Ana içeriğe atla

İsrail’deki Brütalist mimarinin başkenti: Beerşeba

İsrailli mimarlar ülkedeki Brütalist mimariyi tanıtmak amacıyla bir dernek kurdu ve Beerşeba’nın bu akımın örneği olarak Dünya Mirası Listesi’ne alınması için UNESCO’ya başvurdu. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Brutalist_Architecture.jpg

Negev Çölü’nde yer alan güney İsrail’in en büyük kenti Beerşeba’ya yolu düşenler Orot Sineması’na bakınca onun mimari bir hazine olduğunu pek düşünmez. Issız ve metruk binaya diken ve çöplerin içinden geçerek ulaşan ziyaretçiler girişin de kapalı olduğunu keşfediyor.

İçeriye göz atıldığında ise daha da büyük çöp yığınlarının içinde harap bir bina görünüyor. Ancak mimarlar Omri Oz-Amar ve Dr. Hadas Şadar binaya bakınca bundan fazlasını görüyor. Orot Sineması’nı İsrail mimarisinin nadide örneklerinden biri olarak gören mimarlar binanın onarılması ve koruma altına alınması gerektiğini düşünüyorlar. İsrail Brütalist Mimari Mirasını Koruma Derneği’ni de bu amaçla kurdular. Geçtiğimiz ocakta UNESCO’ya resmi başvuruda bulunan dernek, Beerşeba’nın Brütalist mimari akımın örneği olarak Dünya Mirası Listesi’ne alınmasını istiyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan Brütalizm İsrail’e 1950’lerin sonunda ulaştı. Temel ilkesi yoğun çıplak beton kullanımı olan akım net ve düz çizgilere sahip, kullanışlı, dış kaplaması olmayan binalar yaratmayı amaçlıyordu.

Oz-Amar akımı Al-Monitor’a şöyle anlatıyor: “Brütalizm bir etik anlayışıdır ve bu etik binanın açık şekilde ortaya konmasına dayanır. Binanın amacı ya da işleviyle ilgili bir unsur belirgin şekilde ifşa edilir. İsrail’de bu, binanın içinden akan farklı devinim biçimleriyle ifade edildi.”

Bunu görmek için Beerşeba’da bir Brütalist mimari turuna çıkmak yeterli. Brütalist akımın devinimi nasıl ele aldığını Ben Gurion Üniversitesi’nin kampüs binaları hemen ortaya koyuyor. Etkileyici mimari taktikler sayesinde içerideki merdiven ve koridorların binanın neresinde bulunduğu dışarıdan bile seçilebiliyor. Bahçede duran bir kişi, binaların hatlarını takip ederek dersliklerde öğrencilerin nerede oturduğunu, hocanın nerede durduğunu kestirebilir.

Ancak bu akımı İsrail için özel kılan etkileyici bir unsur daha var. Yoğun şekilde kullanılan beton İsrail’in teknolojik gelişimini temsil eden yerli bir malzeme olarak görülüyordu. Beton ayrıca İsrail’deki dış mekânın sert ve çetin özelliğini temsil ediyordu. Brütalizmin İsrail yorumunun en önemli unsuru yerel iklime uyarlanma biçimi. Negev Çölü’nde bulunan Beerşeba’da mimarlar güneş ışınlarının binalara doğrudan girmesini engellemek için ışık ve gölge oyunlarına başvurmuşlar. Yaz sıcağında bile nispeten serin bir sığınak sağlayan üstü kapalı “rüzgâr pasajları” yapmışlar. Oz-Amar şiirsel bir dille betondaki gözeneklerin çöl tozunu emerek yepyeni bir renk ortaya çıkardığını anlatıyor: “Ne gri ne de toprak rengi.”

Şadar ise şöyle diyor: “Brütalizm bizim resmi mimarimizdir. Çünkü bu tarz binaların çoğu o dönem hâlen yoğun inşaat çalışmaları yürüten devlet tarafından yaptırıldı. Şanslıymışız çünkü insanlar çıplak malzemeyi ve yontulmuş formları pek sevmez. Bu mimarlar özel sektöre iş yapıyor olsaydı binaları farklı şekilde tasarlardı. Oysa burada tasarımlarını vicdanlarının sesini dinleyerek yapabildiler. Taşra bölgelerinde Brütalizm daha haşarı ve daha plastik bir hâl aldı. Çoğu Tel Aviv’den gelen mimarlar burada her türlü çılgınlığı denediler.”

Oz-Amar’a göre Brütalizmin Beerşeba’da gelişmesini mümkün kılan başlıca nedenlerden biri kentin merkezden uzak oluşu: “Beerşeba mimari deneylerin başkenti olarak görülüyordu. Bolca boş arazi ve bir inşaat furyası vardı. Devlet bu işe para akıtıyordu ve mimarlara istediklerini yapma özgürlüğü tanındı.”

