Ana içeriğe atla

Erdoğan’ın En Büyük Korkusu: Endişeli İslamcılar

Erdoğan’ın En Büyük Korkusu: Endişeli İslamcılar.
Supporters of Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan (not pictured) cheer as he addresses the members of parliament from his ruling AK Party (AKP) during a meeting at Turkish parliament in Ankara June 25, 2013. Turkish anti-terrorism police detained 20 people in raids in the capital Ankara on Tuesday in connection with weeks of anti-government protests across the country, media reports said. REUTERS/Umit Bektas (TURKEY - Tags: POLITICS) - RTX11029

14 Ağustos'ta Başbakanlığın Mısır'daki geçici hükümete karşı yayınladığı sert bildiri sonrasında CNN muhabiri Ivan Watson söyle bir tweet attı: “Tencere dibin kara seninki benden kara, Türkiye Başbakanı Erdoğan, Mısır güvenlik güçlerini 'barışçı protestoculara karşı güç' kullandıkları için kınadı.” 

Watson’a, Başbakan’ın danışmanlarından olan İsmail Cesur’dan anında cevap geldi “Pardon Ivan, biz vandalları ve provokatörleri 'barışçıl gösterici' olarak kabul etmiyoruz. Tarafsız izleyip, aradaki farkı görmeye çalışın.”

Gezi Parkı protestolarına ya da herhangi bir iç muhalefete karşı Türk politikacılarının kızgınlığını gözlemleyebiliyoruz. Erdoğan’ın Gezi Parkı protestocuları konusunda düşünceleri de teröristlik, kemirgenlik ve vandallık arasında gidip geliyor. Pek çok uzman Erdoğan’ın gelecek seçimlerden de en çok oyu alarak çıkacağını düşünürken, neden Erdoğan protestolardan bu kadar korkuyor?

En mantıklı cevap Erdoğan’ın güçlü bir muhalefetten korkusu olabilir. Bu kaygıya en iyi çare muhalif grupların bir kısmını yanına çekmek ve seçimi kazanmak için uzlaşmaya varmaktır. Ancak Erdoğan’ın Gezi protestoları sırasında ve sonrasında yaptığı konuşmaları dikkatlice analiz ettiğimizde, muhalif seslerin taleplerini ciddiye almadığını görüyoruz. Erdoğan, muhaliflerin oylarını alıp almamayı dert etmiyor. Nitekim, hâlâ “ne istiyorlar, neleri eksik” diye sorguluyor. Erdoğan’ın en büyük korkusu İslami kesimdeki bazı grupları kaybetmek, ki biz bu gruplara “endişeli İslamcılar/Müslümanlar” diyebiliriz. Son on yılda, biraz da AK Partinin yardımıyla, Türkiye'deki dindarların sayısı arttı. En azından daha genç seçmenler İslami değerlere daha duyarlılar. AK Parti, kamusal alanı pek çok dini gruba, politikaya karışmamaları kaydıyla açtı.

İşte, Gezi protestoları sırasında Erdoğan'ın en büyük kaygısı bu tabanı bir arada tutmaktı. O nedenle zayif ya da kontrolü kaybetmiş görünemezdi. Erdoğan’ın 'AK Parti bu ülkedeki İslamcılar için tek seçenektir' mesajını vermesi elzemdi. 'Eğer AK Parti iktidarda olmazsa, her dindar biraz kaybedecek' mesajının verilmesi gerekiyordu.

Aslında, Gezi protestocuları gibi, 'öteki' İslami gruplar da özgürlüklerinin anayasal garanti altında olmadığını biliyor ve bu nedenle  siyasi sistemin ve elitlerin değişen görüşlerinin etkisinde kalıyorlar. Mesela, bu hafta Meclis'te başörtülü vekil olabilmesiyle ile ilgili yasa görüşmeleri vardi. Başörtüsü özgürlüğü bile sağlanmış değil. Yani İslamcıların da endişeli olmak için çok haklı sebepleri var.

Belki bu zorlu süreci birkaç olayla daha iyi açıklayabiliriz.

Gezi Erdoğan’ın protestolarla ilk karşılaşması değildi. Gezi sonrası Fatih Altaylı'ya verdiği ilk  TV mülakatında Erdoğan, Galatasaray stadının açılışına gittiğinde yuhalandığını anlattı. Bu olay Ocak 2011'de olmuştu ve Erdoğan’ın hâlâ ne kadar kızgın olduğunu, bu kişileri “nankörler veya terör örgütlerinin üyeleri” olarak tanımlamasından anlıyoruz. Erdoğan hizmet götürüp takdir görememekten şikayetçiydi. Bu sözlerden de anlaşılıyordu ki Erdoğan muhalif grupların siyasi süreç içinde ikna edilebileceğini, memnun edilebileceğini sanmıyor.

Gezi protestoları sırasında, AK Parti beş tane “Milli İradeye Saygı Mitingi” düzenledi. Erdoğan her mitingde hemen hemen aynı konuşmaları yaptı. Gittiği her yerde daha yüksek sesle “Allahu Ekber” nidaları duyuluyordu. İki önemli olayın, ikisinin de tam kanıtları kamuoyu ile paylasılmamış da olsa, endişeli İslamcıları AK Parti tabanında birleştirmek için sunulduğunu görebiliriz. İki olayda da “İslam'ın kutsal değerlerine saldırı” söz konusuydu.

