ABD’nin Lübnan’la İsrail arasındaki mekik diplomasisi Suriye’de yeni bir açılım sağlayabilir

By
p
Article Summary
Blok 9’la ilgili görüşmeler daha kapsamlı sonuçlar doğurabilir mi? BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye için aldığı ateşkes kararının başarısı “terörist” tanımına bağlı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Lübnan’da İsrail dosyası Hizbullah’ın elinde

Lübnan’ın Akdeniz’de Blok 9 diye bilinen ihtilaflı gaz sahasında aramalara başlamak için Fransız Total, İtalyan Eni ve Rus Novatek şirketlerinden oluşan konsorsiyumla anlaşmaya varması üzerine ABD’nin Yakın Doğu’dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı David Satterfield Lübnan ile İsrail arasında bir haftadır alışılmamış bir mekik diplomasisi yürütüyor.

İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman Lübnan’ın Blok 9’da aramalara başlama kararını “çok çok meydan okuyucu ve provokatif” diye nitelemişti. İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz ise 9 Şubat’ta diplomasinin tehditlere tercih edildiğini belirtti ancak daha sonra Beyrut’a şöyle seslendi: “Bizi provoke etmeyin ve ihtilaflı temas hattında arama yapmayın, hatta oraya hiç yaklaşmayın.”

Joseph Macaron Lübnan’ın duruşunu şöyle aktarıyor: “Lübnan Silahlı Kuvvetleri komutanı General Josef Aun İsrail’in Lübnan sularını ihlal etmesi halinde askerlerin ne yapması gerektiğini sorduğunda Başbakan Saad Hariri anında ‘Ateş açın.’ diye yanıt verdi.”

Hariri’nin bu net cevabı Lübnan siyasetini izleyen herkesçe bilinen bir gerçeği yansıtıyor: Mevzu İsrail olunca tek söz sahibi Hizbullah’tır. Satterfield ister Hariri ister Cumhurbaşkanı Mişel Aun ister Dışişleri Bakanı Cibran Basil veya Lübnan hükümetinden başka isimlerle görüşsün konu İsrail olunca mesajlar Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’a iletiliyor ve verilecek yanıtlar Nasrallah tarafından belirleniyor.

Blok 9’daki ilk arama kuyusunun gelecek yıldan önce açılması planlanmıyor. Dolayısıyla ABD aracılığındaki İsrail-Lübnan temasları, 2019’da olası bir çatışmayı önlemenin ötesinde Hizbullah’la ve dolayısıyla İran’la Suriye konusunda bir arka kanal emsali olarak daha da büyük önem taşıyabilir. Bu sütunda iki hafta önce değindiğimiz gibi Suriye’de büyük bölgesel ve küresel güçler arasında savaş riski yükseliyor ve bu bağlamda 2019 şu anda çok uzak görünüyor.

Washington Suriye’deki konumunu diplomasiyle pekiştirmek için BM Güvenlik Konseyi’ndeki görüşmelerden fazlasına ihtiyaç duyduğunu görüyor olabilir. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, 13 Şubat’ta Suriye’de kalacak 2 bin ABD askerinin yanında ABD ile koalisyon ortaklarının “Suriye topraklarının yüzde 30’unu, nüfusun önemli bir bölümünü ve Suriye’deki petrol sahalarının önemli bir kısmını kontrol ettiğini” söyledi.

Asıl soru bu kozların ne kadar kalıcı olacağı ve bir F-16’sı Suriye tarafından düşürülen İsrail’i ne kadar rahatlatacağı. Suriye’de diplomatik gündemi ve askeri tempoyu Rusya, İran ve Türkiye belirliyor. İsrail kuzey sınırında sükûneti korumak için sadece Rusya’ya bel bağlayamayacağını biliyor.

İran daha altı ay önce Irak’taki Kürt referandumu meselesini bir yandan Bağdat hükümeti ve Haşdi Şabi ile iş birliği yaparak, bir yandan da Kürt gruplarını bölerek kendi istekleri doğrultusunda halletti. Kaldı ki ABD’nin Suriye’deki konumu Irak’taki konumunun çok gerisinde. Tillerson ve diğer ABD yöneticileri yine açıkta kalmamak, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’den yeni bir çalım yememek için tetikte olabilir.

Neticede Satterfield’in mekik diplomasisi Suriye’den de genel bölgesel sorunlardan da ayrı tutulamaz. Blok 9 konusu İsrail ile Lübnan arasında ihtilaflı sınırı belirleyen Mavi Hat konuşulmadan konuşulamaz. Mavi Hat ise Suriye meselesinden ayrılamaz, Suriye meselesi de ABD, İsrail ve İran arasındaki ilişkilerden bağımsız ele alınamaz.

