Ana içeriğe atla

Kerry’nin yapay müzakereleri

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Orta Doğu’da yaşadığı hayal kırıklığı hiç de sürpriz olmadı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
U.S. Secretary of State John Kerry (L) talks to Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu from a room overlooking the snow covered city of Jerusalem, during a meeting December 13, 2013.  REUTERS/Brian Snyder (JERUSALEM - Tags: POLITICS) - RTX16GGI

Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ın 1 Nisan’da 15 BM kurumuna devlet statüsüyle üyelik başvurusu yaptığı anlaşılınca Likud Partisi’nin kıdemli bir bakanı, çalışma arkadaşlarına şu mesajı attı: “Barış tehlikesi atlatılmıştır.” Söz konusu bakan, kamuoyu önünde Başbakan Benjamin Netanyahu’ya arka çıkıyor ve iki devletli çözüme “destek” veriyor. Ne var ki içinden şunu çok iyi biliyor ki ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin aklındaki ödün ve önerilere onay ya da destek verirken yakalanan herkes, yaklaşan Likud ön seçimlerinde ağır bir bedel öder.

Bu nedenle İsrail’de var olmak isteyen tüm sağ veya merkez siyasetçileri, işlerin böyle kalmasının daha iyi olduğunu bilir. Filistinlilerle müzakere veya barış, iç siyasette mutlaka bela anlamına gelir. Kim niye başına bela almak istesin ki? Kıdemli Likud bakanları, işte bu soruyu soruyor. Aynı soru, Kerry için de geçerli. Zira bu hafta onun başına gelenler, sağcı İsrail bakanlarının dertlerini bile aştı. Kerry’nin başını sadece İsrailliler değil Filistinliler de ağrıttı.

Kerry’nin barış girişimine bu hafta olanlar, şu an içine düştüğümüz çıkmaza giden güzergâhta tek tek kalın harflerle duvarlarda yazılıydı. Bir yanda sonu önceden belli bir başarısızlık hikâyesi, diğer yanda ise önüne geçilmeyen ama biraz çocuksu bir hevesle müzakerelere asılan Kerry’nin heyecanı vardı. Kerry, son 20 yılın tarihini inceleyip sorgulamış olsaydı, kalkıştığı işin imkânsız bir görev olduğunu anlardı. Kimse böyle bir görevden sağ dönebilmiş değil. Tom Cruise bile bu iki inatçı tarafı ortak noktada buluşturamazdı. Neticede, yapılmak istenen – en iyi niyetlerle olsa da – deveye hendek atlatmaya veya yağ ile suyu karıştırmaya çalışmak gibiydi.

Tüm selefleri gibi Kerry’nin de sorunu, mantık çerçevesinde düşünmek. Kerry’nin mantığı Amerikalı, kozmopolit bir mantık, yani mantıklı bir mantık. Mantığın bu türü, Orta Doğu’da pek nadir bulunur. Kerry taraflarla ayrı ayrı görüştüğü zaman, toplantılardan coşkulu ve güven dolu çıkar. Netanyahu, uzun uzun barışın elzem olduğunu anlatır, kapalı kapılar ardında barışın acı faturasını ödemeye hazır olduğunu söyler vesaire vesaire… Mahmud Abbas da tıpatıp aynısını yapar. Ne zaman ki sıra icraata veya ödün vermeye gelir, işte o zaman her şey tuzla buz olur.

Müzakereleri 2015’in başına kadar uzatmak hâlâ mümkün olabilir. Son anda bir çıkış yolu bulunabilir, uzatma dakikalarında sürpriz esneklikler sağlanabilir ya da Amerikalılar her iki tarafın bileğini bükecek açık tehditler savurarak taraflara fazla mesai yaptırabilir. Peki, ondan sonra ne olur? Uzatmalar bizi nereye götürür? Yine aynı noktaya.

