Ana içeriğe atla

ABD BM’nin Halep’te ateşkes planını desteklemeli mi?

BM Suriye temsilcisi, çatışmaları durdurmak için “güvence vermenin yeterli olmayacağını” söylüyor. Türkiye sınırı İslam Devleti ile mücadelede “stratejik bir sorun” teşkil ediyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Rebel fighters of al-Jabha al-Shamiya (the Shamiya Front) sit in an armoured vehicle along a main road between Raitan and Bashkuwi villages, north of Aleppo February 19, 2015. Battles in and around the Syrian city of Aleppo have killed at least 70 pro-government fighters and more than 80 insurgents after the army launched an offensive there, a monitoring group said on Wednesday. REUTERS/Rami Zayat   (SYRIA - Tags: POLITICS CIVIL UNREST CONFLICT MILITARY) - RTR4Q8LA

De Mistura zorlukları kabul ediyor

BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, 17 Şubat’ta BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı açıklamada Suriye’de “bir umut ışığı” olduğunu, Şam hükümetinin Halep’te bombardıman ve top ateşini altı haftalığına kesebileceğini kendisine ilettiğini söyledi.

Çatışmayı dondurmanın zorluğu konusunda “hayalperest olmadığını” belirten De Mistura şöyle konuştu: “Kelimeleri dikkatli kullanmak gerekir. Güvence vermek yeterli olmayacak. ‘Dondurma’ sürecinin tutup tutmayacağını, başka bölgelerde tatbik edilip edilemeyeceğini sahadaki gerçekler gösterecek.”

Suriye Devrimci ve Muhalif Güçler Ulusal Koalisyonu Başkanı Halid Hoca, 19 Şubat’ta güvensizliğini şöyle ifade etti: “Son dört yılda yaşananlar rejimin bu bölgesel ateşkeslerle hangi amacı güttüğünü ortaya koydu: zaman kazanmak ve isyancı kontrolündeki bölgelere saldırılarını yoğunlaştırmak.”

Ancak Hoca ateşkes girişimini tümden reddetmedi ve “Suriye’de akan kanı durdurmaya dönük her türlü çabayı olumlu karşılıyoruz.” dedi. BM temsilcisinin çatışmayı “dondurma” önerisinin “dikkatli ve ayrıntılı” bir değerlendirme gerektirdiğini belirten Hoca “Hava bombardımanlarının durdurulması, Suriye’deki tüm kentleri kapsamalı, karada da kan dökülmesine son verilmeli.” dedi.

Öte yandan Suriye hükümeti de muhalif güçler de Halep civarında askeri operasyonlarını yoğunlaştırdı. Mohammed al-Khatieb, çatışmalardan kaçan sivillerin Halep’in bazı bölgelerini boşaltıp Şeyh Maksud gibi Kürt kontrolündeki bölgelere kaçtığını, ancak buradaki can güvenliklerinin de fazla sürmeyebileceğini aktarıyor: “Halep’in kuzeybatısında bulunan Şeyh Maksud, yerinden edilmiş insanlar için güvenli bölge olarak görülüyor. Hem Arap hem Kürt aileler, muhalefet kontrolündeki doğu mahalleleri hedef alan bombardımanlardan kaçarak buraya geliyor.”

De Mistura ve selefi Lakhdar Brahimi’nin Suriye halkına insani yardım sağlama ve savaşı bitirme çabalarına bu sütunda hep destek verildi. Son girişimi de ihtiyatla izleyerek destekliyoruz. Kuşku yok ki De Mistura’nın planı mükemmel olmaktan uzak. Başarı şansı gerçekten düşük olabilir. Örneğin çatışmayı “dondurma” önerisinin karadaki kuvvetler arasında bir ateşkesi içermediği anlaşılıyor.

De Mistura bu yaklaşımın eksikliklerini herkesten iyi biliyor ve olası bir başarısızlığın sebeplerini tenkitçilerinden çok daha iyi izah edebilir. Özel Temsilci, yürüttüğü müzakerelerde gerçek anlamda diplomatik ağırlığa sahip değil. ABD bu çabalara sadece sözle destek verirken De Mistura, BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonuna dayanarak adeta kendi iradesi ve ikna gücüyle ilerlemeye çalışıyor ve başarı şansı yine düşük görülen Rusya’nın diplomatik girişimlerine destekleyici unsur olmaya çalışıyor.

