Ana içeriğe atla

Biden ziyaretinin ardından Erdoğan yine ABD’ye çıkıştı

Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’ye Suriye konusunda çıkışırken Batı’nın Müslüman çocukların ölmesinden hoşlandığını söylüyor. İsrail, İran’la nükleer müzakerelerin uzatılmasını kötü bir anlaşmaya tercih ediyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
U.S. Vice President Joe Biden (L) meets with Turkey's President Tayyip Erdogan at Beylerbeyi Palace in Istanbul November 22, 2014. REUTERS/Murad Sezer (TURKEY - Tags: POLITICS) - RTR4F5NS

 

Türkiye İD karşıtı koalisyonda gerçekten var mı?

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 26 Kasım’da ABD’nin Suriye politikasına yönelik pek de örtülü olmayan son çıkışında “12 bin kilometre öteden” gelen “şımarıklığa, pervasızlığa ve sonu gelmeyen isteklere” karşı olduklarını söyledi.

Erdoğan’ın bu çıkışından dört gün önce ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Türkiye’deydi. Peşi sıra Ankara’yı ziyaret eden üst düzey ABD’li yetkililerin sonuncusu olan Biden, ABD ile Türkiye arasındaki “köklü” ilişkilerden, ABD’nin Türkiye’ye “ihtiyaç” duyduğundan söz etmişti. Başkan Yardımcısı ayrıca Türkiye’nin Irak’la ilişkilerini düzeltme girişiminden -- ki Semih İdiz bu hafta bu konuya değiniyor – ve yaklaşık 1 milyon 600 bin Suriyeli sığınmacıyı -BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne göre bu rakam bir milyon 100 bin civarında- barındırmasından övgüyle söz etmişti.

Kamuoyunun önünde söylenen ve hiç de sürpriz olmayan yatıştırıcı klişe sözlere rağmen Biden’in ziyareti de kendisinden önceki ABD’li yetkililerin ziyaretleri gibi İslam Devleti (İD) karşıtı koalisyon açısından fiyaskoyla sonuçlandı. Erdoğan, İD’e karşı desteğini Suriye içinde ABD destekli bir tampon bölge veya uçuşa yasak bölgenin fidyesi olarak elinde tutmayı tercih ediyor. Ancak Türkiye Cumhurbaşkanı gibi bu tip planların çığırtkanlığını yapan başkaları da Suriye için “ertesi gün” stratejileri ortaya koymuyor. Örneğin, tampon bölgenin veya Suriye muhalefetine yapılacak yatırımın savaşı uzatmak ve Suriye devletinden geriye kalanları da çökertmekten başka ne işe yarayacağı açıklanmıyor. ABD’nin Suriye’de rejim değişikliğini hedeflemesi hâlinde yeni bir Libya veya yeni bir Irak’la karşı karşıya kalınması, başka bir deyişle çökmüş bir devletin ya da uzatmalı bir işgalin nasıl önleneceği de anlatılmıyor. Suriyeli isyancıların kısıtlı gücü düşünüldüğünde geçiş sonrası dönemde istikrar sağlayıcı gücün nereden geleceği belirtilmediği gibi Esad sonrası bölünmüş bir Suriye’de bu denli zayıf ve parçalanmış muhalefetin karşısında cihatçıların üstünlüğü ele geçirme ihtimaline de değinilmiyor.

Türkiye’nin İD gibi terör gruplarıyla mücadelede isteksiz davranması Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Bahreyn gibi ABD müttefikleri ile İran’ın tutumuyla tezat oluşturuyor. Tüm bu ülkeler de ABD politikalarından yana kimi kaygılar duyuyor ama buna rağmen Suriye ve Irak’ta teröristlere karşı muharip operasyonlarda yer alıyor.

Bruce Riedel de bu hafta İD bağlantılı bir hücreyi ortaya çıkaran Suudi Arabistan’ın İD tehdidi ve İran’ın bölgesel rekabeti karşısında zorlanmasına karşın İD karşıtı koalisyonda öncü rol oynadığını anlatıyor.

