Ana içeriğe atla

İktidar medyası El Şebab’ın ardında niçin ‘İngiliz kumpası’ görüyor?

Kritik soru, iktidar yanlısı yorumcuların nasıl olup da El Şebab, El Kaide ya da İD gibi örgütlerin Anglo-Sakson ya da Yahudi komplocuların “taşeronu” olduklarını “bilebiliyor” olması. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Somali government soldiers and African Union Mission in Somalia (AMISOM) peacekeepers secure the scene of a suicide car explosion in front of the SYL hotel in the capital Mogadishu January 22, 2015. The Somali Islamist group al Shabaab claimed responsibility for a bomb attack at the gate of the hotel where Turkish delegates were meeting on Thursday, a day ahead of a visit by their president, Tayyip Erdogan, to the Somali capital. REUTERS/Feisal Omar (SOMALIA - Tags: CIVIL UNREST POLITICS CRIME LAW MILITARY)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı karşılamak için Somali’ye giden Türk delegasyonunun kaldığı Mogadişu Hotel’in önünde 22 Ocak’ta bomba yüklü bir araç patladı. Terör saldırısında ölen altı kurbanın arasında hiç Türk vatandaşı yoktu. Ancak hem Türk hem de Batı basını olayı Somali’deki Türk varlığına yönelik bir saldırı olarak yorumladı. Saldırıyı El Kaide’nin Somali’deki uzantısı olarak bilinen El Şebab isimli cihatçı grup üstlenirken, örgütün bir sözcüsü de saldırıda Türk yetkililerin hedef alındığını doğruladı.

Bunun üzerine Türk basınında El Şebab’a ilişkin haberlere, analizlere (ve kaygılara) yer verilmesini beklerdiniz, değil mi? Ama iktidar yanlısı basın -ki bu, Türk medyasının istikrarlı biçimde büyüyen ve katılaşan bir bölümünü oluşturuyor- bu örgütün kendisiyle neredeyse hiç ilgilenmedi. Zira başka bir şeye teksif etmişlerdi dikkatlerini: El Şebab’ın arkasındaki “İngiliz kumpası”na…

Bu teorinin en iddialı savunucusu Yeni Şafak oldu. Gazete 23 Ocak’ta, yani olayın ertesi günü, “Saldırının Şüphelisi İngiltere” manşetiyle çıktı. Türkiye’nin Somali’deki varlığından en fazla rahatsız olan iki ülkenin İsrail ve Birleşik Krallık olduğu vurgulanan “haber”in spotunda şu ifade yer aldı: “Saldırıyı başka bir örgüt üstlenmiş olsa da bazı güvenilir kaynaklar bunun arkasında İngiliz istihbaratının olduğunu savunuyor”. Bu “güvenilir kaynaklar”ın kim olduğu belli değildi. Saldırıyı açıkça üstlenen El Şebab’ın ise ismi bile zikredilmiyordu. (Britanya’nın Ankara Büyükelçiliği ise iddiaları aynı gün “mantık dışı” ve “yersiz” diyerek reddetti.)

Bunun, ilk başta komplo teorilerine düşkünlüğüyle meşhur Yeni Şafak’a has bir yorum olduğu düşünülebilir. Lakin basın ve sosyal medyadaki iktidar yanlısı pek çok diğer yazar da bu çizgiyi destekledi. Somali ziyaretinde Erdoğan’a eşlik eden Star Genel Yayın Yönetmeni Nuh Albayrak da, olaydan söz ederken, Türkiye’nin Somali’de “emperyalist devletlerin ayak oyunlarıyla veya Eş Şebab gibi taşeronlarıyla” mücadele ettiğini yazdı.

Buradaki “taşeron” kavramı dikkatle not edilmeli, zira Orta Doğu’da Türkiye’yi hedef alan her örgüt (bilhassa da radikal İslamcı örgütler) için iktidar çevresinde bu tanım kullanılıyor. Örneğin, aynı ağızlar, “İslam Devleti” (İD) Musul’da Türk diplomatları kaçırdığında ve İD’le bağlantılı olduğu anlaşılan kadın intihar bombacısı Sultanahmet’te saldırı düzenlediğinde de, bize bunları bir üst-akıl tarafından idare edilen “taşeronlar” olarak görmemizi söylediler. Bu üst-aklın ABD, Britanya ya da İsrail olduğu da artık neredeyse resmi görüş. Bu anlatı Türkiye’de o kadar kabul görmüş durumdaki, sorgulamaya kalkarsanız siz de üst-aklın ajanlığıyla suçlanabiliyorsunuz.

