Ana içeriğe atla

Batı Erdoğan’a karşı ne zaman ‘düğmeye bastı’?

Batı medyasının Erdoğan karşıtı tutumu, bizzat Erdoğan’ın “partizan ve ideolojik” retoriğiyle tetiklenmiş bir şeydir.
Turkey's President Tayyip Erdogan and Palestinian President Mahmoud Abbas (L) address the media at the Presidential Palace in Ankara January 12, 2015. REUTERS/Umit Bektas (TURKEY - Tags: POLITICS) - RTR4L5C4

Başbakan Ahmet Davutoğlu geçen hafta bir grup gazeteciyle yaptığı söyleşide Türkiye’nin Batı medyasında olumsuz bir imajı olduğunu teslim etti. Ancak bunun ardında bir kumpas olduğunu savundu. Hürriyet’ten Akif Beki’nin haberine göre şöyle dedi başbakan:

“Dünyada uluslararası medya network’ü var. Her şeyi yapıyoruz ama bu network bir karar vermiş: Türkiye’nin başarı hikâyesi bitirilecek ve Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan şeytanlaştırılacak. Hedef bu. 2010’dan yani Davos’taki ‘One minute’den sonra düğmeye basılmış gibi Türkiye aleyhine harekete geçildi.”

Kısacası, bu yoruma göre, Batı’daki Erdoğan aleyhtarı havanın arkasında gerçekte İsrail yanlısı güçler vardı. Bunlar, sırf mazlum Filistin halkını cesurca savunduğu için kızmışlardı “Yeni Türkiye”ye.

Hemen belirtmek gerek ki bu görüş sadece Sayın Davutoğlu’na ait değil. Adeta AK Parti’nin resmi görüşü. Parti sözcülerinden ve parti medyasından son iki yıldır hemen her gün duyuyoruz bu propagandayı. AK Parti’nin, sırf mazlum Müslümanların hamisi olduğu için karanlık Batı mahfilleri tarafından hedef alındığını dinliyoruz.

Peki, ama gerçek mi bu?

Batı medyasını bilen, takip eden (ve burada AK Parti’yi çok kez savunmuş) bir kişi olarak cevap vereyim: Hayır. Ne yazık gerçek bu değil.

Anlatayım. Meşhur Davos olayı (2010’da değil) Ocak 2009’da yaşanmıştı. Ardından İsrail ile Türkiye ilişkileri elbette gerildi. Hatta 2010 Mayısındaki Mavi Marmara ve BM’deki İran oylamasıyla daha da kötüleşti. Ama aynı İsrail, Başkan Obama’nın girişimiyle, Mart 2013’te Mavi Marmara ölümleri için Türkiye’den özür diledi. Bu, İsrail’in, Erdoğan iktidarından pek hoşlanmasa da onunla çalışmaya mecbur olduğunu gördüğünün bir işaretiydi.

Peki, bu sırada Batı basını ne yaptı? Davos olayı üzerine Türkiye aleyhine sipere mi yattı?

Hayır, hiç alakası yok. Aksine, Türkiye’nin Batı’daki olumlu havası, Davos sonrasında, yani 2009, 2010, 2011 ve 2012 yıllarında da devam etti. Türkiye’deki basın özgürlüğü durumuna, gazeteci tutuklamalarına yönelik eleştiriler oldu elbette. Ama 2013 yılının ortalarında dek Batı basınındaki ve Batı başkentlerindeki Türkiye algısı halen oldukça olumluydu.

Öyle ki Time dergisi 2011 Kasımında kapak etmişti Erdoğan’ı, büyük kısmı övgü dolu bir yazıda. 2012 yılı, Arap Baharı’nda iktidara gelen İslamcı partilere “Türk modeli”ni öneren makalelerle doluydu. Erdoğan, 2013 Mayısında Başkan Obama’nın davetlisi olarak Washington’a gittiğinde ise büyük bir itibarla karşılanmış, meşhur Blair House’da konuk edilmişti.

AK Parti medyasında “Siyonist kuruluş” muamelesi gören Freedom House’un Türkiye’ye verdiği özgürlük notu da 2009’daki “Davos olayı”ndan hiç etkilenmedi. AK Parti öncesinde 7 üzerinden 4.5 olan bu not, AK Parti’nin ilk yıllarında 3.0’a yükseldi ve 2013’e dek öyle kaldı. (Freedom House sisteminde daha yüksek rakam, daha kötü not demektir.) Freedom House’un Türkiye notunu 3.5’e düşürmesi, ancak 2013 ve 2014’de oldu.

Bu ve benzeri verilere bakıldığında görünen gerçek şudur: Erdoğan’ın ve “Yeni Türkiye”nin imajının Batı’da kötüleşmesi, 2009’daki “Davos olayı”ndan sonra değil, 2013 ortalarından sonra olmuştur. Buradaki dönüm noktası ise, 2013 ortasında damgasını vuran olgudur: Gezi Parkı protestoları.

Neden mi?

