Ana içeriğe atla

AKP yanlısı basın yolsuzluk skandalında İsrail'i suçluyor

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yolsuzluk operasyonlarının ardından "kirli ittifakı" bozma sözü verdi.
(L-R) Ministers of Turkey's ruling Ak Party (AKP) Economy Minister Zafer Caglayan, Energy Minister Taner Yildiz, Agriculture Minister Mehdi Eker and Interior Minister Muammer Guler attend a ceremony in Ankara December 18, 2013.Scores of people including the sons of Interior Minister Guler, Economy Minister Caglayan and Environment and City Planning Minister Erdogan Bayraktar, prominent businessmen close to Prime Minister Tayyip Erdogan, and local government officials were detained on Tuesday in the biggest

Türkiye'de içine düştüğünüz zor bir durumdan sıyrılmanın en kolay yolu suçu, istenmeyen bütün gelişmelerin arkasındaymış gibi gösterilen İsrail'e atmaktır. Bu bilhassa da İslamcı gelenekten gelenler için geçerlidir. Bu önerme İsrail'in, şartlara kendi çıkarına göre yön vermek için başka ülkelerin iç işlerine karışmadığı gibi safça bir anlama gelmiyor. Ancak Türkiye'de gerçekleşen her sorunun hatta açıkça içeriden kaynaklanan sorunların arkasında bile Yahudi parmağı ya da İsrail'i görmek de Türkiye'de rutin bir tepki haline geldi.

Büyük yolsuzluk soruşturması 17 Aralık'ta ortaya çıktı. Ayrıntıların Al-Monitor’un Türkiye'nin Nabzı Bölümü tarafından titizlikle aktarıldığı soruşturma üç ay sonraki yerel seçimler ve ardından düzenlenecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde hükümeti temelden sarstı.

Dört bakan, karanlık bir İranlı iş adamı, devlet bankalarından birinin genel müdürü, AKP'li bir belediye başkanı ve hükümete yakın tanınmış bir müteahhidin adının karıştığı milyonlarca dolarlık rüşvet skandalı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için siyasi açıdan tsunami etkisi yarattı.  

Erdoğan halen süren bu skandalda iyi bir görüntü çizmek için çok az seçeneği olduğunun fazlasıyla farkında. Soruşturmanın ortaya çıkmasının ardından görevinden alınan çok sayıda polis memuru ve soruşturmada görevlendirilen, "ek" savcılar halihazırda kendisi için kötü bir görüntü oluşturdu bile.

Erdoğan bütün eleştirilere göğüs gererek, bu "çeteye" karşı savaş başlatma kararı aldı. Erdoğan'ın ifadeleriyle, uluslararası bağlantıları olan ve devletin içlerine kadar sızan bu çetenin, hükümete karşı böylesi operasyonlar planlayabildiği iddia ediliyor.  

Soruşturmaya ilişkin gözaltıların başlamasının hemen ardından 17 Aralık'ta Konya'da kitlelere seslenen Erdoğan oldukça öfkeli görünüyordu. Türkiye'ye karşı "kirli bir ittifak" yapıldığını söyleyen Erdoğan "Arkasına sermayenin ve medyanın gücünü alanlar bu ülkeye istikamet çizemezler" dedi.

Bu operasyonu planlayanların hem içeride hem de dışarıda bağlantılarının olduğunu söyleyen Erdoğan "Bunların kimler olduğunu sizler de tahmin ediyorsunuz. Gezi’yle başlayan bir süreç oldu şimdi yeni adımlar attılar" diye konuştu.

Erdoğan'a göre hükümeti uluslararası arenada zor durumda bırakan Haziran'daki Gezi Parkı protestolarının arkasında "faiz lobisi" vardı. Erdoğan bu lobinin Türkiye'nin ekonomik ve siyasi başarılarının altını oymak istediğini söylerken, hükümet yanlısı basın da bu lobinin aslen Yahudi lobisi olarak anlaşılması gerektiğini vurgulamıştı.

Erdoğan'ın beyanlarından bu pası alan aynı basın çevreleri dolambaçlı savlar üzerinden yine İsrail ve Yahudi lobisini gündeme taşıdı. Örneğin Star gazetesinin 18 Aralık'taki haberi, Türkiye'nin İran ile yaptığı petrol ticaretinde Halkbank'ın kullanıldığını ve bu nedenle Mossad'ın  bu soruşturmayı başlattığını iddia etti.

Türk lirasının dolar karşısında değer kaybettiği ve borsada yaşanan ciddi düşüşler göz önüne alındığında Erdoğan'ın ilerleyen günlerde "faiz lobisi" ya da benzeri bir savı yeniden gündeme getirmesi de muhtemel. Hükümet çevrelerinin desteklediği iktidar yanlısı basının gündeme taşıdığı İsrail’in de bu komplonun içinde yer aldığına dair iddialar ise Erdoğan yönetiminin İsrail ile ilişkilerde normalleşmeyi riske edemeyeceği bir zamanda gerçekleşiyor.