Hossein Mousavian ise İD’le savaşan “kara güçleri” arasında ABD destekli Suriyeli isyancı grupların yanı sıra İran destekli Irak ve Suriye orduları ile Hizbullah’ın da bulunduğunu yazıyor. Mousavian’a göre nükleer anlaşmaya varılması hâlinde Tahran fazlasını da yapmaya hazır.

Ali Hashem de Irak’taki Hizbullah etkisini anlatırken Ali Mamouri, İran Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’nin İD’le savaşan Irak ordu birlikleri nezdindeki rolünü aktarıyor. Kendi birlikleri de İD’le mücadelenin ön saflarında yer alan Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani, ağustosta Erbil’e ilerleyen İD’in durdurulmasında İran’ın rolünü övmüş ve şöyle demişti: “Silah talebimiz oldu ve bize silah ve mühimmat sağlayan ilk ülke İran oldu.”

Suriye hükümetine ait savaş uçakları, 25 Kasım’da Rakka’yı bombalarken ABD Şam’ı birçok sivili öldürmekle suçladı. ABD önderliğindeki koalisyon da bu hafta Rakka’daki İD güçlerini hedef alan hava saldırıları gerçekleştirdi.

Diğer bölgesel güçlerin tutumuyla kıyaslandığında Erdoğan koalisyonun içinde “çıkıntı” görüntüsü veriyor. Erdoğan’ın politikası ve söylemi, Türk dış politikasının yönü, bunun Türkiye’nin NATO’daki rolü ve Avrupa Birliği adaylığı için ifade ettiği anlamlara ilişkin daha genel soru işaretleri de doğuruyor. İdiz, Erdoğan’ın Türkiye’nin AB adaylık sürecine sırt çevirdiği görüntüsü verdiğini yazıyor. 28 Kasım’da Papa Francis’in Türkiye ziyaretinin arifesinde konuşan Erdoğan, Batılı ülkeleri kastederek AFP’nin aktardığı şu sözleri sarf etti: “İnanın bizi sevmiyorlar. Yüzümüze dost gibi görünenler bizim ölümüzü, bizim çocuklarımızın ölüsünü seviyorlar. Buna daha ne kadar tahammül edeceğiz?”

ABD pek yakında Türkiye’ye sonuçsuz çağrılar yapmaktan yorulup Başkan Barack Obama’nın geçenlerde belirttiği gibi şu aşamada Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirme niyeti olmadığını açıkça ortaya koyarak Erdoğan’dan ABD’nin terörle mücadelesinde tarafını belirlemesini isteyebilir.

ABD’nin kritik bir müttefiki olan Türkiye, Suriye’de ve bölgede yapıcı bir rol üstlenmelidir. Ancak mevcut gidişat alarm verici bir yöne gidiyor. ABD’nin isyancıların İD veya Esad’a karşı eğitimi için Türk üslerine, Suriye’de Türk askerine ve -- bir bataklığa girme niyeti yoksa eğer -- tampon bölgeye ya da uçuşa yasak bölgeye “ihtiyacı” yok. Koalisyonun ihtiyaç duyduğu şey, Türkiye’nin kendi topraklarından Suriye’ye geçen teröristlere ve bunların ticari ve parasal ağlarına karşı katı önlemler almasıdır. Zira tüm bunlar son üç senede terör gruplarının yükselişinde etkili oldu. Türkiye’nin sınır güvenliğini artırması ve terörle mücadelede iş birliği yapması, koalisyona büyük katkı sağlayacaktır. Ankara ABD’nin Esad konusundaki yaklaşımına katılmasa dahi bunlar makul istekler olarak görünüyor.