Suriye savaşının bitirilmesi artık gerçekten ivedi bir konu olarak ele alınmalı. İnsani trajedinin uluslararası toplumu harekete geçirmeye yetmediği görülüyor. İslam Devleti’nin (İD) yayılarak Birleşik Krallık büyüklüğünde bir alana ulaşmasının ve hem Avrupa hem ABD’nin iç güvenliğini tehdit eder hâle gelmesinin bunu sağlaması beklenir.

ABD ve “Suriye’nin Dostları” De Mistura’nın arkasında durmalı, Rusya ve İran’la koordinasyon yaparak “dondurma” planının uygulanması ve genişletilmesine yardımcı olmalı. ABD’nin BM temsilcisine sadece şans dilemesi ve planın başarılı olup olmayacağını beklemesi yetmez.

Suriye muhalefeti de insani yardım çalışmalarında ve ülkedeki olası siyasi geçiş sürecinde yer almalı. Bu sütunda da aktarıldığı gibi geçen ay Rusya’da yapılan konferansta olumlu bazı unsurlar olabilir. Ama çok daha fazlası yapılmalı ve ABD ile bölgesel müttefikleri bu konuda bir rol üstlenmeli.

Geçen yıl başarısızlıkla sonuçlanan Cenevre-2 Konferansı’nda İran dışlanmış, ABD ve müttefikleri nedense Beşar Esad’ın kendi gidişini müzakere etmesini beklemişti. Ban Ki-moon’un verdiği rakamlara göre o günlerde 100 binin üzerinde olan ölü sayısı iki kat artarak bugün 200 bini aştı. İD’in kontrol ettiği bölgeler genişlerken Suriye’deki yabancı savaşçı sayısı da ABD’li istihbarat yetkililerine göre 7 bin 500 civarından 20 binin üzerine çıktı. Bunun içinde 3 bin 400 Batı uyruklu savaşçı da var.

Geçtiğimiz hafta De Mistura’nın girişimine destek verirken şöyle yazmıştık: “Esad’ın onayı olmadan ne Halep’te ne başka bir yerde ateşkes sağlanamaz. Ateşkes olmadığı sürece de ne kan dökülmesi duracak ne mültecilerin sonu gelecek ne de mağdurlara insani yardım ulaştırılabilecek. Silahlar susmazsa – ki buna Esad’ın silahları da dâhil – Suriye’de Esad’lı veya Esad’sız hiçbir siyasi geçiş süreci olamaz. Esad’ın başkanlık yetkilerinin kısılmasını da içeren, geniş katılımlı bir siyasi geçiş ise İD’e karşı mücadelede tamamlayıcı bir siyasi unsur olacak.”

Suriye Arap Cumhuriyeti Konusunda Bağımsız Uluslararası Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Sergio Pinheiro 20 Şubat’ta Güvenlik Konseyi’ne verdiği brifingde Suriye’de her gün işlenen “akıl almaz cürümlerin” durdurulması ve siyasi çözüm bulunması gerektiğini belirtti. Pinheiro şöyle konuştu: “Suriyelilerin son dört yılda olduğu gibi acı çekmeye devam etmesi, kurbanlar için adalet ve barış adına çok az çabanın sarf edildiği bir dünyada yaşamak zorunda kalması vicdansızlık olur.”

Halep’ten yazan Edward Dark sivillerin yaşadığı mağduriyetleri anlatırken çoğu Suriyelinin farklı silahlı tarafların arasında sıkışıp kaldığını hatırlatıyor: “Bazı bölgelerde en büyük acıları rejim güçleri çektirdi, en çok savaş suçunu onlar işledi. Başka bazı bölgelerde ise en büyük sorumluluk isyancılara veya cihatçılara ait. Bu anlamda Suriye’deki çatışma, tek bir bütüncül savaştan ziyade birkaç farklı bölgesel savaşın toplamı gibi görünüyor. Suriye toplumu da etnik, mezhepsel ve coğrafi bakımdan fazlasıyla kutuplaşmış ve bölünüş durumda. Ancak hepimizi birleştiren bir unsur var. O da masum akraba ve dostlarımızı kaybediyor olmamız ve bunun son bulması için samimi bir arzu duymamızdır.”

