Ana içeriğe atla

Mısır’da darbenin Türkiye’deki iktidar için iki farklı sonucu...

Turkey Prime Minister Tayyip Erdogan speaks during a conference in Ankara, June 18, 2013. REUTERS/Dado Ruvic (TURKEY - Tags: POLITICS CIVIL UNREST) - RTX10S1M

Mısır’da 3 Temmuz günü gerçekleşen askeri darbenin, en az, görevinden alınan Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve iktidarını kaybeden Müslüman Kardeşler kadar şiddetle hissedildiği bir yer varsa o da Türkiye olmalı.

Başta İstanbul, ülkenin büyük bölümünü saran olayların travmasını atlatamadan, Mısır’daki askeri darbe Başbakan Tayyip Erdoğan ve iktidardaki Ak Parti için ek bir sarsıntıya yol açtı. Öyle ki, Tayyip Erdoğan, çok ihtiyacı olan tatilini keserek, işbaşına döndü; kurmaylarını olağanüstü toplantıya çağırdı ve Mısır darbesi 48 saatini doldurmamışken, hem darbeye ve hem de darbeye darbe demekten kaçınmış olduğunu iddia ettiği Batı dünyasına ve öncelikle Avrupa’ya karşı çok ağır bir eleştiri kampanyası açtı.

Milliyet gazetesinin köşe yazarı ve al Monitor’un da yazarlarından Kadri Gürsel’in 7 Temmuz günkü Milliyet köşe yazısında isabetle belirttiği gibi, “Türkiye’nin İslamcıları Mısır’daki darbeyi Mısır’da değil de Türkiye’de kendilerine karşı yapılmış gibi derinden yaşıyorlar... Ya da dışarıdan bakanlar onları mağdur ve darbelenmiş Mısırlı İslamcıların yerine koysun, öyle sansın istiyorlar...”

Mısır ordusunun Mursi ve Müslüman Kardeşleri iktidardan uzaklaştırması, Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti iktidarına, yaşadıkları travmanın yanısıra, İstanbul Taksim-Gezi eylemlerinden sonra çok ihtiyacı duydukları bir “pansuman” işlevi de görüyor. Erdoğan ve partisi bugüne dek sürekli olarak ve ısrarla kullandıkları “mağduriyet” ve “meşruiyet” temasına tekrar sarıldılar. Kadri Gürsel’in deyimiyle “mağduriyet sığınağı”na çekildiler.

“Mağduriyet” teması, Ak Parti’ye “Beyaz Türkler”e karşı “siyah Türkler”in temsilcisi olduğu iddiasını öne sürmesine hep yaradı. Seçimleri –daha doğrusu seçim kazanarak iktidara gelmeyi- ise “mağduriyet”ten yola çıkan bir siyasi hareketin “meşruiyet” kaynağı olarak gördüler ve gösterdiler.

Nitekim, Başbakan Tayyip Erdoğan, 5 Temmuz günü yaptığı konuşmada, Mısır’daki askeri darbeye karşı çıkarken, seçilmiş Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler iktidarının seçimle işbaşından ayrılması gerektiğine haklı olarak vurgu yaparken, “seçim sandığı demokrasinin namusudur” mottosunu sık sık kullandı. “Sandık demokrasinin namusudur” sözleri, hükümetin sıkı kontrolündeki iki günlük gazetede ertesi gün (6 Temmuz) manşet oldu.

Türk kamuoyu ve bu arada başta iktidar partisi, askeri darbeden önce 30 Haziran günü insanlık tarihinde rekor sayıda göstericinin Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda toplanarak Mursi’nin istifasını istediğinin ve 30 Haziran 2012’de Mursi’yi cumhurbaşkanlığına taşıyan seçimin muhtemelen Mısır’daki son seçim olacağının, yani Mursi’deki otokratik eğilimler üzerinde durmadı.

Seçimle gelenin seçimle iktidardan ayrılması konusunda demokrasinin “olmazsa olmaz” (sine qua non) ilkesi öne çıkarıldı. Bu, bir yandan Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarının demokratik meşruiyetini ve dolayısıyla Türkiye’de Ak Parti iktidarının meşruiyetini tahkim etmeye yarıyordu, diğer yandan da Mursi’nin ve Müslüman Kardeşler’in mağdur edildiği imajı üzerinden Ak Parti için hayli işlevsel olan “mağduriyet” temasının canlandırılmasını sağlıyordu.

Bu yaklaşımın bir başka işlevsel yanı da söz konusuydu: Tayyip Erdoğan ve takipçileri, İstanbul Taksim-Gezi eylemlerini “askeri darbe zemini hazırlayarak Erdoğan’ı yıkmayı” öngören “dış mihraklar”ın eseri, yani bir “uluslararası komplo” olarak görmek ve göstermek istiyorlardı. Dolayısıyla, Mısır’da 3 Temmuz’da gerçekleşmiş olan askeri darbe, Tayyip Erdoğan’ın Taksim-Gezi’ye ilişkin söyleminin de, ne kadar isabetli bir gorus olarak dolaşıma sokulmasını beraberinde getirdi.