Bu sütunda 16 Kasım’da belirtildiği gibi İran’la nükleer anlaşma ihtimali ve İran’la bölgesel iş birliği potansiyeli, bölgedeki birçok sorunun çözümü bakımından kilit önem taşıyor. Suriye’de Esadlı veya Esadsız bir siyasi çözüm de buna dâhil. Söz konusu yazıda şu satırlar yer almıştı: “ABD’nin hem İD’i bertaraf etme hem Suriye’deki savaşa siyasi çözüm bulma hedefleri, İran’ın Şam’daki arabuluculuğuna bağlıdır. ABD Esad’ı muhatap alamaz ama İran alır. Washington’un bölgedeki müttefikleri gibi İran’ın da Suriye’de kan akmasına toleransı yüksek. ABD, özellikle Esad’ı devirme niyetiyle İran’ı oyun dışı bırakmak isterse İran da o zaman Suriye’deki berbat durumun daha da kötü olmasını sağlayacak kartlarını oynar. Esad konusu İran’ın asla esneklik göstermeyeceği bir konu değil. Nitekim İran’ın dört maddelik Suriye planı devlet başkanlığı yetkilerinin azaltılmasını içeriyor. İranlı yetkililer özel sohbetlerde doğru koşulların oluşması hâlinde Esad’ın dokunulmaz olmayacağı yönünde sinyaller veriyor. Ancak İran’la bu tür görüşmelerden sonuç alınabilmesi için çatışma değil, iş birliği ruhu gerekir. Aksi hâlde İran direnç gösterir ve savaş devam eder.

İsrail’den İran’la nükleer görüşmelerin uzatılmasına itiraz yok

P5+1 Grubu ile İran arasındaki nükleer müzakerelerin yedi ay daha uzatılması, bölgede çeşitli tepkilere yol açtı. Viyana’dan bildiren Laura Rozen, son tarih olan 24 Kasım’a gidilirken ilerleme kaydedildiğini ancak bunun önümüzdeki aylarda nihai bir anlaşmaya dönüşüp dönüşemeyeceği konusunda gözlemciler arasında hâlen fikir ayrılığı olduğunu aktarıyor.

Ben Caspit ise İsrail’in kendi nazarında kötü bir anlaşmaya varılmaması için yoğun diplomatik girişimler yürüttüğüne dikkat çekiyor: “İsrail bu konuda muazzam bir enerji harcadı. Bu gayretleri koordine eden İstihbarat Bakanı Yuval Steinitz, son birkaç ayda ve özellikle son birkaç haftada sürekli oradan oraya uçtu, ilgili başkentlerde yoğun çabalar sarf etti. Steinitz bunu tek başına yapmadı. Sık sık yurt dışına giden üst düzey İsrail istihbarat yetkilileri de ilgili başkentlerdeki meslektaşlarına istihbarat belgeleri, doğrudan istihbarat ve ‘kötü anlaşmanın’ getireceği tehlikelere dair Mossad ve diğer İsrail istihbarat birimlerince toplanan kapsamlı yeni bilgiler sundu.”

Caspit şöyle devam ediyor: “Bu hafta son tarihin yaklaşmasıyla girişimlerini yoğunlaştıran Steinitz, Londra ve Paris’e iki kısa ziyaret gerçekleştirdi, ayrıca Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ile görüştü. Steinitz, her zaman olduğu gibi istihbarat raporları, uzman değerlendirmeleri ve çeşitli analizleri dayanak göstererek şu mesajı verdi: “Şu an müzakere edilen anlaşma, berbat bir anlaşma. Muazzam ihlallere açık kapı bıraktığı için zayıf temeller üzerine inşa ediliyor. Bu açıklar kapatılmadığı takdirde anlaşmanın mevcut hâlini imzalamaktansa hiç anlaşmaya varmamak daha hayırlı olur.”

İsrail ordusunun emekli generallerinden Michael Herzog da müzakerelerin uzatılmasının İsrail açısından ehven-i şer olduğunu yazıyor: “Gerçek şu ki İsrail’in İran-Batı ilişkilerini etkileme gücü önemli ölçüde azalmış durumda. İsrail’in askeri seçeneği hâlen masada olsa da ABD ve İran’ın gözünde inandırıcılık bakımından zayıflamış durumda. İsrail’in ABD Başkanı Barack Obama yönetimiyle gergin ilişkileri ise iki ülke liderlerinin açık bir diyalog yürütmesini zorlaştırıyor. İran kritik nükleer eşiğe doğru yol almadıkça İsrail için şu aşamada geriye tek bir şey kalıyor: İran’ın uzlaşmaz tutumunu, ABD Kongresi’nin ise sert tavrını sürdürmesini ümit etmek.”

More from Week in Review

Recommended Articles