Netanyahu’nun Kudüs’teki makamında bu hafta neler yaşandığına bir bakalım. Zira olup bitenler, İsrail tarafı hakkında pek çok şey anlatıyor. 1 ve 2 Nisan’da, yani müzakerelerin en kritik dönemecinde Netanyahu durumu ulusal güvenlik danışmanı Yossi Cohen’in odasında takip etti. Sıkış tıkış odada Cohen’in yanı sıra Adalet Bakanı Tzipi Livni, İsrail’in özel temsilcisi avukat Yitzhak Molcho, Savunma Bakanı Moshe Ya’alon ve birkaç yetkiliyle danışman daha vardı. Netanyahu telaş içinde odaya girip çıkıyor ve zaman zaman kırmızı hattan Kerry ile konuşuyordu. Her yerden bağırtılar yükseliyordu.

Aynı saatlerde aynı makamın yan odasında Netanyahu hükümetinin sağcı savaş karargâhı da yoğun faaliyet içindeydi. Bu odada sağcı Knesset üyeleri ve bakanların yanı sıra, koalisyondan ayrılması hâlinde İsrail’i kolayca seçime götürebilecek sağcı HaBayit HaYehudi partisinin temsilcileri toplanmıştı.

Yossi Cohen’in odasındakiler, 400 Filistinli tutuklunun serbest bırakılması ve yerleşim inşasının kısmen durdurulmasına karşılık müzakereleri uzatmaya çalışıyordu. Yan odadaki sağcılar ise bu planı akamete uğratmak için harekete geçmişti. Tüm bunlar, başbakanlık makamında, başbakanın onayıyla aynı anda oluyordu. İsrail siyasetinde hiçbir şey imkânsız değildir.

Öteki tarafta, Filistinlilerin işlerini yürüttüğü Ramallah’da da durum pek iç açıcı değildi. Belki daha da kötüydü. Orada da 10 yıl önce demokratik yollardan seçilmiş, 79 yaşında bezgin ve bitkin bir lider vardı. Daha şahin bir tutum alması için bastıran muhalefet temsilcileriyle sarılmış bir hâlde, herhangi bir taviz verme yetkisi yoktu. Mahmud Abbas, nam-ı diğer Ebu Mazen, Filistin halkının gözünün içine bakıp mültecilerin İsrail’e dönüşünün mümkün olmayacağını açıklayamıyordu.

İhtilafa son verecek herhangi bir kâğıda imza atamayan Abbas, İsrail’i Yahudi halkının ulus devleti olarak da alenen tanıyamıyor. Bu tür tavizleri verip hayatta kalacak bir Filistinli şu an mevcut değil. Filistin halkı ikiye bölünmüş durumda. Bir tarafta İsrail’i toptan reddeden Hamas ve daha da radikal örgütlerin kontrol ettiği Gazze var. Diğer tarafta ise görünürde Filistin Yönetimi’nce kontrol edilen, ama türlü muhalif gruplar ve reddiyeci mülteci kampları arasında fokur fokur kaynayan, İsrail’le çıkmaza doğru gidilirken El Fetih’in eski yöneticisi Muhammed Dahlan gibilerin dışarıdan, şimdiki üst düzey yönetici Cibril Racub gibilerin de içeriden hiçbir liderin ödün vermesine müsaade etmeyeceği bir Batı Şeria var.

Netanyahu ile bakanlarını Filistinlilere ödün vermemeye zorlayan sağcı Likud mensupları ile liderlerini, ne denli imkânsız olursa olsun bir rüyayı sürdürmeye zorlayan militan Filistin kesimleri arasında tam bir paralellik var.

Öte yandan, bir sürü kamplara ve çeşitli Arap devletlerine dağılmış, mülteci statüsünde kalmak için onlarca yıldır elinden geleni yapan Filistinli mültecilere daha gelemedik bile. İsrail devleti, 1948’de kurulur kurulmaz civar Arap ülkelerinden – Irak, Yemen, Mısır, Suriye, Fas, Tunus vs. – eşanlı sürülen yüz binlerce mültecinin akınına uğradı. Tüm servetlerini, mülklerini, kültürlerini ve hayatlarını bırakıp gelen bu Yahudi mültecileri, emekleme çağındaki o devlet içine aldı. Bu insanlar, kenar bölgelere, yeni kurulan ücra kasabalara atıldılar. Ancak mülteci statüsüne sarılmadılar ve herhangi bir yere geri dönme talebinde bulunmadılar. Hayatlarını yeniden kurup bağımsız ülkeleriyle gurur duyan eşit yurttaşlar oldular.

