Ana içeriğe atla

Erdoğan günümüzdeki terörle Haçlılar arasında bağ kuruyor

Türkiye’nin lideri kendi başarısız politikalarına değil maziye bakıyor. Halep taarruzunun eli kulağında. İsrail Türkiye’yle ilişkilerinde çifte standart mı uyguluyor? İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
RTX2EPVS.jpg

Türkiye “en etkisiz oyuncu” oldu

Cengiz Çandar bu haftaki yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ramazan’ın ikinci gününde katıldığı bir iftarda sarf ettiği şu tuhaf sözleri aktarıyor: “İstanbul'u işgal etmenin (…) özlemiyle gelenler, bugün de terör örgütünü aynı hedef için maşa olarak kullanıyor. Haçlı seferlerinin (…) yarım bıraktığı işi bu kez terör örgütü üzerinden tamamlamak istiyorlar.”

Çandar’a göre “Batılı liderler İstanbul’da (7 Haziran’da) meydana gelen terör saldırısını kınayarak Türkiye’nin yanında dururken Türk cumhurbaşkanının Batılı ülkelerin Türkiye’yi yok etme hayali kurduğunu söylemesi okuyucular için biraz kafa karıştırıcı olsa gerek.”

Erdoğan tepeleyeceği ejderhaları tarihte ararken Semih İdiz Türkiye’nin Suriye politikasının günümüzdeki sonuçlarına bakıyor: “Türkiye’nin (Suriye’deki) operasyonlara katılımı, ABD önderliğindeki İD karşıtı koalisyona İncirlik Üssü’nü kullanma izni vermesi ve çoğunlukla Türkiye’ye atılan roketlere misilleme olarak kuzey Suriye’deki İD mevzilerini top ateşine tutmasından ibaret. Bu arada Türkiye tarafından desteklenen ve Özgür Suriye Ordusu (OSÖ) çatısı altında faaliyet gösteren Arap ve Türkmen ağırlıklı gruplar da İD’e karşı başarısız olmaya devam ediyor. Asıl gövdesini Kürt Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) oluşturduğu ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ise elde ettikleri kazanımlarla keskin bir tezat oluşturuyor.”

Fehim Taştekin de Türkiye destekli grupların El Rai’deki başarısızlığını hatırlatarak şunları aktarıyor: “İD’in bu beklenmedik zaferi Türk hükümetinde paniğe yol alçı ve ABD’nin SDG ile operasyon planlarına ilişkin itirazlar mecburen geri çekildi. Türkiye destekli silahlı grupların Mare’de İD tarafından köşeye sıkıştırılması Kütlerin de eline koz verdi. Bu gruplar Mare’deki ablukadan ancak SDG izin verirse çıkabiliyor. Mare’den Halep tarafına koridorun açılmasının şartı da Türkiye destekli grupların Halep’in Kürt mahallesi Şeyh Maksud’a yönelik saldırılarının durdurulması. Buradaki sıkışmışlık Türkiye destekli bazı grupların SDG’ye katılmasıyla bile sonuçlanabilir. En az iki Türkmen birliği hâlihazırda YPG ile birlikte hareket ediyor. Bu da Türkiye’nin Türkmen kartının yekpare olarak emre amade olmadığını gösteriyor.”

İdiz’in diğer tespitleri şöyle: “Kürtlerin özlemlerini baltalama saplantısını sürdüren Ankara’nın mevcut politikasını daha ne kadar devam ettirebileceğini zaman gösterecek. Bu politika Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a iç siyasette İslamcı ve milliyetçi tabandan puan kazandırıyor olabilir. Ancak bu politika ülkenin çıkarlarını zedeliyor ve bir zamanlar bölgenin en önemli oyuncusu olma iddiasındaki Türkiye’yi en etkisiz oyuncu hâline getiriyor.”

Taştekin ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşa dahlinin “en çarpıcı noktalarından biri” olarak Reyhanlı ilçesindeki Bükülmez Karakolu’nu anlatıyor: “Karakolun kulesinden görülen manzara Suriye yönetimine karşı isyan sürecinde Ankara’nın pozisyonunu çok güzel anlatıyor. Tepeden sınırı gözetleyen gözler, uzun süre yasa dışı geçişler karşısında köreldi. Karakolun önündeki yasa dışı geçiş noktası, Suriye’deki asiler için lojistik destek hattı işlevi gördü. Yani karakol asli görevine ihanet etti.”