Buradaki kritik soru, bütün bu iktidar yanlısı yorumcuların nasıl olup da El Şebab, El Kaide ya da İD gibi örgütlerin Anglo-Sakson ya da Yahudi komplocuların birer “taşeronu” olduklarını “bilebiliyor” olması. Ben bu “bilgi”nin kaynağını uzun zamandır arıyorum ve gözlemlerim sonucunda şuna ulaştım: Söz konusu “bilgi”nin ardında aslında iki tane basit “varsayım” var.

Birincisi, “gerçek Müslüman terörist olamaz” varsayımı. İkincisi de yine hiçbir “gerçek Müslüman”ın İslam ve Müslümanlar için bu kadar gayret eden Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sini hedef alamayacağı. Dolayısıyla, Türkiye’ye dönük her türlü cihatçı tehdidin arkasında, Washington, Londra ve Tel Aviv’deki inlerinde gizli gizli çalışan “İslam düşmanları” olduğu peşinen varsayılıyor. (Gülen hareketiyle olan mücadele de bu nedenle İslam-içi bir çatışma olarak değil; Anglo-Sakson ve Yahudi komplocuların Gülen’i piyon olarak kullandığı bir kumpas olarak görülüyor)

Bu komplo teorilerinin derinliklerinde daha temel bir varsayım da sezinliyorum: Kötülük, asla ümmetin içinden gelemez ve oluşamaz. Kötülük, ancak, Müslüman olmayanlar (bilhassa da Batılılar ve Yahudiler) tarafından üretilir ve Müslümanların arasına salınır. Dolayısıyla kendilerinden endişe etmemiz gerekenler fanatik Müslümanlar değildir; onların arkasında var olduklarını bildiğimiz gizli Batılı şer odaklarıdır.

Gerçekte ise bu ideolojik varsayımları bir kenara bıraktığımızda, daha karmaşık bir realiteyle karşılaşıyoruz. El Şebab, El Kaide ya da İD gibi örgütlerin, Türkiye’yi “kafir devlet” saymaları ve meşru bir hedef olarak görmeleri için pek çok ideolojik (hatta “fıkhi”) gerekçeleri var. Ne var ki, bu gerekçeler tüm dikkatlerini sadece Batı komplolarına teksif etmiş olan iktidar yanlısı basında neredeyse hiç tartışılmıyor. (Hakkını vermek lazım, aynı basında son zamanlarda Selefi aşırıcılığa ilişkin, bu makale gibi kimi ciddi eleştiriler de çıktı, ancak bunlar hakim söylemi belirlemiyor)

Ak Parti yanlısı basındaki bu hakim komplocu söylem ise, “Yeni Türkiye” elitlerinin dünyayı gerçekten anlama ve gerçeklere dayanan akılcı bir siyaset üretme becerilerine dair ister istemez soru işaretlerine neden oluyor. İçinizi kısmen rahatlatabilecek bir ihtimal şu olabilir: Bu paranoyak söylem daha ziyade iç kamuoyunun tüketimine yönelik, buna karşın Ak Parti içindeki daha rafine zihinler olayları daha realist değerlendiriyor ve rasyonel politikalar üretiyor. (Şahsen ben durumun böyle olduğunu, Gezi Parkı protestolarından bu yana bir yandan uçuk komplo teorilerinin resmi anlatıya dönüştüğünü, ama öte yandan pek çok rasyonel politikanın sessizce sürdürüldüğünü düşünüyorum.) Ancak bu durumda dahi, sürekli paranoya üretmenin siyaset inşası sürecinde kaçınılmaz etkileri olabilir. Dahası, uluslararası alanda ancak espiri malzemesi olan bu patolojik paranoya, Türkiye”nin entelektüel kapasitesini boğmaya da gebedir.

Kısacası, “Yeni Türkiye”nin varsayımlara değil gerçeklere dayanan, realist ve analitik bir basına fena halde ihtiyacı var. Çünkü ümmetin öz eleştiriye, Batı’nın da ayakları yere basan ciddi eleştirilere ihtiyacı var. El Şebab gibi cihatçı örgütlerin ideolojileri ve motivasyonlarına ilişkin bir miktar ciddi okuma yapmak da bunun için iyi bir başlangıç olabilir.