Ana içeriğe atla

Suudi Arabistan’ın Derinleşen Yalnızlığı

Suudi Arabistan’ın BM Güvenlik Konseyi üyeliğini reddetmesi, daha aktif bir dış politikanın işareti olamaz.
Saudi Arabia's Finance Minister Ibrahim Alassaf (front, 2nd R) walks with Gulf Cooperation Council (GCC) Secretary-General Abdulatif al-Zayani (front R) to attend a meeting of Gulf Arab monetary and finance officials in Riyadh October 5, 2013. The central bank of Saudi Arabia, one of the world's top holders of U.S. government bonds, said on Saturday it was not worried by the political deadlock in Washington that could cause the United States to default on its debt. The U.S. Congress must agree on a measure

Suudi Arabistan’ın bugün karşı karşıya kaldığı durum, bölgesel Arap politikasında yaşanan büyük aksamalardan ibaret değil. BM Güvenlik Konseyi’nde geçici üyeliğe seçilmesine rağmen krallık, uluslararası platformlarda da giderek yalnızlaşıyor. Nitekim oylamadan bir gün sonra, 18 Ekim’de Konsey’deki sandalyeyi de reddetti. Dış politika gündemine ve özellikle diplomasinin askeri seçeneğin önüne geçtiği Suriye’deki önceliklerine destek bulamayan Suudi Arabistan, uluslararası topluma tepkisini böyle göstermiş oldu. Suudi Dışişleri Bakanı Suud El Faysal da daha önce, askeri müdahale gündemden düşünce BM’deki konuşmasını iptal etmişti. Suudi Arabistan, bir taraftan gücünü aşan görkemli emeller beslerken, bir taraftan da kendisini köşeye sıkıştırıp gitgide yalnızlaştırıyor.

Nawaf Obaid, bu duruma çözüm olarak, Suudi Arabistan’ın bölgesel tehditlere karşı Araplar arası ittifakları canlandırmasını öneriyor. Obaid’in öngörüsüne göre, Suudi dış politikası bu şekilde daha aktif ve etkin bir hâl alacak ve Arap ülkelerini Batı desteğine bağımlı olmaktan kurtaracak. Son dönemdeki ABD-İran yakınlaşması da zaten bu desteğin altını oymuş görünüyor.

Mısır, Fas, Ürdün ve Körfez İş Birliği Konseyi (KİK) ülkelerinin Suudi önderliğinde müşterek bir Arap güvenlik yapısı oluşturması, abartılı bir hayal olarak görünüyor. Böyle bir güvenlik yapısı, son aylarda zayıfladığı gözlemlenen Batı desteğine yine de bağımlı olacak. Dahası, böyle bir yapı daha hayata geçmeden, varlığını sürdürmek için çırpınan çaresiz bir kulübe dönüşmeye mahkûm. Zira bölgenin geleceği ve jeopolitik dengesi belirsizliğini korurken ihtilafların daha da askerileşmesi, daha güçlü uluslararası oyuncuların isteklerine aykırı düşecek ve ters tepecek.

Suudi Arabistan, KİK şemsiyesi altında Bahreyn’de gerçekleştirdiği başarılı askeri müdahale ve Yemen’de sonuç alan diplomasisiyle övünüyor. Ne var ki her iki ülkede de durum kırılganlığını koruyor. Bir ülkede gerçek bir halk hareketinin bastırılması, bir diğerinde de devlet başkanının yerine yardımcısının getirilmesi, Arap Yarımadası’nda kalıcı istikrar reçetesi olmaktan epey uzak. Bu müdahale örnekleri, ihtilafları sadece uzatmıştır. Zira bunlar, kudretli Suudi Arabistan tarafından söz konusu ülkelerin halklarına, isteklerine aykırı olarak dayatılmıştır.