Satterfield’in girişimleri ve Lübnan hükümeti üzerinden Hizbullah ve İran’la muhtemel bir arka kanalın oluşması, İsrail-Lübnan sınır meselesinin çözümü için gereken ön çalışmaları başlatırken İsrail’in sınırlarında çatışma ihtimalini azaltacak bir açılım da sağlayabilir.

Şam ve Ankara Suriye’deki ateşkese uyacak mı?

BM Güvenlik Konseyi Suriye’de kuşatma altındaki sivillere insani yardım ulaştırılması için ülke genelinde 30 günlük bir ateşkes öngören kararı 24 Şubat’ta oy birliği ile kabul etti. Karar, çözüm sürecinin parçası olmayan İslam Devleti (İD), El Kaide ve bunlarla bağlantılı gruplar bakımından geçerli olmayacak. Güvenlik Konseyi’nin 2015 tarihli 2254 sayılı kararı ile uyumlu olan bu hükümde bilhassa Rusya ısrarcı oldu ve bu da oylamanın birkaç gün gecikmesine neden oldu.

Ateşkesin başarısı, bir yandan Suriye ve müttefiklerinin bir yandan da Türkiye’nin terörist olarak gördükleri gruplara karşı askeri operasyonlara devam edip etmemelerine, ayrıca silahlı ve terörist grupların saldırılarını sürdürüp sürdürmeyeceğine bağlı olacak.

Örneğin Doğu Guta’da Ceyş El İslam üzerinde anlaşmazlık yaşanabilir. Suudi Arabistan destekli silahlı bir Selefi grup olan Ceyş El İslam ateşkes şartlarını kabul etmiş durumda. Doğu Guta Rusya, İran ve Türkiye’nin Astana sürecinde belirlediği dört gerilimi azaltma bölgesinden biri. Bugünlerde sıkça “ılımlı” muhalefet içinde anılan ve Astana görüşmelerinde yer alan Ceyş El İslam’ın Şam, Moskova ve Tahran tarafından terörist örgüt sayıldığı dönemler oldu. İD ya da El Kaide ile bağlantılı olmamakla birlikte Ceyş El İslam demokrasiyi reddediyor, Şiiler ile Alevilere karşı nefret besliyor, Suriye için şeriatı savunuyor ve insan hakları örgütleri tarafından tutsaklarını kafeslerde tutarak canlı kalkan olarak kullanmakla suçlanıyor. Ceyş El İslam ocakta Soçi’de düzenlenen Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne katılmadı ve katılanları kınayan bir açıklama yayımladı.

Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar El Caferi, Güvenlik Konseyi oylamasının ardından 24 Şubat’ta yaptığı açıklamada karar öncesindeki günlerde silahlı grupların Şam’ı yoğun ateşe tuttuğunu, saldırıların sürmesi halinde hükümetin misillemede bulunma hakkı olduğunu belirtti.

Yine Astana sürecindeki gerilimi azaltma bölgelerinden biri olan İdlib’te ise en güçlü silahlı grup Heyet Tahrir El Şam. El Kaide ile bağlantılı olan Heyet Tahrir El Şam, terörist grup sayılıyor ve ateşkes kapsamında yer almayacak.

Hedef gerçekten “ülke genelinde” ateşkes ise Türkiye’nin Kürt Halk Savunma Birlikleri’ni (YPG) hedef alan Zeytin Dalı Harekâtı’na ara verip vermeyeceği sorusu gündeme geliyor. Ankara, Demokratik Birlik Partisi’ni (PYD) ve onun silahlı kanadı olan YPG’yi terörist örgüt saydığı PKK’yla doğrudan bağlantılı gruplar olarak görüyor. Washington da PKK’yı terörist örgüt sayıyor ama YPG’yi aynı kapsamda görmüyor. YPG, ABD’nin Suriye’de İD’e karşı başlıca ortağı olan Suriye Demokratik Güçleri’nin ana gövdesini oluşturuyor.

Güvenlik Konseyi’ndeki oylamanın ardından Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Türkiye’nin “Suriye’nin toprak bütünlüğü ile siyasi birliğini tehlikeye atan terör örgütleriyle mücadele edilmesine yönelik gayretlerini sürdüreceği” belirtildi. Burada YPG’nin kastedildiği açık.

Bu yazının yayıma hazırlandığı sırada PYD’nin önceki eş başkanı Salih Müslim Türkiye’nin talebi üzerine Çek makamları tarafından gözaltına alındı.

Türkiye’nin Afrin’deki taarruzu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye’deki hesaplarında belirsizlik unsurunu artırıyor. Tillerson’ın Ankara ziyaretinden üç gün sonra 19 Şubat’ta Putin Türk mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan’la bir telefon görüşmesi yaptı. Putin’in makamından yapılan açıklamada görüşmenin odak noktası “Astana formatındaki temasların daha da güçlenmesi” şeklinde ifade edildi ve iki liderin “Rusya, Türkiye ve İran’ın gerilimi azaltma bölgelerinin etkin şekilde işlemesi ve siyasi sürecin ilerlemesi için sarf ettikleri çabalarda yakın eş güdüme hazır olduklarını teyit ettikleri” belirtildi.

