Ana içeriğe atla

Gül, Suriye’de İran’la ortak çalışma öneriyor

Başbakan Erdoğan’ın şahsında temsil edilen siyasi kültür ve dünya görüşü ile arasına uzunca bir süredir açık mesafe koyduğu bilinen Türkiye Cumhurbaşkanı, İtalya gezisinde konuştuğu Türk gazeteciler önünde iktidarın dış politikasına belirgin eleştiriler de yöneltti.
France's President Francois Hollande and his Turkish counterpart Abdullah Gul (R) address the media at the Presidential Palace in Ankara January 27, 2014. REUTERS/Umit Bektas (TURKEY - Tags: POLITICS) - RTX17X3C

Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, 28-31 Ocak tarihleri arasında İtalya’ya yaptığı devlet ziyaretini izleyen Türk medyasından köşe yazarlarıyla Roma’da gerçekleştirdiği iki görüşmede söyledikleri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la arasında uzunca bir süredir mevcut bulunan siyasi görüş ayrılıklarının bir hayli derinleştiğini gözlemleme imkanını verdi.

Bu iki görüşmeye de katılıp Cumhurbaşkanı’na sorular soran bir gazeteci olarak şu durumu tespit edebilirim: Erdoğan’la birlikte AKP’yi kuran ve Cumhurbaşkanı olana kadar partinin iki numarası durumunda bulunan Gül, artık Başbakan Erdoğan’dan dünya görüşü bakımından net ve olumlu biçimde uzaklaşmış bulunuyor. Aralarındaki farklılığın giderek “ideolojik” bir karaktere bürünmeye başladığını söylemek hiç de abartı olmaz.

Cumhurbaşkanı’nın, Erdoğan liderliğindeki hükümetin icraatı karşısında Türkiye’nin AB perspektifini, reformları, hukuk devletini ve basın özgürlüğünü savunduğunu zaten biliyoruz.

AKP-Cemaat çatışmasının 17 Aralık’ta doğrudan Başbakan’ı, ailesini ve yakın siyasi çevresini hedef alan yolsuzluk soruşturmaları ve operasyonlar aracılığıyla dramatik bir tırmanışa geçmesini izleyen günlerde, Gül’ün Erdoğan’dan ayrışan söylemi, eylemine de yansıdı.

Hükümetin Gülencileri tasfiye etmek mazeretiyle yargı bağımsızlığını tamamen ortadan kaldırmaya dönük yasal düzenlemeler yapma girişiminin, Avrupa Birliği kadar Gül’ün aldığı kararlı tavır sayesinde durdurulduğunu hatırlatmalıyız.

Gül ve Erdoğan arasındaki ideolojik ayrışmanın birlikte kurdukları AKP’ye nasıl yansıyacağını öngörmek, Türk siyasetine dair diğer pek çok gelişmeyi öngörmek gibi imkansız. Bazı tahminlerde bulunmak için 30 Mart’taki yerel seçimlerin sonuçlarını beklemek gerekecek. Ancak ondan sonra Gül’ün Türkiye siyasetinde ve AKP’nin geleceğinde nasıl bir rol oynayabileceği hususunda bazı öngörülerde bulunma imkanımız olacak.

Şimdilik Gül’ün eski yol arkadaşı Erdoğan’dan özellikle de dış politika hususunda nasıl farklılaştığını kayda geçirmekle yetinelim.

İlk konu Suriye...

Türkiye Cumhurbaşkanı’nın, Erdoğan-Davutoğlu ikilisine nazaran gerçekçi, rasyonel bir yaklaşım içinde olduğu ve dolayısıyla reel politikayı onlar gibi göz ardı etmediği görülüyor.

Gül, 30 Ocak akşamı Roma’da gazetecilere yaptığı açıklamada Suriye konusunda İran’la ortak çalışmayı önerdi:

“İran’ın nükleer meselesinde uluslararası camianın, Batı dünyasının İran’la bir diyalog içine girmiş olması, problemlerin siyaset ile çözülmesi ihtimalinin çoğalmış olması dünyayı da rahatlatır. İran’la yeni bir dönemin başlamış olması İran’ın Suriye konusunda angaje edilmesini sağlayabilir. Biz İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile Suriye konusunda beraber hareket etmenin, çeşitli alternatifler üzerinde çalışmanın şart olduğunu konuştuk. Bu konuda dışişleri bakanlarımızı görevlendirdik. Üzerinde beraber çalışmanın şart olduğu bir imkan var. Suriye konusunda Türkiye olarak İran ile çok yakın ve samimi bir işbirliği içinde olabilirsek, uluslararası camiaya önerilerde bulunabiliriz ve önerilerimiz Batı dünyasında ciddiye alınabilir.”