Bahreyn’de barışçıl göstericilere karşı kullanılan askeri gücün tek bir amacı vardı: Gerçek temsil yapısına sahip bir hükümet seçeneğine karşı monarşiyi korumak. Yemen’deki diplomasi de her ne kadar iktidarı elinde tutan kişi değişse de yine mevcut düzeni korumaya yönelikti. Böylece her iki ülke de uzatmalı bir belirsizliğe sürüklenmiş oldu. Suudi Arabistan’ın tercih ettiği bu modellerin karmaşık Suriye denkleminde uygulanması olası değil.

Suudi öncülüğünde müşterek bir Arap güvenlik yapısı, komşuların iç işlerine perde arkasından müdahale ederek ve biber gazıyla inşa edilemez. Nitekim Suudi Arabistan, Arap dünyasındaki iç ihtilaflarda tarafsız bir hakem de değildir. Krallığın elinde inanılmaz bir zenginliğin olduğu muhakkak, ama sırf kendi iç durumu sebebiyle bölgesel lider rolünü oynamaktan acizdir.

Suudi Arabistan, Arap kitlelerinin öykünmek istediği veya ayrıcalıklı müşterisi olmaya çalıştığı bir siyasi model değildir. Kuşkusuz bu kitleler, Suudi zenginliğine arzuyla bakıyor, Suudi istihdam pazarına erişmek ve yurt dışındaki Suudi yatırımlarından pay kapmak istiyor. Ne var ki bu insanların meydanları doldururken kurtulmak istediği tüm olumsuz siyasal vasıflar, Suudi Arabistan tarafından temsil ediliyor.

Suudi önderliğinde müşterek bir güvenlik yapısı, otoriter rejimleri halka karşı koruyan güvenlik ittifakları ve baskıcı yönetimler başta olmak üzere Arapların tekrar yaşamak istemediği olayları da çağrıştıracak. Yakın zamanda gerçekleştirilen Küresel Pew Araştırması da bu gerçeği ortaya koyuyor. Araştırmaya göre, Suudi Arabistan’a olumlu bakan kişilerin oranı 2007’den beri düşüyor. En büyük düşüşler ise Mısır, Lübnan, Türkiye ve Filistin gibi ülkelerde yaşanıyor.

Suudi Arabistan’ın berbat insan hakları karnesi, giderek artan baskıcı ve sansürcü uygulamalarına rağmen uluslararası toplumun Suudi kaynaklarına erişim karşılığında ülkeye gösterdiği sevecenlik, gereğinden uzun sürmüş olabilir. Birleşmiş Milletler, Suudi Arabistan’ı Güvenlik Konseyi geçici üyeliğiyle onurlandırdı, ama krallık bu tip adımlarla tatmin olmuyor.

Suudi Arabistan’ın Güvenlik Konseyi üyeliğini reddederek sergilediği tavır, Nawaf Obaid’in öngördüğü aktif siyaset ve etkinliği değil, çocukça bir tepkiyi ifade ediyor. Obaid’in Suudilerin öncülük etmesini beklediği kulüp, sadece Körfez’de değil, Fas, Ürdün ve Mısır gibi uzak ülkelerde de kırılgan bir zeminle karşı karşıya.

Suudi kralı, Arap isyanlarının patlak vermesinden hemen sonra KİK’in bir iş birliği platformundan bir birliğe dönüşmesini önermişti. KİK üyeleri arasında bu öneriyi şevkle karşılayan tek ülke Bahreyn oldu. Katar’la Oman, böylesine büyük bir projeye uzak dururken Kuveyt sivil toplumunun tepkisi bile kaygı yüklüydü.

Fas da Suudi mali yardımları almaktan hoşnut olabilir, ama öngörülebilir gelecek için gözünü Avrupa’ya çevirmiş görünüyor. Ürdün de hem ekonomi hem güvenlik alanında KİK ülkeleriyle ilişki halinde, ama Kuveyt Ürdün’ün KİK üyeliğine katiyetle karşı çıkıyor. Geriye bir tek ıstırap içindeki Mısır kalıyor. İçeride aynı anda birkaç cephede mücadele eden Mısır’ın bölgesel sahneye dönüp öncü rolü üstlenmesi epey zaman alabilir. Dolayısıyla, müşterek bir güvenlik yapısı bir yana, Araplar arası ittifaklar bile an itibariyle gerçekçi görünmüyor.

