Ana içeriğe atla

Eşcinsellerin payına ölüm düşüyor

Türkiye’de eşcinsellerin bizzat kendi aile fertleri tarafından öldürüldüğü “namus cinayetleri” oldukça yaygın bir trajediyken; şu ana kadar yargılaması yapılan iki cinayet davasındaki benzerlikler toplumun farklı cinsel yönelimlere karşı tutumunu da gözler önüne seriyor.
A gay rights activist waves a rainbow flag during a protest at Tunel Square in Istanbul June 23, 2013.  REUTERS/Marko Djurica (TURKEY - Tags: SOCIETY CIVIL UNREST) - RTX10Y6T

İki ay önce Türkiye’nin Güneydoğusundaki Diyarbakır Barosu’na bir başvuru yapıldı. 18 yaşından küçük bir erkek, arkadaşlarının aracılığıyla buraya sığınmıştı. Ölüm tehditleri aldığı için ismini açıklayamayacağımız genç adamın başvurusu, özetle şöyleydi:

“Eşcinsel olduğumu öğrenen ailem tarafından darp edildim. Babam, dayaktan sonra başıma silah dayayıp elime Kuran’ı Kerim’i verdi ve ‘af dile’ dedi. Ertesi gün bir yolunu bulup, evden kaçtım. Ailem tarafından arkadaşlarımın evlerine baskınlar yapıldı, onlar da darp edildi, sığınacak bir yerim yok. Yaşamım tehdit altında.”

Genç adam, avukatlarla birlikte Polise ve Savcılığa başvurdu. Durumun ciddiyeti üzerine ailesine bilgi verilmeyerek, başka bir şehirdeki çocuk yurduna yerleştirildi. 18 yaşına kadar burada kalacak, daha sonra yaşamak için bir çare bulacak.

Diyarbakırlı genç adamın başına gelenler oldukça hüzünlü olmasına karşın, onun şimdilik şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Çünkü Türkiye’de eşcinsellerin bizzat kendi aile fertleri tarafından öldürüldüğü “namus cinayetleri” oldukça yaygın bir trajedi.

Türkiye, “eşcinsel namus cinayeti” kavramıyla ilk kez, 2008 yılında 26 yaşındaki Ahmet Yıldız’ın öldürülmesiyle tanıştı. Bu olay, The Independent Gazetesi’nde “eşcinsel namus cinayeti” (gay honour killing) ifadesiyle haber olunca, Türkiye’de de ilk “eşcinsel namus cinayeti” olarak literatüre girdi. Ancak bundan önce işlenen diğer pek çok eşcinsel cinayetinde de ailelerin rolü olduğu sanılıyor.

İlk cinayet: Ahmet Yıldız

Urfalı dindar ve zengin bir ailenin tek erkek çocuğuydu Ahmet Yıldız. Üniversite okuduğu İstanbul’da sevgilisiyle birlikte yaşıyordu. Ailesi, onun eşcinsel olduğunu öğrenince tehdit etmeye başladı. Yıldız da bunun üzerine Savcılığa suç duyurusunda bulunup, koruma istedi. Savcılık, soruşturma başlatmadığı gibi koruma da vermedi.

Ahmet Yıldız’ın sonu böyle göz göre göre geldi. Bu başvurudan sadece üç ay sonra, 15 Temmuz 2008’de, İstanbul Üsküdar’da dondurma almak için gittiği kafede vücuduna isabet eden üç kurşunla yaşamını yitirdi. Ölümünün ardından ailesi ona sahip çıkmadı ve dava açmadı. Ancak olayda yaralanan Ümmühan Daraca isimli bir kadının şikâyeti üzerine dava açılabildi. Saldırganın kimliği konusunda tanıkların verdiği ifadeler, Ahmet Yıldız’ın babası Yahya Yıldız’ı işaret ediyordu. Bunun üzerine arama yapıldı ancak baba Yıldız ne evinde, ne de iş yerinde bulunamadı. Yurt dışına kaçtığı anlaşıldı.

İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi, avukatların yıllar süren ısrarlı talepleri sonunda baba Yıldız hakkında kırmızı bülten çıkarılması için Interpol’e başvurdu. Rusya ve Ukrayna ile ticaret yaptığı için bu ülkelerde olduğu sanılan Yahya Yıldız’ın izine aradan geçen 6 yılda rastlanılmadı. Davanın 29 Nisan 2014’de görülen son duruşması da baba bulunamadığı gerekçesiyle, temmuz ayına ertelendi.

Mağdurların avukatı Fırat Söyle, baba Yahya Yıldız’ın ailesi ile görüştüğünü düşündüklerini ve aile bireylerinin iletişimlerinin takibe alınması durumunda bulunabileceğini söylüyor. Ancak, Mahkeme iletişimin takibi taleplerini 17 duruşmadır reddediyor. Türkiye’nin ilk “eşcinsel namus cinayeti” olarak bilinen davada böylece bir adım yol alınamıyor.