Cumhurbaşkanı Gül’ün bu önerisinin hayata geçmesinin ön koşulu, Erdoğan-Davutoğlu ikilisi tarafından ideolojik zeminde dizayn edilmiş Suriye politikasının rasyonel ve laik bir çizgide formatlanmasını gerektiriyor.

Gül’ün açıklamasını daha da dikkat çekici hale getiren zamanlaması... Bu açıklama, Başbakan Erdoğan’ın Tahran ziyaretinden dönerken uçaktaki gazetecilere “İran’la Suriye konusunda anlaşamadıklarını” söylemesinden bir gün sonraya rastladı.

Ankara’nın Suriye konusunda mevcut saflaşmada karşıt kampta yer alan İran’la birlikte çalışabilmesi için önce bir gerçeklik denetimi (reality check) yaparak Şam rejiminin öngörülebilir vadede gidici olmadığı gerçeğini içselleştirmesi şart.

Gül ise hem bu gerçeklik denetimini yaptığını gizlemiyor, hem de karşı kampta yer alan aktörlerle Erdoğan-Davutoğlu ikilisinden farklı biçimde empati yapabildiğini gösteriyor:

“Foreign Affairs dergisine bundan 2 yıl önce verdiğim bir mülakatta Suriye’ye kendisini İran ve Rusya kadar bağlayan bir ülke yok karşı tarafta demiştim. Batı’yı da kastettim, bizi de kastettim. İran için ölüm kalım meselesi, bizim için insanlık meselesi. Rusya için sıcak deniz meselesi, tek kale meselesi.

Öbür tarafta ben savaşları bitirecek adam olacağım diye konuşuyorlar zaten, politikaları belli (ABD’yi kastediyor). Bugün artık eli güçlü olan Şam. Cenevre’ye nasıl geldi?”

Türkiye’ye yönelik değişen tehdit değerlendirmesinde de Gül’ün düşünceleri mevcut çökmüş Suriye politikasının mimarları olan Erdoğan-Davutoğlu ikilisine kıyasla net biçimde gerçekçi ve güncel. Bir El Kaide örgütü olan Irak-Şam İslam Devleti mevzilerinden 30 Ocak’ta ateşlenen bir havan mermisinin Türkiye tarafına düşmesi üzerine Türk ordusunun verdiği karşılıkla ilgili bir soruya Cumhurbaşkanı şu cevabı verdi:

“Suriye’nin nasıl, ne zaman düzlüğe çıkacağı konusunda çok iyimser olmak için bir neden yok önümüzde. Cenevre’den yaptırım gücü olan bir geçiş hükümeti çıksaydı, bu gelecek açısından ümit verici olabilirdi ama olmadı. İkinci nokta, ortaya çıkan ortamın Türkiye açısından yarattığı tehdit ve tehlikeler. Belirsizlik ortamı içinde çok gruplar çıktı ortaya. Orada sadece rejimle muhaliflerin çatışmaları değil, muhaliflerin arasındaki çatışmalar da var. Hedef yok. Hedefsiz... Bunlar eğer 900 kilometrelik sınırın ötesinde değil sınırınızda oluyorsa bunun nereye uzanacağını bilemezsiniz. Bu ortamlar aşırılığı radikalizmi körükler ve yaratır. (...) Bunların nereye varacağı bilinmez.

Bu nedenle bizim 4-5 yıl önceki tehdit algılamamızla bugünkü tehdit algılamamız arasında çok büyük fark var. O zaman bizim için en büyük tehdit PKK terörüyle mücadeleydi. Bugün baktığımızda bu ortam içinde kaç tane grup görüyoruz. Bugün hepimizin çok daha dikkatli olması gerekiyor. Güney sınırımızın daha zor olduğunu söylemek istiyorum. TSK da bugün ben karışmayayım derse belki yarın gücünüzün yetmeyeceği bir güç çıkacak karşınıza.”

Malumunuz, Başbakan Erdoğan yolsuzluk soruşturmalarını “kendisini iktidardan uzaklaştırmaya yönelik bir uluslararası komplo” olarak takdim ediyor. Hükümet çevreleri ve iktidar medyası da bu komplocu anlatımı destekliyor.