Ancak, Suudi Arabistan diplomasi dışı yollardan yine de misillemede bulunabilir. Aktif ve kararlı politika şeklinde tabir edilen tutum, Arap toplumlarında ve ötesinde toplumsal barışla güvenliği tehdit eden, üstü kapalı müdahaleler olarak anlaşılabilir mi? Unutmayalım ki Suudi Arabistan’ın daha önce başarıyla kullandığı, eski ve öldürücü bir silahı var: içeride itaate, dışarıda ise cihada yürekten inanan nesiller üretme becerisi. Kendi ülkesi içinde militan tehdidini ortadan kaldıran Suudi Arabistan, dışarıda cihatçıları galeyana getirmeyi başarmıştır. Bu galeyan Yemen’de, Irak’ta, Lübnan’da- Kuzey Afrika’yı söylemeye bile gerek yok- gittikçe kabarırken, Suudi sahnesi en azından an itibariyle huzurun tadını çıkarıyor. Cihatçı coşku zaman içinde evine geri dönebilir, ama şu an Suudi sınırlarının ötesine itilmiş görünüyor ve orada başkalarının başına bela oluyor.

Uluslararası diplomasinin birkaç cephede kaydettiği gelişme, Suudi Arabistan’ı derin hayal kırıklığına uğratmış olmalı. Suriye’yle İran bunun iki bariz örneği. Suudi Arabistan eğer gerçekten etkin olmak istiyorsa işe iç siyasetini düzeltmekle başlamalı. Böylece gelecekteki kamuoyu anketlerinde desteğini artırır ve akabinde komşularıyla olan ilişkilerinde patron-müşteri ilişkisinin ötesine geçer.

Tekil bir politikanın dayatılması veya büyük ittifakların kurulması, hâlihazırda ne Arap Yarımadası’nda ne de geniş Arap dünyasında mümkündür. Ülkelerin kendi ulusal çıkarları tek bir bölgesel güce feda edilemez. Hele de bu güç, yıllarca sürmüş baskı ve dışlamayı yıkmak için mücadele eden demokrasi güçlerinin azılı düşmanı olduğunu ortaya koymuşsa.

Arap siyasi sahnesinin parçalanıp yeniden şekillendiği bu ortamda, ister işlevsiz kalan Arap Birliği’nde olsun, ister yeni kurulacak müşterek bir güvenlik yapısında olsun Araplar arasında birlik sağlamak zordur. Bu yeni koşullarda Suudi Arabistan’ın tartışılmaz bir liderlik kurması, büyük çaba gerektirecektir.

Kendi toplumlarındaki değişim dalgasını kesmek için çırpınan tutucu bir hükümdarlar kulübüne önderlik etmektense, bölgesel ve uluslararası toplumun yapıcı bir üyesi olmak çok daha iyidir. Başka ülkelerin işlerine müdahil olmak, daima felaket getirecek. Arap dünyası ve uluslararası sahne şu an çok kutuplu, devingen bir sürecin içindedir. Böyle bir ortamda ulusların gücü, zenginliklerine ve saldırgan askeri müdahalelerine her zaman denk olmayabilir. Suudi Arabistan, nasıl etkinlik kazanacağına karar vermelidir. Etkinlik, başkalarına patronluk taslamak ve uluslararası toplumu reddetmekle kazanılmaz. Bu tutumların her ikisi de ters teper ve sadece Suudi Arabistan’ın daha fazla yalnızlaşmasına hizmet eder.

Madawi Al-Rasheed London School of Economics and Political Science’a bağlı Ortadoğu Merkezi’nde konuk profesör olarak çalışmaktadır. Rasheed, Arap Yarımadası, Arap göç hareketleri, küreselleşme, ulus ötesi dini akımlar ve toplumsal cinsiyet konularında bir dizi eserin sahibidir. Twitter hesabı: @MadawiDr

More from Madawi Al-Rasheed

Recommended Articles