Ana içeriğe atla

Türkiye’nin İD ile savaşında gri alanlar

Türkiye’nin İslam Devleti ile mücadelede ciddiyetine inandıramamasının uzun bir hikâyesi var.
505104582.jpg

Türkiye, İslam Devleti (İD) ile mücadele ediyor mu? Ya da yaygın bir kanaat haline gelen ‘Türkiye, İD’i destekliyor’ tespiti hala geçerli mi? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a sorarsanız Türkiye kadar İD ile mücadele eden başka bir ülke yok. 12 Ocak’ta İstanbul’un turistik mekânlarından Sultanahmet Meydanı’nda 11 yabancının öldüğü ve 11’i yabancı 16 kişinin yaralandığı son intihar saldırısından sonra Türkiye’nin İD ile mücadeledeki samimiyeti sorgulanınca Erdoğan yine esip gürledi: “Bölgede faaliyet gösteren tüm terör örgütlerinin ilk hedefi Türkiye’dir. Çünkü Türkiye ayrım yapmaksızın bunların tamamına karşı kararlılıkla mücadele yürütmektedir. Dünyada DAİŞ (yani İD) denilen terör örgütüyle Türkiye’den daha kararlı bir şekilde mücadele yürüten ve bizim kadar bedel ödeyen başka bir ülke var mıdır?”

Başbakan Ahmet Davutoğlu da Türkiye’nin İD’e karşı ne denli şedit olduğunu anlatmak için "Yaklaşık 48 saat içinde DEAŞ (İD’in tahrif edilmiş kısaltması-FT) mevzilerine Suriye ve Irak'ta 500'e yakın kara atış vasıtasıyla top ve tank atışı ile taarruzda bulunulmuş. DEAŞ mevzileri, sığınakları hem Başika'da hem de Suriye'de sınır boyumuzda bütün imkanlarımızla vurulmuş. 200'e yakın DEAŞ mensubu son 48 saat içinde etkisiz hale getirilmiştir" dedi.

Gerek Erdoğan gerek Davutoğlu’nun Türkiye’nin İD’e karşı elinden geleni yaptığına dair beyanatlarının karşılık bulmamasının altında İD ile iştigal ya da İD’le mücadele sürecinde oluşan kara delikler ve gri alanlar yatıyor.

Elbette kara deliklere dair ilk önce not edilmesi gereken mesele 2011’den itibaren Suriye’de Beşar Esad yönetimine karşı diğer örgütlere yapıldığı gibi İD’i oluşturan cihatçı unsurlara verilen destektir. Hükümet Suriye’de rejim değiştirmek için Türkiye sınırlarının savaşçı ve silah sevkiyatıyla kevgire çevrildiği, kısa sürede sahada cihatçıların inisiyatif aldığı ve Türkiye’nin Pakistanlaşacağı uyarılarını ilk iki yıl boyunca “Cihatçılar meselesi abartılıyor” argümanıyla geçiştirdi.

Nusra Cephesi ve ardından İD iyice palazlanınca bu kez “Bu örgütleri Esad kurdurttu. Terör örgütlerinin kaynağı rejimdir. Rejim giderse bu sorun da ortadan kalkar” argümanına sarıldı.

ABD 10 Aralık 2012’de Nusra Cephesi’ni terör örgütü listesine alınca Türkiye epeyce bocaladı. Nusra’ya destek ‘gizli’ ya da ‘örtülü’ operasyonlarla sürerken İD’e aleni destek kesildi. Çünkü İD Türkiye’nin desteklediği grupları tasfiye etmeye başladı. 2014’ten itibaren Türkiye’nin İD politikası çeşitlendi: İD, Türkiye destekli muhalif gruplarla çatışırken ‘kötü’, Ankara’nın düşman bellediği Kürtlere karşı savaşırken ‘iyi’ örgüt muamelesi gördü.

İşte İD ile ilişkilerde ikinci kara delik bu noktada belirdi. Yani Türkiye, İD’i Suriye’nin kuzeyinde Rojava adı verilen bölgede özerklik ilan eden Kürtlerin bastırılmasında araç olarak kullandı. Bu çaba, 2014’ün güzünde, Erdoğan’ın “Kobani düştü düşecek” müjdesiyle kendini ele verdiği üzere, İD’in Türkiye’nin desteklediği muhalif gruplarla savaşa tutuşmasından sonra da devam etti.

Türkiye’nin “Bize dokunmazlar” mantığıyla Musul Konsolosluğu’nu boşaltmayarak diplomatik misyonunu neredeyse kendi elleriyle İD’e rehine vermesi bir diğer kara delik olarak kaldı. Pazarlıklarla personel kurtarıldı. Ankara, İD üzerinde sözü geçen kanalları kullandığını ve rehinelere karşı ‘bir şeyler verdiğini’ itiraf etti.

Bir diğer kritik kara delik ise İD’in finansmanında Türkiye’nin oynadığı roldür. ABD’den gelen bütün uyarılara rağmen İD’in çıkardığı petrolün Türkiye sınırlarından geçmesini önlemek için Mart 2014’e kadar önlem alınmadı. Hatay’da Asi Nehri üzerine döşenen boru hatlarını kesmek suretiyle alınan önlemlere rağmen sınır hatlarında eski kaçakçılık yolları üzerindeki petrol ticareti tamamen kesilmedi.

Daha önemlisi İD’in Suriye’nin Haseki ve Deyr El Zor vilayetlerinde çıkardığı petrol, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin gözetiminde Kürt petrolüne karıştırılarak yasal yollarla Türkiye’ye geçirildi. Kürt petrolü kisvesi altındaki bu akış Rusya’nın büyük bir şov eşliğinde yaptığı ifşaattan önce de bölgeyi yakından takip edenler için sır değildi.

Suriyeli ve Iraklı kaynakların özel sohbetlerimizde söylediği şuydu: “İD’in çıkardığı petrolü alan Arap tankerler Suriye’den Irak’a geçerek Zaho ve Duhok’taki dolum tesislerine geliyor. Buralarda Suriye petrolü Kürt petrolüne karıştırılıyor. Oradan da Türk tankerleri tarafından Kürt petrolü olarak Türkiye’ye sokuluyor.”

BM Güvenlik Konseyi’nin 17 Aralık’ta kabul ettiği İD’in ekonomik kaynaklarına savaş açan yaptırım tasarısıyla asıl iğneyi batırdığı ülkenin Türkiye olduğunu söylemeye gerek yok.

Türkiye’nin İD ile mücadelede samimiyetinin sorgulanmasına yol açan bir diğer husus da şu: Türkiye kendiliğinden değil ABD’nin baskısıyla 2015’te İD’e karşı daha açık bir pozisyon almak zorunda kaldı. ABD ile terörle mücadele konsepti üzerinde pazarlıkları sürdürürken İncirlik Üssü’nün Suriye’deki askeri operasyonlar için açılması konusunda varılan mutabakatın hemen ardından rotayı birden bire İD’den PKK’ye kırdı.

Temmuz 2015’te İD’in sınırda Türk askerlerine ateş açmasına yönelik bir iki salvonun ardından Suriye sınırlarına yapılan yığınağa rağmen Türk ordusu askeri kapasitesini PKK’yle savaşa hasretti. Buna paralel olarak Rojava özerkliğinin siyasi aktörü PYD ve askeri gücü YPG’yi İD’le eşitleyen bir propaganda yürütüldü. Hükümet, uluslararası toplumun İD’e karşı öfkesinden PKK’nin de nasibini alması için ‘terörün iyisi kötüsü olmaz’ sözünü diline pelesenk etti.

Suruç, Diyarbakır ve Ankara’da düzenlenen saldırılarda yer alan saldırganların güvenlik birimlerinin ağına takıldıkları halde takip edilmedikleri ya da gerekli önlemlerin alınmadığı ortaya çıktı. Ve hükümet faillerle ilgili doğrudan İD üzerine odaklanmak yerine “PKK, DHKP-C, İD, Suriye rejimi yapmış olabilir” iddiasıyla suyu bulandırma taktikleri güttü. Ayrıca bir karartma mekanizması olarak her olayda soruşturma hakkında yayın yasakları getirildi.

İD ile iştigalde oluşan gri alanlardan biri de yasal mücadelede alanındaki belirsizliklerden kaynaklanıyor. Gözaltına alınıp da bırakılan İD üyeleri ya da bilinip de yakalanmayan potansiyel intihar bombacılarıyla ilgili haberler Türkiye’nin ikili oynadığına dair kanaatleri güçlendirdi. Davutoğlu’nun Ankara’da 109 kişinin öldüğü saldırıdan sonra yaptığı “Türkiye'de intihar eylemi yapabilecek kişilerin belli bir listesi var. Takip ediyorsunuz ama bu eylemi gerçekleştirme noktasına kadar şey yaptığınızda başka bir protestoyla karşılaşıyorsunuz” açıklaması güvenlik ihmalinin itirafı olarak yorumlandı.