Mimarlar da bu imkânı iyi değerlendirdi. Ancak müteahhitlerin Brütalist tasarım ilkelerini benimsemesi zordu. Amnon Alexandroni ve Avraham Yaski isimli mimarlar tarafından 1960’ta tasarlanan “Çeyrek Kilometre Apartmanı” gibi yapılar ortaya çıktı. Bir konut projesi olarak tasarlanan 250 metre uzunluğundaki dört katlı bina tam bir fiyasko oldu.

Oz-Amar’a göre mesele sadece estetik değil: “Bu binalar birer hazine, bir miras. Floransa’ya gittiğinizde orada yüzlerce yıllık binaları görürsünüz. Bunlar oranın mimari mirasıdır. Beğenmek zorunda değilsiniz. Binaları belki kiç, belki aşırı süslü bulabilirsiniz. Yine de bunlar şehrin mirasıdır ve belli bir tarihsel döneme açılan pencerelerdir. Aynı şey Beerşeba’daki Brütalizm için geçerli. Sevmek zorunda değilsiniz ama bu tarz çok özel ve önemli bir tarihsel dönemi temsil ediyor. İnsanların bu binalara farklı bir gözle bakmasını sağlamak için yaratıcı kentsel yenilenme süreçleri oluşturmak lazım.”

Oz-Amar ve Şadar, Beerşeba’yı “İsrail Brütalizminin başkenti” olarak tanıtmak için yoğun çaba harcıyorlar. Bu konuda konferanslar ve yerli halk için turlar düzenliyorlar. Her gün gördükleri kasvetli binaların önemini kavramak Beerşeba sakinlerini şaşkına çeviriyor.

Turda yer alan duraklardan bazıları şöyle: Orta Doğu’ya özgü kalabalık, dar sokaklı kale içi yerleşimleri örnek alınarak yapılan ve daha içli dışlı bir ortam yaratmak için evlerin sofistike bir şekilde birbirine bağlandığı “Örnek Mahalle”, üstü kapalı bir sokak olarak tasarlanan ve ilk katlarda dükkanların, ikinci katlarda ofislerin, en üst katlarda da konutların yer alması planlanan ancak şu an ihmal edilmiş olan Negev Yapı Merkezi ve dış cephesi bir çadırı, tepeden ise Davud’un Yıldızı’nı andıran Babil Toplum Sinagogu.

Oz-Amar şöyle devam ediyor: “Bu turlara katılanların çoğu Beerşeba’nın yerlisi. Tur sırasında çok duygulanıyorlar. Çocukluklarını burada geçirmişler. Büyürken yaşadıkları anıları, mesela hayatlarında ilk filmi Orot Sineması’nda izlediklerini anlatmaya başlıyorlar. Beerşeba’da yaşayan herkes bu binaları bilir ama bunların ne kadar inanılmaz yapılar olduğunu ancak tur sırasında idrak ediyorlar. İnsanların yaşadıkları kente başka bir gözle bakmasını sağlamak bizim için bir hayalin gerçekleşmesidir. Bir mimarın isteyeceği en büyük şey budur.”

Oz-Amar ve Şadar UNESCO’ya epey kalın bir dosya sunmuş. Dosyada Brütalizmin en katıksız örneklerini sunan, ulusal veya yerel düzeyde tarihi değeri olan 27 bina yer alıyor. Mimarlar bu dosyayı hazırlarken Tel Aviv’deki “Beyaz Şehir” örneğine dayandılar. 1920’ler ve 1930’lardaki Avrupa mimarisinden, bilhassa da Bauhaus ekolünden esinlenen ‘Enternasyonal Tarz’da inşa edilmiş pek çok mimari hazinenin yer aldığı Beyaz Şehir 2003’te Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştı. O günden bu yana bir dizi onarım ve koruma çalışmasından geçen bölge yabancı turistler için cazibe merkezi oldu.

Oz-Amar “Beerşeba dosyası şu an ön inceleme aşamasında ama uzun bir süreci göğüslemeye hazırız.” diyor. İki mimarın UNESCO’ya sunduğu temel argüman şu: Burası kültürel bir peyzaj alanıdır. Bir bölgede yoğunlaşan, mimari kalitesi yüksek binalar İsrail’in çöl deneyimini uluslararası bir mimari etiğe nasıl yansıttığını anlatıyor.

Oz-Amar şöyle diyor: “Önceleri Beyaz Şehir de halka berbat bir yer olarak görünüyordu. Kamuoyuna bu mimari kümenin ne olduğu açıklanıncaya kadar insanlar bunları eski, çirkin binalar olarak görüyordu. Sırf korumuş olmak adına korumak heyecan verici bir şey değil. Asıl heyecan verici olan yeni bir bakış açısı yaratmak ve kentsel yenilenmeyi beslemek.”

Beerşeba’daki binaların harap hâli ve İsrail’de taşranın genel olarak maruz kaldığı ihmal edilmişlik düşünüldüğünde Beerşeba halkı bu uluslararası payeyi gerçekten hak ediyor gibi görünüyor.

Bu makale Ağustos 2015'teki Orta Doğu'nun kültürel mirası yazı dizimiz kapsamında yayımlanmıştır. Yazı dizisinde yer alan diğer makalelere buradan ulaşabilirsiniz.

More from Yuval Avivi

Recommended Articles