Çünkü, Gezi Parkı hareketinin aşırılıkları bir yana, Erdoğan iktidarının bu harekete karşı gösterdiği tepki, hem tipik bir “otoriter rejim” görüntüsü verdi, hem de yoğun bir Batı-karşıtı söylem içerdi. İktidarın, gösterilerin ilk günlerinden itibaren, Gezicileri Batılı gizli servislerin, dış mihrakların, “faiz lobisi”nin ajanları ilan etmesi, Batı medyasını “ajan provokatörlük”le suçlaması, Batı’da hayret ve tepkiyle karşılandı.

Bunu söylerken Batı medyasının Gezi’yi çok doğru yorumladığını savunuyor değilim. Aynen biz Doğulular gibi, Batılılar da kendilerine daha çok benzeyen insanlara daha fazla sempati gösteriyor. Bunun bir sonucu, Gezi hareketinin romantize edilmesi, içerdiği küfürbazlığın veya vandalizmin görülmemesiydi. Yine Batı medyası, Gezi’de sokağa çıkanların bir kısmının “liberal” değil koyu “ulusalcı” olduğunu da muhtemelen pek anlamadı, görmedi.

Ama iktidarın Gezi karşısında takındığı otoriter tutum ve kullandığı komplocu propaganda o denli çiğ idi ki, buna “liberal” gözden bakanların, hele de “Gezi komplosunun karargâhı” ilan edilen Batı’nın, aksi yönde refleks göstermesi kaçınılmazdı.

Peki, İsrail lobisinin hiç rolü olmadı mı süreçte? Oldu… İsrail sağına yakın çevreler gerçekten de 2009’dan itibaren olumsuz bakıyordu Erdoğan’a. Ama bunlar, Türkiye’deki komplocu zihinlerin sandığının aksine, Batı’nın “gizli karar merkezi” değil, Batı’daki farklı çevrelerden biriydi sadece. Buna karşı ana akım Batı medyası, Gezi’ye dek olabildiğince “kredi verdi” Türkiye’deki “ılımlı Müslüman” iktidara. Ama sonra onlar da ters döndüler; hem de büyük bir “hayal kırıklığı” ile.

Bloomberg yazarı Marc Champion’ın 2013 Aralığında yazdığı bir yazı, bu açıdan kayda değerdir. Kendisini ve meslektaşlarını “Oryantalizm”le suçlayan bir Erdoğan danışmanına cevaben şunları söyler Champion:

“Yıllar boyunca, Türkiye'den haber yapan birçok Batılı gazeteci gibi ben de Erdoğan'ı ve hükümeti, kendisinin gizli bir radikal İslamcı ya da otoriter ajandası olduğunu savunan seküler Türklerin "paranoyak" (benim kelimem) şüphelerine karşı savundum… [Nitekim] Birkaç yıl öncesine kadar hükümet yurtdışında başarıları nedeniyle övülüyordu, bu nedenle de "Türk modeli" terimi yükselişe geçmişti.

Eğer şu an çok fazla övgü duymuyorsanız bunun nedeni liberal reformların birkaç yıl önce durmuş olması. Basın özgürlüğü gibi alanlarda işler tersine döndü. Erdoğan'ın PKK'yla barış girişimlerini övmeye devam etsek de birçok gözlemcinin, özellikle de Türkiye'dekilerin Erdoğan'ın mükemmel olma fırsatını çöpe attığını görüp hayal kırıklığına uğradığını haberleştirmemek bizim için imkânsız. Bilakis Erdoğan, önümüzdeki yıl yapılacak seçimlerde tabanını güçlendirmek amacıyla partizan ve ideolojik bir ajanda yürütüyor.”

Kısacası, Batı medyasının Erdoğan karşıtı tutumu, bizzat Erdoğan’ın “partizan ve ideolojik” retoriğiyle tetiklenmiş bir şeydir. Hem her Allah’ın gün “Batı ajanlarını”, “yeni Lawrence”ları şeytanlaştırıp, hem de “Batı basını bize karşı önyargılı” diye kızmanız biraz tuhaf olur. Ortada bir kısır döngü vardır ve bunun bir numaralı sorumlusu da, Gezi olayları sonrasında takındığı nefret ve komplo dolu diliyle, iktidardır.

Eğer bu militan dil olmasaydı, tablo hem Batı, hem Türkiye, hem de Müslüman dünya için çok daha iyi olabilirdi. Türkiye; Filistin halkının hakları, Mısır’daki askeri darbe veya uluslararası sistemdeki adaletsizlik gibi meselelerdeki haklı tezlerini daha saygın ve etkin bir şekilde duyurabilir, Batı’ya eleştirel katkılar getirebilirdi. Ama bu konular şimdi sadece iç politikada hamaset malzemesi oluyor. “Müslümanın Müslümana propagandası”ndan başka bir şeye yaramıyor.

Velhasıl, ortada Erdoğan iktidarına karşı “düğmeye basmış” karanlık güçler yok. Eğer Batı ile Türkiye’nin arasını açmış bir “düğme” varsa, buna basan başka herkesten önce bizim iktidarın kendisi. Bu gerçeğin görülmesi ise, hem Batı’yla olan ilişkilerin hem de Türkiye’nin normalleşmesi için elzem.

More from Mustafa Akyol

Recommended Articles