Sınır güvenliğine gelince Türkiye’nin başlıca kaygısı hâlen Suriyeli Kürtleri kontrol altında tutmak. Bu bağlamda Türkiye Kürt bölgelerinden biri olan Afrin’e abluka uyguluyor. Taştekin bu konuda şöyle yazıyor: “Afrin üzerindeki bir diğer baskı Türkiye’den doğrudan saldırılarla oluştu. SDG’nin Azez ve Tel Rıfat’a doğu kontrol alanını genişletmeye başlamasına paralel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınırdan yaptığı top atışları sonucu beş kişi öldü. Türkiye’nin sert tutumunun altında Kürt koridorunun oluşacağı endişesi yatıyor. Afrinliler ise Kobani ile Afrin’in birleşmesine büyük önem atfediyor. (…) Afrin, 1980'lerden sonra PKK ve ardından PYD dâhil Kürt siyasi hareketlerini hep beslemiş bir bölge. Bu açıdan halkı da oldukça politize. Özetle Afrin, abluka karşısında pes etmemesini siyasal katılımın yüksek olmasına, savunmaya elverişli coğrafyasına ve açlıktan ölmeye izin vermeyen verimli topraklarına borçlu.”

Halep taarruzunun eli kulağında

Halep savaşının kısa sürede başlaması beklenirken Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad Şam’da 7 Haziran’da yaptığı konuşmada ülkenin “her santimetresinin” geri alınacağını söyledi. Arash Karami’nin de Al-Monitor’da aktardığı gibi Rusya, Suriye ve İran savunma bakanları bu konuşmadan iki gün sonra Tahran’da bir araya geldi.

Halep’ten bildiren Mohammed al-Khatieb kentte Suriye hükümetinin Rus ve İran güçlerinin desteğiyle büyük bir taarruz başlatmasının beklendiğini aktarıyor: “Rejim güçleri Halep’i kuşatmak için Castello Yolu’nu kesmeyi hesaplıyor. Bu yol muhaliflerin Halep’te kontrol ettiği bölgeleri, kuzeydeki kırsala ve İdlib üzerinden Türkiye’ye bağlayan tek güzergâh. Rejim, bu amaçla Halep’e yönelik bombardımanların yoğunlaştığı 25 Nisan’dan beri bu yolu neredeyse her gün ateşe tutuyor.”

Khatieb, Suriye hükümetiyle müttefiklerinin üstün durumda olduğunu belirtiyor ancak şu bilgiyi de ekliyor: “Ahrar El Şam, Faylak El Şam ve Nusra Cephesi başta olmak üzere farklı grupların oluşturduğu bir ittifak olan Fetih Ordusu, 3 Haziran’da beklenmedik bir hamleyle Halep’in güney kırsalında rejim mevzilerine saldırdı.”

Halep taarruzunun Suriye savaşında sonun başlangıcı olabileceğini bu sütunda sürekli dile getiriyoruz. Geçen hafta da şöyle yazmıştık: “ABD, askeri operasyonlarını Rusya ile koordine ederek Halep ve tüm Suriye’de final oyununu oynatmalı, Suriye’yi paramparça eden mezhepçi ön yargı ve düğümlerden uzak durmalı ve El Kaide’nin yol arkadaşlarıyla uzlaşmayı savunan çarpık argümanları toptan ıskartaya çıkartmalıdır.”

İsrail’in Türkiye’ye ilişkin çifte standartları

Akiva Eldar, bu haftaki yazısında İsrail’in Kürtlere karşı “saklı savaş” yürüten Türkiye’yle ilişkilerini düzeltme isteğini irdeliyor. Eldar şöyle yazıyor: “Türkiye’nin 1915 ve 1916’daki mezalimlerine odaklanmak, 2015 ve 2016’teki mezalimlerini dikkatlerden kaçırıyor. İsrail komandolarının Gazze’ye giden Mavi Marmara gemisine düzenlediği anlamsız ve lakayıt operasyonda öldürülenlerin yakınları için İsrail’den tazminat talep eden Türkiye, kendi güneydoğusundaki Kürt yerleşimlerini bilerek ve isteyerek bombalıyor. Abluka altındaki Gazze halkı için bu denli kaygılanan Türkiye, aylardır Kürt kasabalarına gıda ve tıbbi malzeme girişini engelliyor. Türk hükümeti, yerle bir ettiği kasabalara Türk ve yabancı medyanın girmesine de izin vermiyor. New York Times gazetesi konuyla ilgili araştırma haberinde bölgedeki insani krizi Türkiye’nin Kürtlere karşı ‘saklı savaşı’ diye tabir ediyor.”

Alman meclisinin Ermeni soykırımını tanıma kararına değinen Eldar şu tespitte bulunuyor: “Almanya’nın Türkiye’den gelen sert tepkiler ve ikili ilişkilerdeki menfaatlerine rağmen Ermeni soykırımını tanıması, Holokost’u reddedenlere tepki gösteren bir devletin de çifte standartlarına ışık tutuyor. Kürtlerin yaşadığı acılara göz yuman ve Türkiye’nin gaddar lideriyle flört eden İsrail bu durumun çarpıcı bir tasvirini oluşturuyor.”

More from Week in Review