Ana içeriğe atla

İsrail halkı niçin bu kadar mutlu?

Son araştırmalara göre İsrail halkı varoluşsal güvenlik tehditlerine rağmen mutlu, iyimser ve çocuk yapmaya hevesli. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
RTR4YI4E.jpg

Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların yayımladığı mutluluk ve iyimserlik endekslerinde İsrail halkı her daim üst sıralarda yer alıyor. İsrail, bugün dünyanın varlığı hâlâ kesinleşmemiş, sürekli sorgulanan tek devleti. İsrail nüfusunun tamamı yüz binlerce roket ve füzenin daimi tehdidi altında yaşıyor. Ne var ki çeşitli mutluluk endekslerine göre İsrail halkı büyük bir yaşama gücü sergiliyor ve bu alanda barış içinde yaşayan Avrupa ülkelerini, ABD ve Rusya gibi küresel güçleri geride bırakıyor.

İsrail’e dair meşhur bir paradoksu yansıtan bu durum, düşmanlarla çevrili ve sürekli savaş hâlinde olan bu ufak ülkeyi içine bir miktar cehennem katılmış bir cennet hâline getiriyor. Bu imkânsız karışım bazen mucizeler yaratıyor. InterNations isimli yayının geçtiğimiz günlerde açıkladığı aile hayatı endeksine göre İsrail, aile kurup çocuk yetiştirmek için dünyanın en uygun dördüncü ülkesi. Listenin başında Avusturya yer alırken Finlandiya ikinci, İsveç de üçüncü oldu. İngiltere, Almanya ve ABD gibi ekonomik güçler İsrail’in gerisinde kaldı. Ortalama bir İsrailliyle konuştuğunuzda size ülkeye yönelen güvenlik tehditlerinden korktuğunu, ekonomik sıkıntıların baskısını hissettiğini, bitmeyen gerginlikler nedeniyle tedirgin olduğunu söyleyecektir. İsrailliler işte bu nedenle mutlu. Evet, durum aynen böyle.

22 Eylül’de idrak edilen Yom Kippur, yani Kefaret Günü, bu konuyu irdelemek için mükemmel bir vesile. Yahudi takviminde yılbaşı olarak kutlanan 13 Eylül Roş Haşana bayramında Maariv ve Haaretz gazetelerinde yayımlanan iki büyük araştırma İsrail halkının iç dünyasına ışık tutmaya çalıştı. Her iki araştırma ama özellikle Maariv’deki şaşırtıcı bir içsel paradoksu yansıtıyordu.

Maariv’in anketinde katılımcılara kişisel maddi durumları, kişisel emniyetleri ve ülke savunmasının genel durumunda son bir yıldaki değişimin ne yönde olduğu soruldu. Sonuçlar her üç alanda da kötüleşme olduğu yönündeydi. Katılımcıların yaklaşık yüzde 35’i kişisel maddi durumlarının kötüye gittiğini söylerken, olumlu değişimden söz edenlerin oranı yüzde 26’da kaldı. Kişisel emniyet duygusuna gelince katılımcıların üçte biri kötüye gidişten söz ederken, olumlu yönde değişim görenler yüzde 23 seviyesinde kaldı. Milli savunmaya ilişkin yanıtlardan da benzer sonuçlar çıktı.

2014 sonuna kıyasla bugünkü genel durumları sorulduğunda katılımcıların yüzde 29’u daha iyi durumda olduğunu söylerken, yüzde 22’si daha kötü durumda olduğunu belirtiyor. İsrail’in 10 sene sonraki durumu gibi daha genel konularda dahi iyimserlik görülüyor. Katılımcıların yüzde 39’u 10 yıl sonra işlerin daha iyi olacağına inanırken, yüzde 26’lık bir kesim ülkenin durumunun kötüye gideceğini düşünüyor.

Özetleyecek olursak İsrailliler bir taraftan maddi durum ve kişisel güvenlik bakımından kötüye gittiklerini, diğer taraftan ise genel durumlarında düzelme olduğunu düşünüyor. Bu kanaatler aynı anda, aynı kişiler tarafından, aynı sorulara karşılık, aynı yerde ifade ediliyor. Bunun da ötesinde Orta Doğu İsrail’in çevresinde büyük bir gümbürtüyle çökerken, terör örgütleri bölgenin bu tek gerçek demokratik devletinin sınırlarına yaklaşırken, İran Tahran’dan Beyrut’a kadar yeni bir Pers İmparatorluğu kurmak için uluslararası ruhsat alırken ve İsrail’e yönelik gayrimeşrulaştırma kampanyası tüm dünyada tam gaz devam ederken İsrail halkı gelecekten umutlu. İsraillilerin bir sohbeti veya toplantıyı “Her şey iyi olacak.” sözüyle bitirmesi boşuna değilmiş. Görünen o ki buna gerçekten inanıyorlar.