Birincisi “camilerimize ayakkabılarıyla girdiler, içki içtiler” suçlamasıydı. Biber gazından kaçan gençlerin sığındığı camide “içki”ye şahit bulunamasa da, Erdoğan bu cümleyi her mitingde tekrar etti. Camiye, kutsala el uzatmak, pek çok İslamcıyı haliyle kaygılandırdı.

İkinci olay ise “benim başörtülü bacılarımı yerlerde sürüklediler” cümlesiydi. Erdoğan bunu söylediğinde, mitingi dinleyen herkes 1 Haziranda Kabataş’ta olan vahşi saldırı iddialarına atıf yaptığını biliyordu. Kabataş'ta eşini bekleyen başörtülü hanıma ve bebeğine vahşice saldıranların –Gezi protestosuna katılan bir grup olarak anlatılmıştı – haberi  ilk önce Twitter'da önde gelen başörtülü gazetecilerce duyuruldu. Saldırının insani yerin dibine geçiren detayları gazetelere yansıdı ve kurbanın verdiği röportajı çoğumuz gözyaşlarıyla okuduk.

Bir anne olarak ben hem utandım, hem de korktum. İstanbul sokaklarında böyle bir saldırının olduğunu bilmek beni çok kaygılandırdı. Erdoğan saldırıdan her bahsettiğinde, başörtülü hanımların kaygısı, başka saldırı söylentileri aldı yürüdü. Olayın üzerinden yaklaşık 75 gün geçti ve hâlâ zanlılar yakalanamadı. Her gün Twitter'da onlarca kisi olayın kamera kayıtlarını izlediğini iddia eden, kurban ile konuşan, bu vahşeti bizlere aktaran gazetecilere sorular soruyorlar. #KabatasEskiyalariBulunsun diyerek adalet bekliyorlar, ancak bu gazetecilerden hiçbiri artık bu konuyu dillendirmiyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran, bu olayı takip eden bir siyasetçi. Oran, 14 Ağustos tarihinde, Al Monitor’e şunları söyledi: “1 Haziran tarihinde Kabataş'ta yaşanan olay ile ilgili olarak Bilgi Edinme Kanunu kapsamında İçişleri Bakanlığı ve İstanbul Valiliği'ne başvurduk. Sorduğumuz sorulara gelen cevapla, İstanbul Valiliği'nin yaptığı bir açıklamada 1- Emniyet müdürlüğüne bir başvuru olmadığı, 2- Tanıkların veya görgü şahitlerinin ifadesinin alınmadığı, 3- Olaya dair bir MOBESE kaydının olmadığı, kamuoyuna bildirildi. Bu kapsamda olay hakkında şikayet üzerine savcılık tarafından soruşturmanın da sürdüğü söylendi.”

Bu durumu nasıl yorumlamamız gerektiğini bilemiyoruz. Adalet tecelli edecek mi? En önemlisi bu olay, bir korkuyu iyice güçlendirdi: Adına ne derseniz deyin –çapulcu, beyaz Türkler, laikler, marjinaller, teröristler—bir grubun sadece dindar oldukları için başka bir gruba yüz kızartıcı bir şekilde saldırabileceği korkusu AK Parti tabanındaki endişeli İslamcıların belleklerine kazındı. Dini değerler üzerine kurulan bu söylem, “namus” adına pek çok kaygılı İslamcı grubun yeniden AK Parti tabanına dönmesini sağladı.

Yani pek çok gözlemcinin bulgularının tersine, Gezi süreci Erdoğan'ı korkutmadı. Erdoğan’ın korkması gereken tek süreç, AK Parti'nin içinden daha dindar, daha İslami kaygıları olan, daha muhafazakâr bir grubun ayrışması: AK Parti'nin bugüne dek dillendirmediği ama İslami kesim için önemli olan, riba, çok eslilik, tesettür standartları gibi konuları cesurca ele alabilecek bir hareket. Bugüne dek Erdoğan kendi çizgisinin sağındaki hareketleri başarıyla oyun dışı bırakabildi. En son Numan Kurtulmuş ve partisi HAS, AK Partiye katıldı.

Yani, Erdoğan’ın kaygısı gitar taşıyan, üniversitede okuyan Gezi protestocularını memnun etmek değil. Onların çoğunun zaten oy vermeye bile gitmeyeceğine, gitse de AK Parti'ye oy vermeyeceğine inanıyor Başbakan. Hayır, Erdoğan’ın en büyük korkusu, evde Gezi'yi izleyen, sessiz, dindar, muhafazakâr ve İslamcı kesimler. Erdoğan’ın politikalarını yeterince İslami bulmayan, endişeli İslamcılar. Erdoğan’ın Gezi sürecinde ve sonrasındaki davranışlarının analizi, ileride protestoculara yol gösterebilir: Erdoğan en çok endişeli İslamcılardan korkuyor. Bu grubu dikkate almayan her muhalefet girişimi başarısız olacaktır.

More from Pinar Tremblay

Recommended Articles