Filistinli mültecilere gelince, bambaşka bir süreç yaşandı. Arap dünyasının son 60 yılda savaşlara ve başka saçmalıklara akıttığı para, Orta Doğu’daki her bir mülteci kampını gül bahçesine çevirirdi. Ancak kimsenin gerçekten bunu yapmaya niyeti yoktu. Oyunun adı, ıstırabı, mağduriyeti ve radikalizmi sürdürmekti. Geri dönüş hakkı hayali, bugün capcanlı devam ediyor. Ne var ki insanlar bu hayalden vazgeçmedikçe masanın karşı tarafında gerçek bir muhatap bulamayacak. İsrail halkı, Filistin devletinin kurulması, toprak iadesi veya Kudüs’ün ikiye bölünmesi gibi konularda farklı görüşlere sahip. Ancak mültecilerin İsrail’e geri dönüşü, nadir görülen bir birlik içinde katiyen reddediliyor.

Durum böyle olunca, John Kerry bir anda Süpermen gücüne kavuşsa dahi deveye hendeği atlatamaz. Gerçekleri olduğu gibi görüp İsrail’le Filistin arasında şu an kalıcı statü anlaşmasına imkân olmadığını kabullenseydik bugün durum çok daha iyi olurdu. Netanyahu siyasi anlamda günün sonunu getiremez, Mahmud Abbas ise fiziksel olarak iki haftadan fazla dayanamayabilir. İşte bu yüzden yepyeni, alışılmamış bir çözüm aranmalıydı. Yaratıcı bir şeyler denenmeliydi. “Diplomatik ufku” olan, Filistinliler için uluslararası güvenceler içeren bir dizi ara anlaşma, yeniden formüle edilmeliydi. Her şeyini ortaya koyan Kerry, şimdi kırık dökük parçalarla karşı karşıya.

Sözü bitirmeden önce iki noktaya daha değinelim. Müzakereler en son 2000’de Camp David’de bu şekilde bitmişti. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail Başbakanı Ehud Barak ve Filistin Yönetimi Başkanı Yaser Arafat’ın yer aldığı görüşmelerin ardından İkinci İntifada patlak verdi ve yaklaşık 1100 İsrailli sivilin ve 4000 Filistinlinin hayatına mâl oldu. Böyle bir durumun tekerrür etmemesi için her yol denenmeli.

Bir de Jonathan Pollard konusu var. Neredeyse 30 yıldır ağır koşullarda hapis yatan bir İsrail casusu da mesele oluyorsa ABD yönetimi, tüm çizgilerin aşıldığını ne zaman anlayacak, diye kendime soruyorum. Bu meselede bardak taşmış, insanlık, ahlak, insan hakları ve sağduyu adına tüm kırmızı çizgiler aşılmıştır. Sırf yapay bir müzakere sürsün diye onlarca, yüzlerce, binlerce gaddar katilin, ellerinde masum insanların oluk oluk kanı olan teröristlerin serbest bırakılmasını müttefikinden talep eden bir süper güç, 30 yıl önce suç işlemiş ve çok daha vahim suçlar işleyenlere göre katbekat ağır cezaya çarptırılmış bir insana eziyet etmeye devam ediyor. Beyaz Saray’da ya da Dışişleri Bakanlığı’nda ya da başka bir yerde sesini yükseltip ilgililere bunun büyük bir riyakârlık olduğunu anlatacak kimse yok mu, diye soruyorum kendime. Sanırım bunun cevabını epey beklemem gerekecek.

More from Ben Caspit

Recommended Articles