İsrail halkının iyimserlik ve yaşama sevincini yansıtan tek şey kamuoyu araştırmaları değil. İsrail ekonomisindeki istikrar da sık sık yazı çizi konusu oluyor. İsrail yüksek teknoloji ülkesi olarak kabul edilirken, İsrailliler de yaratıcılıklarıyla ünlü. Aynı eğilimler doğurganlık oranlarında da gözlemleniyor. İsrail’in 2013’te aile başına üç çocuğa yaklaşan ortalaması Batı’daki doğurganlık oranlarının çok üstünde. Tel Aviv’de sokağa çıktığınızda çocuk, bebek, bebek arabası, genç anne veya hamile kadın gözünüze sık sık çarpıyor. İsrail’in doğurganlık gücü sadece Ultra Ortodoks ve Arap kesimlerin yüksek doğum oranlarından kaynaklanmıyor. Seküler insanlar da çocuk sahibi olmayı önemsiyor, çocuk yetiştirmeyi hayatlarının en önemli görevi ve gerçek anlamı olarak görüyor. Bazen etraflarına bakıp “Nasıl bir dünyaya çocuk getirdik?” deyip dudak büküyorlar, sonra da bir çocuk daha yapıyorlar.

İsraillilerin bu yaşam gücünün sırrı ne? Formülün şifresi henüz çözülmüş değil. Bana göre İsrail toplumunun karşı karşıya kaldığı varoluşsal sıkıntılar, tepesinde devamlı dolaşan tehditler adrenalin patlamalarına neden oluyor ve bu adrenalin insanlara enerji verip onları mahmuzluyor. İsrail’de her şey uçlarda yaşanıyor. Bu da duyuları keskinleştiriyor, varoluşsal içgüdüleri tetikliyor, insanları canlandırıyor ve neticede buradaki hayat daha sakin, huzurlu ve varlıklı olan Batı ülkelerine kıyasla çok daha ilginç bir hâl alıyor. Batı toplumları temel hayatta kalma güdüsünü yitirmiş durumda. Doğurganlık oranları çoğalma ve yok olmayı belirleyen çizginin altında. Bir toplum varlığını idame ettirebilmek için aile başına 2.18 çocuk ortalamasını tutturmak zorunda. Bir dizi Avrupa ülkesinde mevcut oranlar bunun çok altında.

Çinlilerin meşhur bir bedduası vardır: “İlginç zamanlarda yaşayasın.” İsrail’de tam anlamıyla gerçekleşen bu deyişin aslında bir hayır duası olduğu anlaşılıyor. Hayat burada ilginç, hatta baş döndürücü. Bu da İsrail’de yaşamayı zor, tehlikeli, biraz kaçık ve de anlaşıldığı üzere iyimser ve mutlu bir tecrübe yapıyor.

Anketlerde başka ilginç veriler de var. Haaretz’teki araştırmaya göre Filistin kökenli İsrail yurttaşlarının yüzde 98’i tanrıya inanırken, Yahudilerde bu oran “sadece” yüzde 70. Mutluluk-dindarlık ilişkisinde de çarpıcı bir sonuca ulaşılıyor: Dindarlığınız ne kadar artarsa mutluluğunuz da o kadar artıyor. Ultra Ortodoks Yahudilerin yüzde 78’i, dindar Yahudilerin yüzde 74’ü, kendilerini “geleneksel” diye tarif edenlerin yüzde 64’ü ve sekülerlerin yüzde 59’u mutlu olduklarını söylüyor. Yani Tanrı’nın himayesinde mutluluğu yakalamak kolaylaşıyor.

Farklı inanç gruplarına göre de enteresan veriler ortaya çıkıyor. Dürziler yüzde 86 oranıyla İsrail’in en mutlu halkı. Hristiyanların yüzde 71’i, Müslümanların yüzde 68’i, Yahudilerin de yüzde 64’ü kendilerini mutlu hissediyor.

Öte yandan Yahudilerin yüzde 12’si kendini Ultra Ortodoks olarak tanımlarken, yüzde 12’si “dindar”, yüzde 9’u da “geleneksel dindar” olduğunu söylüyor. Yani toplamda yüzde 33’lük bir kesim belli derecede dindar. Yüzde 23’lük bir diğer kesim ise kendini dindar olmayan ama geleneksel olarak tarif ediyor. Seküler olduklarını söyleyenlerin oranı ise yüzde 42.

Yahudi toplumundaki seküler kesim küçülmeye devam ediyor. Hâlâ en büyük grup olsalar da sekülerler artık çoğunluğu oluşturmuyor. Ancak dindar olmayan gelenekçilerle birlikte toplumun yüzde 65’ini oluşturuyorlar. Yahudi din kurallarına aykırı olarak Şabat’ta arabaya binen Yahudilerin nasıl yüzde 61’e ulaştığı da böylece açıklığa kavuşuyor. Binmeyenlerin oranı ise yüzde 37.

Çok sayıda Yahudi şu an Yom Kippur orucunu tutuyor. Dindar olmayan kesim toplumun yüzde 65’ini oluştursa da anketler, erişkin Yahudilerin üçte ikisi ila dörtte üçünün Yom Kippur’da oruç tuttuğunu gösteriyor. Etrafında ulusal bir kenetlenmenin oluştuğu bu özel gün dini bir etkinlik olmanın ötesine geçiyor. İsrailliler Yom Kippur orucuyla sadece bir dine değil, bir halka ve bir tarihe aidiyet beyanında bulunuyor. Ve evet, oruç kilonuza da iyi geliyor. Zira biz Yahudiler sayısız bayramlarımızın neredeyse hepsinde tıka basa yemek yiyoruz. Hiç değilse bir gün yemekten uzak durmak fena olmuyor.

More from Ben Caspit