Hükümet yanlısı gazeteler soruşturmaya dair detaylara yer vermediği gibi hükümete en çok zarar verecek ayrıntıları çürütmek için de elinden geleni yapıyor. Lakin, aleyhteki iddiaların akışını durdurmak imkansız gibi görünüyor. Bu aşamada kesin olan tek şey ise hükümetin İsrail ya da benzeri savları kullanarak dikkatleri dağıtma çabalarına karşın Türkiye'deki İslamcıların karşılıklı olarak kılıçlarını çektiğidir. Erdoğan'ın açıklamalarından AKP ve Gülen hareketinin iki tarafa da zarar verecek sert bir savaşa hazırlandıkları anlaşılıyor.

Aynı tabandan gelen bu iki kesim geçmişte birbirlerini desteklemişti. Ne var ki her konuda tam bir mutabakat içinde değillerdi. Aradaki husumet ise hükümetin çoğu Gülen hareketine ait dershaneleri kapatma kararıyla iyice ısındı. Kadri Gürsel'in Al-Monitor'un Türkiye'nin Nabzı Bölümü için 18 Kasım'da yazdığı makale bu husumete ilişkin ayrıntılara açıklık getiriyor.

Zaman ve İngilizce Today's Zaman gazetelerinin öncülük ettiği Gülen medyası yolsuzluk soruşturmasının bakanlara da  uzandığına ilişkin çok katı bir yayın politikası izliyor ve bu konudaki gerçeklerin açıklığa kavuşturulmasını talep ediyor. Hükümetin kontrolünde olmayan diğer basın kuruluşları da bu çizgide yayın yapıyor. Hükümet yanlısı basın ise Erdoğan'a karşı büyük bir komplo düzenlendiğini iddia ediyor.

Bir yanda uluslararası bir komplo olduğunu iddia eden İslamcı medya bir yanda da bunun basit ve açık bir rüşvet  skandalı olduğunu söyleyen diğer basın kuruluşları AKP destekçilerinin de kafasını karıştırıyor. Hükümet yanlısı cephede söylendiği gibi bu skandalın arkasında İsrail varsa, bu, Fethullah Gülen’in- ki soruşturmanın polis ve yargı içindeki Gülen destekçileri tarafından başlatıldığı iddia ediliyor- dünyadaki tüm İslamcıların karaladığı bir ülkeyle gizli anlaşma halinde olduğu anlamına gelir.

Gülen’e sempati duyan pek çok AKP taraftarı, bunu kabullenmekte güçlük çekecek. Bu bağlamda, resmi AKP çevrelerinden yapılan tüm ithamların isim zikretmeden Gülen grubunu dolaylı olarak işaret etmesi dikkat çekicidir. Gülen grubunu kast edip etmedikleri sorulduğunda hükümet sözcüleri bunu reddediyor. Gülen’i zikretmeye en çok yaklaştıkları noktada ise, grubun adını kullanarak devlette yuvalanan bir çeteden söz ediyorlar.

Bu tablo Gülen meselesinin AKP sıralarında da hassas bir konu olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Gülen hareketine yakınlığıyla bilinen eski futbolcu Hakan Şükür'ün dershaneler nedeniyle Başbakan Erdoğan'ı eleştirerek  16 Aralık'ta milletvekilliğinden istifa etmesi de bunun bir örneğidir. Erdoğan'ın davetiyle AKP'ye katılan Şükür, Haziran 2011'de milletvekili olarak seçilmişti.

Soruşturmanın hükümete vereceği zararlar düşünüldüğünde hükümetin basına yönelik bir karartma kampanyası da söz konusu. Bu girişimlere Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ öncülük ediyor. Kişisel Twitter hesabından konuya ilişkin açıklamalarda da bulunan Bozdağ bu soruşturmanın AKP'nin yerel seçimlerdeki, Erdoğan'ın da Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki şansını azaltmak için yapıldığını iddia etti.

Bozdağ'ın beyanları Erdoğan'ın öfkeli açıklamalarıyla birlikte okunduğunda Türkiye'nin siyaseten gergin ve çalkantılı bir sürece girdiği görülüyor. Bu sürecin ekonomik açıdan olumsuz sonuçları halihazırda hissediliyor. Bu Ankara'nın Orta Doğu'da çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir sırada yeniden bölgesel bir oyuncu olma çabalarına da zarar veriyor.

Yine de içerideki bu savaşta mücadele etmek ve hayatta kalmak Erdoğan için varoluşsal bir öneme haiz. Erdoğan Gülen hareketi ve düşman olarak addettiği diğerleriyle olan savaşının ülkeye yönelik istikrarsızlaştırıcı etkisine dair eskiye oranla daha az endişeli görünüyor.

Aksi takdirde derhal soruşturmada adı geçen bakanların istifasını ister ve uluslararası komplo iddialarını gündeme getirmek yerine hukukun üstünlüğü ilkesine arka çıkardı. Bazıları gerçek demokrasilerde böylesi bir skandalın üzerine Erdoğan'ın bile istifa etmesi gerektiğine inanıyor. Lakin bu günümüz Türkiye'si için çok uzak bir beklenti.  

More from Semih Idiz

Recommended Articles