Roşin Çiçek davası

Diğer eşcinsel namus cinayetinin kurbanı ise 2012 yılının temmuz ayında öldürülen 17 yaşındaki Roşin Çiçek’ti. Roşin Çiçek, eşcinsel olduğunu öğrenen ailesi tarafından öldürülmüştü. Cinayet her bakımdan tüyleri diken diken edecek türdendi. Babası ve iki amcası tarafından önce dövüldü, ardından başına ve vücuduna sıkılan 14 kurşunla öldürülüp, Elazığ’da yol kenarına bırakıldı. Cesedi iki gün sonra bulundu.

Çiçek cinayetinin failleri baba ve iki amcasıydı. Hemen yakalandılar. Suçlamaları reddetseler de Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı haklarında hazırladığı iddianamede, cinayetin “maktulün cinsel yönelimi nedeniyle ve nefret saikiyle” işlendiğini belirtti. Davaya bakan Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi, 10 Şubat 2014’te verdiği kararla, babayı ağırlaştırılmış müebbet, amcaları da müebbet hapis cezasına mahkûm etti.

İki cinayet ve benzerlikler

Bilinen iki eşcinsel namus cinayetindeki benzerlikler Türkiye’nin farklı cinsel yönelimlere karşı oluşturduğu kültürel dinamiklerini de ortaya koyuyor.

İki cinayette de eşcinsel gençlerin aileleri davaya sahip çıkmadı. Ahmet Yıldız davasında anne ve ailenin diğer bireyleri davaya katılmazken, cinayetin faili olduğu iddia edilen babanın nerede olduğu ile ilgili de bilgi vermekten kaçındı. Roşin Çiçek davasına katılan anne ve kardeşler, babaları ve amcalarının olayla ilgisinin olmadığını, olayın kaza olduğunu söylerken; duruşmalara katılmak isteyen LGBT bireylere de saldırdılar. Bu tutum, ailelerin cinayetleri normal karşıladıkları, hatta hak verdikleri kanısını oluşturuyor.  Öte yandan ailelerin de büyük bir baskı altında olduğunu vurgulamak gerekiyor.

Öldürülen Ahmet Yıldız Urfalı, Roşin Çiçek ise Diyarbakırlıydı. Özellikle Doğu illerinde eşcinsellere karşı var olan önyargı son yıllarda oldukça yükseldi. Bunda kuşkusuz siyasetin de etkisi oldu. Örneğin Türkiye Hizbullah’ının devamı olarak bilinen Hüda-Par, 2013 yılının ekim ayında yaptığı basın açıklamasında “Ruhi hastalık ve bir sapıklık olan eğilimleri veya hastalıkları özgürlük adı altında Kürtlere pazarlamaya çalışırlarsa bunun bedelini öderler ve ödeyecekler” ifadelerini kullanarak, eşcinselleri hedef gösterdi. Bölgede, eşcinselleri direk hedef alan benzeri politik tutumlar hayli etkin.

“Eşcinsel namus cinayetleri” en fazla LGBT bireyleri endişelendiriyor. LGBT bireylerin oluşturduğu örgütler her iki davayı da yakından takip etti, bununla da kalmayarak davalara katılmak istedi. Ancak talepleri mahkemeler tarafından reddedildi.

İki davanın da avukatı olan Fırat Söyle, örgütlerin davalara neden katılmak istediklerini Al-Monitor’a şöyle açıkladı:

“LGBT bireyler cinayetlerden dolayı korku ve üzüntü duyuyorlar. Çünkü kendi başlarına da bu gelebilir. Çocuklarını öldürenler aynı şekilde çocukları gibi cinsel kimliğe sahip olanları da öldürebilirler.  Müdahillik kararları caydırıcı bir etki yaratabilir.”

Bu bağlamda yargının eşcinsel cinayetlerine bakış açısı da önemli. Avukat Fırat Söyle, “Mahkemeler kendi elleriyle ayrımcılık yaratıyor, ceza davalarında duyarlılık geliştirilmiyor. Davayı takip etmek isteyenlere uzaylı gözüyle bakılıyor” diye, yaşananları anlatıyor.

Söyle’ye göre, “Nefret suçlarıyla ilgili TBMM’ye sunulan yasa teklifinin bir an önce yasalaşması, Anayasa’nın eşitlik ilkesine ‘cinsel yönelim’ ifadesinin eklenmesi, Mahkemelerin ve kamu çalışanlarının yasalarla bu konuya duyarlı kılınması” gerekiyor.

“Eşcinsel namus cinayetleri” ya da genel olarak eşcinsel cinayetlerinin önlenmesi için ilk akla gelen öneri faillere verilen cezaların arttırılması oluyor. Cezanın yüksek olmasının caydırıcı etkisinin olup olmadığı tartışmalı bir konu. Önemli olan aslında öldürmenin gerekçelerinin ortadan kaldırılması.

Türkiye’nin genel olarak LGBT bireylere karşı geliştirilen ayrımcılık, nefret söylemi, nefret suçları ve özel olarak da “eşcinsel namus cinayetleri” konusunda atması gereken pek çok adım bulunuyor. Aksi takdirde, “eşcinsel namus cinayetleri” Türkiye’nin kanayan bir yarası olmaya devam edecek gibi görünüyor.