İstanbul’daki saldırıdan sonra da çok sayıda kentte düzenlenen operasyonlarla İD üyesi diye onlarca kişi gözaltına alındı. Bu noktada, “Madem bir gecede bu kadar insanı toplayacak istihbarata sahiptiniz neden saldırı olmadan harekete geçmediniz?” sorusu öne çıkıyor. Ayrıca öğreniyoruz ki Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) İD’in turistik yerler ve yabancıları hedef alabileceğine dair 17 Aralık ve 4 Ocak'ta güvenlik birimlerini uyarmış.

Türkiye’de İD’in yapılanmasına yönelik terör davası ancak bu örgüte katılan gençlerin ailelerinin şikâyeti üzerine açılabildi. Savcılığın 17 Aralık’ta kabul ettiği iddianamede yer alan 67 şüpheliden 23’ü kendi aileleri tarafından ihbar edilen kişilerden oluşuyor. Zanlılardan 29’u hakkında da takipsizlik kararı verildi.

Bu ve buna benzer davalar İD ile yasal yollarla mücadelenin pek de sıkıya alınmadığı izlenimi veriyor. Tabii hükümet yetkililerine bakılırsa bu suçlamalar yersiz. Hükümet kaynaklarına göre sadece 1 Ocak-27 Kasım 2015 arasında 1200 kişi İD ile bağlantı şüphesiyle gözaltına alındı ve bunlardan en az 350'si tutuklandı.

Yine İD ile mücadelenin sorgulanmasına yol açan başka bir husus şu: Türkiye, Irak’ta Musul’un geleceğine yatırım yapmak ve müttefik Sünnileri öne çıkarmak için Başika’daki kampta Bağdat yönetiminin protestolarına rağmen asker bulunduruyor. İD ile mücadele eden Haşd El Vatani gücüne yardım adı altında asker bulundurmakta ısrar eden Ankara’nın İD’in dünyaya açılan penceresi olarak işlev gören 98 kilometrelik şeritte önlem almakta gecikmesi kuşkuları arttırdı. Haliyle başta Irak hükümeti olmak üzere birçok taraf ‘İD ile mücadelede samimiysen kendi sınırlarındaki teröristleri niçin temizlemiyorsun?’ diye soruyor. Azez ile Kobani arasında İD’in tuttuğu şeritte Cerablus ve El Rai sınır kapıları var. Hükümet epey zaman şimşekleri üzerine çektikten sonra Türkiye tarafında Karkamış civarında beton bloklarla önlemler alarak suçlamalardan kurtulmaya çalışıyor.

Ancak Türkiye’nin Kürt koridoru oluşacak diye YPG’nin operasyon planlarıyla ilgili geliştirdiği hassasiyetler yüzünden Cerablus hala İD’in elinde. ABD ile ortak mücadele konusunda anlaşmaya varıldığı günden itibaren Türkiye mücadelesini kendi Kürtleri üzerinde yoğunlaştırırken Rus uçağının düşürülmesi sonrasında olası misillemelere karşı Türkiye’nin sınır hatlarındaki askeri hareketliliği kısıtlandı. Haliyle bırakın İD’le ortak mücadeleyi Türkiye kendi oyun planını bile uygulama şansını yitirdi.

Tam bu noktada başka bir seçenek üzerinden Türk planının yürütülmek istendiğini görüyoruz. O da İD’in temizlenmesi halinde Cerablus’a Türkiye ile dost güçlerin sokulması. Peki onlar kim? İD’le kanlı bıçaklı olsalar da bu örgütün kuzenleri Nusra Cephesi ve Ahrar El Şam. Ardı ardına gelen saldırılar yüzünden İD’le ilgili ayağı netleşse de hükümet Pakistanlaşma sürecini derinleştirecek şekilde tehlikeli örgütlerle yedekleme yapıyor. İD’den sonra bu örgütlerin de Türkiye’nin başına bela olacağına dair iddiaya girmeye bile gerek yok.

Start your PRO membership today.

Join the Middle East's top business and policy professionals to access exclusive PRO insights today.

Join Al-Monitor PRO Start with 1-week free trial