Türk sınırı “stratejik sorun”

Fehim Taştekin bu haftaki yazısında Esad’ın dayanma gücünün Türk yönetiminde yarattığı kaygıları aktarıyor ve şu gelişmelere dikkat çekiyor: “Sahadaki gelişmelerin hızı dikkate alındığında ‘eğit-donat’ın ihtiyaca ivedilikle cevap vermesi zor. İran ve Hizbullah destekli rejim güçleri sadece Halep değil, Kunetyra, Dera ve Şam’ın kenar semtleri Doğu Guta ve Duma’da da baskıyı arttırdı. Kuzey cephesi alarm veriyor. Rejim ikmal yollarını kesmeyi başarırsa Humus’ta olduğu gibi Halep’te de muhalifler eninde sonunda teslim olmak zorunda kalabilir.”

Wall Street Journal yazarı Yaroslav Trofimov ise şöyle yazıyor: “Türkiye’nin 500 millik Suriye sınırının geçirgenliği, Batı’nın İslam Devleti’yle mücadelesi ve kendi topraklarında terör saldırılarını önleme çabaları için stratejik bir soruna dönüşmüş durumda. Yabancı savaşçıların Suriye ve Irak’taki cephelere ana giriş kapısı olan bu sınırın kabaca yarısı militan örgütün kontrolünde.”

Türkiye’nin yetersiz sınır güvenliği, ocak 2014’te bir sınır kapısında bomba yüklü araçların patlamasının ardından bu sütuna da konu olmuştu. Türkiye’nin kendi vatandaşlarının güvenliğine öncelik vermesi gerektiğini vurgularken şöyle demiştik: “Suriye’ye girip çıkan cihatçıların önüne geçmek, bugüne dek bunu yapmayan Türk güvenlik güçleri için zor olacak. (…) Sınırda güvenlik önlemlerinin arttırılması şüphesiz ki Suriyeli muhalif grupları da etkileyecek.”

Taştekin ayrıca mahkeme belgelerine yansıyan bilgilere göre isyancıların Suriye ordusu hedeflerine yönelik Türkiye’den topçu ateşi yardımı almış olabileceğini ve Ankara’nın El Kaide ve Nusra Cephesi ile irtibatlı olduğu iddia edilen Ensar El İslam grubuna silah vermiş olabileceğini aktarıyor.

Taştekin şöyle yazıyor: “Silah sevkiyatıyla ilgili de Türkiye’nin radikal gruplara yardım ettiğine dair şüpheleri arttıran ifadeler mahkeme kayıtlarında yer alıyor. 13 Haziran 2014’te Ayhan Orli ile Ahmad Ohrin (Suriye Türkleri Derneği Başkanı Ahmet Şirin) arasında geçen konuşmada Türkiye’den gönderilen silahların Ensar El İslam’a gittiği belirtiliyor. Ensar El İslam bölgede genelde Nusra Cephesi ile ortak hareket eden bir örgüt. Orli cephanelerin bittiğini anlatırken Ahmad Ohrin ‘Hani Ensar’ın aldığı o silahlar?’ diye soruyor. Orli de “Valla ben bilmem onu. Ensar’a verene soracaksın onu.” yanıtını veriyor.”

İD gibi radikal grupların yükselişi ve Ankara’nın Alevilerin hâkim olduğu Suriye yönetimini şeytanlaştırması Türkiye’deki Şiilere de talihsiz bir şekilde yansıyor. Pınar Tremblay bu konuda şöyle yazıyor: “Türkiye’nin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a yönelik tepkileri, hem resmi hem gayrı resmi söylemlere yansıyor ve sadece Alevi karşıtlığını değil, Şii karşıtlığını da ön plana çıkarıyor. Özel olarak İran tehdidini işleyen birkaç blog ve haber portalı var ve buralarda Şiilere yönelik hakaretamiz bir dil kullanılıyor.”

More from Week in Review

Recommended Articles