Cumhurbaşkanı Gül, 28 Ocak akşamı Roma’da mantığı bu komplocu anlatımla örülmüş bir soruya da muhatap oldu. İktidar medyasından bir gazetecinin, “Son dönemde Batı basınında istikrarsız bir Türkiye fotoğrafı inşa edilmiyor mu?” şeklindeki sorusuna Gül’ün şu ilginç cevabı verdi:

“Basının tabiatı gereği eleştirel olması beklenir genellikle. ‘Niye eleştiriyor yani kardeşim, olumlu taraftan baksın’ dediğinizde, o zaman basın olmuyor, başka bir şey oluyor. Ben bunu objektif bir basın tahlili olarak söylüyorum. (...)

Dışarıdan çok kasıtlı olarak kötü göstermek isteyen çevreler olabilir ama bunu toptancı bir şekilde ‘dışarısı kötü göstermek istiyor, kampanya yapıyor’ diye düşünmek doğru değil. Unutmayalım ki dışarıda bir zamanlar bizim için “reformist government in Turkey” (Türkiye’nin reformcu hükümeti) diye manşet atan gazetelerdir bunlar. Bizim başarılarımızı çok övdüler açıkçası. O bakımdan objektif olmamız gerekir. Bazen baktığınızda, ‘sırıtıyor, çok kasıtlı, çok aleyhte’ dediğiniz yazılar da var. Bazıları da gazetecilik gereği Türkiye’de bu tartışmalar olunca, onları daha kritik edecek şekilde yazıyor. Hepsini toptancı şekilde Türkiye düşmanı gibi görmemek gerekir. O zaman kendimize yanlış yaparız ve herkesi Türkiye’nin düşmanları safına yerleştiririz. Böyle bir şey söz konusu değil.”

Gül’ün bu cevabı dört açıdan kayda değer.

Cumhurbaşkanı, Başbakan Erdoğan ve çevresinin komplocu yaklaşımlarına prim vermiyor.

Cumhurbaşkanı, basının tabiatı gereği eleştirel olduğunu teslim ederek basın özgürlüğünden yana tavır alıyor.

Üçüncüsü, “İktidara hep olumlu tarafından bakan bir basının, basın olmaktan çıkarak başka bir şey haline geldiği” iması, AKP medyasına yönelik varoluşsal bir sorgulamayı içinde barındırıyor.

Dördüncüsü de Cumhurbaşkanı, Batı basınında Türkiye’ye şimdi eleştirel bakan gazetelerde AKP hükümetinin geçmişteki icraatı hakkında olumlu yorumlar yer aldığını hatırlatarak Erdoğan iktidarının son yıllardaki olumsuz gidişatını zımnen eleştiriyor.

Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin yakın geçmişiyle bugünü kıyaslandığında dikkat çektiği olumsuz değişim tablosunu, Ermenistan’da “Soykırım’ın 100’ncü yılı” konulu uluslararası kampanya hazırlıkları hakkındaki bir soru vesilesiyle de gündeme getirdi:

“2014 ve 2015 önemli yıllar olacak. Türkiye uluslararası platformlarda birçok zorlukla karşı karşıya kalacak. Üç-dört sene önce parlak ışığında çok da dostu olan bir ülke olarak bunları aşabilecek bir ülke olabilirdik diye düşünüyorduk. Şimdi tabii dünya konjonktürü, bizim konjonktürümüz falan, çeride bir sürü başka şeyle uğraşırken bu işler de sıkıntıları biraz çoğaltacak doğrusu. Hükümetimizin bazı çalışmaları var. (...) Türkiye ile dost olmanın değerini herkese hatırlatacak şeyleri çoğaltmak lazım.” 

Cumhurbaşkanı Gül’ün bu ifadeleri de Türkiye’nin Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin 2010’dan bu yana izlediği iç ve dış politikalar sonucunda dünyada ve bölgesinde yalnızlaştırıldığı ve yumuşak güç kaybına maruz bırakıldığı eleştirisini içeriyor.

Gül’ün bu söylem ve tutumunun AKP tabanında ve partinin içinde güçlü ve olumlu bir karşılığının bulunduğunu, Gül’ün yalnız olmadığını belirtelim.

More from Kadri Gürsel

Recommended Articles