de yıllarca Gülen hareketinin bu “sivil” yüzünü görmüş, harekete mensup birçok iyi insanla tanışmış ve onlara sempatiyle bakmış bir insanım. Ancak bir dizi gelişme, haber ve istihbarat, Gülen hareketinin bir de karanlık yüzü olduğunu ortaya koyuyor: Devlet içindeki gizli örgütlenme, devleti ele geçirmek için yıllardır sessizce sürdürdükleri proje.

Bu karanlık yüzü, bir buçuk yıl önce Al-Monitor için eski emniyet müdürü Hanefi Avcı’yla yaptığım söyleşide de aktarmıştım. Gülencilerin 2010’dan itibaren polis gücüne nasıl sızdığını anlatan kitabı yüzünden düzmece suçlamalarla hapse atılan Avcı, cemaat üyelerinin devlet sırlarını ele geçirmek, yasa dışı dinlemeler ve sahte belge üretmek gibi pek çok suç işlediğini anlatıyordu. Gülencilerin orduda da oldukça etkin oldukları uyarısında bulunan eski emniyet müdürü Erdoğan’a karşı verdikleri ölüm kalım savaşında son çare olarak bu gücü kullanabilecekleri uyarısında bulunmuştu.

Cuma günü gerçekleşen darbe girişiminin arkasında da böyle bir tarih var. Girişimin “Gülenci” subayların tasfiye edilmesinin planlandığı Yüksek Askeri Şura toplantısından bir ay önce geldiğini unutmamak gerekiyor. Öte yandan bu subayların çoğunun Gülenci savcılar tarafından açılan Balyoz davası sırasında terfi ettirilmiş olmaları da çok önemli bir başka alamet...

Üç yüzü aşkın subayın yıllarca hapis yatmasına yol açan söz konusu Balyoz davasının bir mizansen olduğu davanın sanıklarından Çetin Doğan’ın damadı ve Harvard’da öğretim üyesi olan Dani Rodrik tarafından ortaya çıkarılmıştı. Dolayısıyla, Erdoğan’a muhalif Batılı bir liberal olan Rodrik bu konudaki bilgisine kulak verilebilecek isimlerden biri. Project Syndicate’te “Türkiye’nin Sürpriz Darbesi” başlığıyla yazdığı son makalesinde darbenin ardında Gülenciler olduğu iddiasına dair şöyle diyor Rodrik:

“Bu iddia göründüğü kadar tuhaf olmayabilir. Orduda güçlü bir Gülen yapılanması olduğunu biliyoruz. (...) Aslında ordu Gülencilerin Türkiye’deki son kalesiydi. Zira Erdoğan hareketin polis, yargı ve medyadaki sempatizanlarını tasfiye etmişti. Erdoğan’ın ordudaki Gülencilere karşı büyük bir hamle hazırlığı içinde olduğunu da biliyoruz. (...) Yani Gülencilerin motivasyonu vardı, girişimin zamanlaması da katılımlarını destekliyor”.

Öte yandan Metin Gürcan’ın da son Al-Monitor yazısında belirttiği gibi, darbe girişimine Gülenci olmayan ama Erdoğan’a başka sebeplerle tepki duyan bazı subayların da katılmış olmaları muhtemel. Ancak girişimin başını Gülencilerin çektiği uçuk bir komplo teorisi değil, aksine en olası teori.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Şu anlama geliyor: 1990’ların sonundan bu yana Pensilvanya’da yaşayan Gülen, mahkeme karşısına çıkmalı. Teslim etmek gerekir ki hükümetin Gülen’e daha önce yönelttiği bazı suçlamalar gerçekten de hukuken sağlam temellere dayanmıyordu. Örneğin, Gülencilerin hükümet üyelerine karşı aralık 2013’te başlattığı yolsuzluk soruşturması da bir “darbe girişimi” olarak tanımlanmıştı. Oysa bir diğer Al-Monitor yazımda da belirttiğim gibi, bunu “gizli siyasi saikleri olan bir yolsuzluk soruşturması” olarak da görmek mümkündü. Ancak Cuma günü gerçekleşen kanlı darbe girişimi meseleyi bambaşka bir boyuta taşımış durumda. Bu girişim, Türkiye’ye karşı yapılmış korkunç bir saldırıdır ve Türkiye bu saldırının faillerini yargılayıp cezalandırmalıdır.

Bir diğer deyişle, Gülen mahkemeye çıkmalıdır ve ABD de Gülen’i bu amaçla Türkiye’ye iade etmelidir. Adil yargılanıp yargılanmayacağına ilişkin bazı kaygılar olması doğal. Ancak benzer kaygılar 1999’da ABD tarafından yakalanıp, Türkiye’ye teslim edilen PKK lideri Abdullah Öcalan için de söz konusuydu. Öcalan nasıl adil yargılandıysa, Gülen de öyle adil yargılanmalıdır. Bu, sadece Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceği ya da Türkiye’deki tehlikeli öfke dalgasının yatışması ve bir normalleşme sürecinin başlaması için elzem değil. Daha da önemlisi, adalet açısından elzem.