Taksim-Gezi ile Türkiye kamuoyunda tüm ahlaki ustun tutumunu yitirmiş gözüken Ak Parti ve propagandistleri birdenbire Mısır’daki askeri darbeye Taksim-Gezi’ye ilişkin ahlaki ustunlugu yeniden kazanmak için sarıldılar. Bu arada, Taksim-Gezi’ye arka çıkmış ve Ak Parti ile yollarını ayırmakta olan Türkiye’nin liberal-demokrat kimi aydınları da, askeri darbe kavramı ile özdeşleşmiş görünmemek için Mısır’daki askeri darbeyi kınamak konusunda o kadar ön aldılar ki, Taksim-Gezi’ye ilişkin muhalefetleri de, Mısır’da öne çıkan gelişmelerle birlikte nötralize olmaya başladı.

Yani, Mısır’daki askeri darbe, paradoksal olarak, Türkiye’deki Ak Parti’ye bir ilaç gibi geldi.

Bu madalyonun bir yüzü. Madalyonun diğer yüzü, Mısır’daki askeri darbenin en büyük kaybedeninin, Mısır’daki Müslüman Kardeşler ile birlikte Türkiye’deki Ak Parti olduğu gerçeği söz konusu.

Ak Parti, hiçbir şekilde iktidarını kaybetme tehdidi altında bulunmuyor. Türkiye ile Mısır arasındaki temel fark bu. Bununla birlikte, Müslüman Kardeşler iktidarının Mısır’da görevden uzaklaştırılması, Ak Parti’yi bölgedeki en temel eksenin kurulmasından mahrum kılıyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun en büyük rüyası, bölgede “Türkiye-Mısır ekseni”nin kurulmasıydı. Bunda, Ak Parti ile Müslüman Kardeşler arasındaki ideolojik akrabalık belirleyici bir rol oynayacaktı.

Nitekim, Ak Parti Türkiye’si, “yumuşak gücü”na en cömert haliyle Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarı için kullanma yolunu seçmişti.  Muhammed Mursi yönetimi 2012 sonbaharında IMF’den 4.8 milyar dolar kredi bulmak için çabalarken, Ekim ayında Erdoğan iktidarı bu ülkeye 3 yılı geri ödemesiz, 5 yıl vadeli 1 milyar dolar kredi vermişti ki, bu rakam, her iki ülke için çok büyük sayılıyordu.

O günden bu güne yani yani yarım yılı aşkın süre içinde, Türkiye’nin Mısır’a kaydırdığı “yumuşak güç”ün getirisi olarak Mursi ve Müslüman Kardeşler’in 2002-2011 yılları arasındaki Tayyip Erdoğan ve Ak Parti’ye benzemesi ve her iki partinin temsil ettiği “İslam ile demokrasinin birlikte olabilirliği” tezinin tahkim edilmesi beklenirken; sanki tersi oldu. Erdoğan, Mursi’ye, Ak Parti Müslüman Kardeşler’e (ideolojik planda) daha çok benzemeye başladı.

Bu bakımdan, Müslüman Kardeşler’in Mısır’da iktidardan uzaklaştırılması, Ak Parti için çok sarsıcı bir sonuca yol açtı. Ak Parti’nin 2000’lerin başından beri kendi başarıları sayesinde giderek kibire dönüşmeye yüz tutan özgüveni yaralandığı gibi, Realpolitik açıdan Türkiye’nin bölgedeki gücü, etkisi ve manevra alanı çok ciddi olarak sınırlanmış oldu. Şu anda “Türkiye-Mısır ekseni”nden söz edemeyiz; bu, topal durumda.

Müslüman Kardeşler’in iktidardan uzaklaştırılması, Türkiye’nin Suriye politikasını da olumsuz etkileyecek. Mısır’daki gelişmenin, Suriye’deki rejime büyük bir nefes aldırdığı tartışılmaz bir gerçek.

Ayrıca, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in bir yıllık iktidarının son bulmasının, kapı komşusu Filistin-Gazze’de Hamas’ın gücünü kendiliğinden sarsmış olması, Filistin ve bölge politikasını büyük ölçüde Hamas üzerinden okuma eğilimindeki Türkiye’nin Ak Parti iktidarını, o alanda da zora sokuyor. Zaten, Mısır’daki askeri darbenin ilk kurbanlarından biri, Tayyip Erdoğan’ın yeniden canlanabilmesi için hayati önemde görülen Gazze seyahatinin ertelenmesi oldu.

Mısır’da askeri darbeye karşı direnişin yaygınlaşması ve Müslüman Kardeşler’in iktidara geri dönüşü, Ak Parti için büyük bir umut ve rüya gibi duruyor. Ancak, bu, olsa bile, hangi zaman tünellerinden nasıl geçeceği belli olmayan, iç savaş dahil, her türlü arzulanmayan ihtimali de içeren ve gerçekleşmesi zaman alacak fazlaca iyimser bir rüya.

Bir yanıyla ilaç gibi gelmesine rağmen, diğer yanıyla Tayyip Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin Mısır’la ilgili olarak moralini bozan da bu “gerçekler”i herşeye rağmen görebiliyor olmaları...

Start your PRO membership today.

Join the Middle East's top business and policy professionals to access exclusive PRO insights today.

Join Al-Monitor PRO Start with 1-week free trial