Putin’in isteği, Türkiye’nin Astana anlaşmaları uyarınca kuzey Suriye’de kuracağı askeri gözlem noktalarını daha süratli bir şekilde oluşturması. Metin Gürcan bu konuda şöyle yazıyor: “Türkiye’de medya bütün dikkatiyle Zeytin Dalı Harekâtı ile ilgili gelişmeleri köy köy, tepe tepe verirken İdlib’in doğusunda Türkiye sessizce yeni bir gözlem noktası kurma yönünde ciddi adımlar atıyor. (...) Astana mutabakatına göre Türkiye 12 gözlem noktası kuracak ve böylece Afrin’de YPG kontrolündeki bölgeleri çevreleyen, Halep’i de İslamcı örgüt Heyet Tahrir El Şam’ın hâkim olduğu İdlib’den ayıran mini bir tampon bölge oluşturacak ve YPG’nin İdlib’e doğru ilerleyip Akdeniz’e kadar bir koridor oluşturmak için yapacağı olası girişimlerin önünü kesecek. Türkiye taahhüt ettiği 12 gözlem noktasından altısını kurarken Moskova bu çalışmaların hızlandırılması için baskı yapıyor. Bu üslerin her biri mekanize piyade bölüğü şeklinde tasarlandı. Toplamda şu ana kadar tanklar, istihkâm birlikleri ve inşaat unsurları ile takviyeli neredeyse iki mekanize tugay -- yaklaşık bin 400 asker -- İdlib civarına yerleşti ve bu sayının artması bekleniyor.”

Fehim Taştekin ise şu tespitlerde bulunuyor: “Suriye ordusu ve rejim yanlısı milis güçlerinin Afrin’in savunmasına ortak olması bütün hesapları bozacak bir karşı hamle olarak da okunabilir. Erdoğan Suriye ordusunun Afrin’den uzak tutulması konusunda tamamen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e güveniyor. Erdoğan’ın Putin’e yaptığı ‘sonuçları olur’ uyarısının ardından danışmanı İbrahim Kalın’ın YPG ile Suriye ordusu arasında bir anlaşma olduğuna dair haberleri yalanlaması da bu bakımdan dikkat çekici.”

Geçen hafta bu sütunda İran’ın Suriye ordusu ile Kürtlerin anlaşması için aracılık ettiğine ve böylece Türkiye’nin harekâtını küçültmeye çalıştığına dikkat çekmiştik. İran’ın bu girişimleri Rusya’nın sarf ettiği benzer diplomatik çabaları pekiştirmiş oluyor.

Gerilimi azaltma anlaşmalarında öngörülen askeri gözlem noktaları, Erdoğan’ın Türkiye’deki Suriyeli mültecileri bir tampon bölgeye taşıma isteğiyle de alakalı. Gürcan’a göre “İdlib’in kontrolü Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin en azından bir kısmının bu tampon bölgeye gönderilmesine ve Rusya destekli Esad rejimi güney ve doğudan bastırdıkça Türkiye’ye gelebilecek yeni bir göç dalgasının önlenmesine imkân verecek.”

Gürcan şöyle devam ediyor: “Şu anda Fırat’ın batısında iki farklı cihatçı cephe bulunuyor. İlki ne Rusya’nın ne de Türkiye’nin istediği ve silah bırakmayarak İdlib civarında direnmeye kararlı radikallerin cephesi. Diğeri ise Türkiye kontrolünde YPG’ye karşı faal olan ılımlı cephe. Rusya Türk ordusu eliyle radikaller üzerindeki baskıyı artırıp onları Afrin cephesindeki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) saflarına geçmeye zorluyor. Türkiye ÖSO ile iş birliği yapıyor ve bu yapıyı ılımlı bir muhalefet grubu olarak görüyor. (...) Başka bir deyişle Rusya, bir yandan Esad güçleri ve hava kuvvetleri ile İdlib’i vururken diğer yandan da Türkiye’nin gerilimi azaltma faaliyetleri ile silahlı Sünni direnişi yumuşatıp Afrin cephesindeki ılımlı havuza katmak istiyor. Açıkçası Moskova, İdlib’in Esad rejiminin kontrolüne geçişinin Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekâtı’ndaki hedeflerine varmasından çok daha önce gerçekleşmesini öngörüyor. Dolayısıyla Türkiye’nin ‘İdlib’e karşılık Afrin’ şeklinde bir pazarlık yapma imkânı yok.”

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Özel etkinlikler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
Bu bölümlerde bulundu: Suriye savaşı ve yansımaları
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept