İsrail'in Nabzı

İsrail’in korkusu: ABD-İran yakınlaşması

By
p
Article Summary
Mısır, Suudi Arabistan ve İsrail’deki yetkililer ABD’nin Orta Doğu’daki geleneksel ittifaklarının yerine ılımlı bir İran’ı koymak istediği kaygısını taşıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Barack Obama yönetimi ile Benjamin Netanyahu hükümeti arasında yaşanan aleni çatışma – ki buna iki liderin kişisel çatışması da dâhil – iki boyuta sahip: görünen boyut ve örtülü boyut.

Çatışmanın açığa çıkmış boyutuna her gün tanıklık ediyoruz. Gün geçmiyor ki ikili ilişkilerde yeni bir kırmızı çizgi aşılmasın. Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest 18 Şubat’taki medya brifinginde ABD’nin İran nükleer müzakerelerine ilişkin İsrail’le istişareye devam ettiğini, ancak sızdırılan bilgilerin müzakerelerin başarı şansını etkilemesinden kaygı duyduğunu belirtti. Sözcü “İsrail’in bizim müzakere pozisyonumuza dair söylediği bazı şeylerin doğru olmadığı açık.” ifadesini kullandı. Earnest ayrıca ABD’nin müzakerelerde görüşülen hususların bağlam dışına çıkarılmayacağından veya çarpıtılmayacağından emin olmak istediğini kaydetti.

Böyle bir olay tarihte görülmüş değil. Bu hafta görüştüğüm üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisinin değerlendirmesi şöyle oldu: “Bu durumu andıran tek olay olarak Pollard olayını hatırlıyorum. Ama o olayda Amerikalılar en mahrem noktalarında bir ajan yakalamıştı ve dolayısıyla patırtının haklı bir gerekçesi vardı. Bugün ise işler bu kadar hassas bir kavşaktayken İsrail’e güvenmediklerini açıkça gösteriyorlar. Yani bir bakıma İsrail’i yıllardır şeref konuğu olarak ağırladıkları lüks misafir odasından kapı dışı ediyorlar ve bunu kameraların önünde yapıyorlar. Dudak uçuklatıcı demek bile durumu tarif etmekte yetersiz kalır.”

Perde arkasında ise daha örtük bir çatışma yaşanıyor. Bunun bir tarafında ABD, diğer tarafında ise İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan gibi bugüne dek “Amerika’nın Orta Doğu’daki müttefikleri” olarak anılan ülkeler var. Çatışma sessiz, kontrollü ve belki de sadece ima yoluyla yaşanıyor ama kolayca tutuşup patlayabilecek bir temele sahip. Adı geçen ülkelerdeki birçok kaynak, ABD’nin Orta Doğu’daki müttefiklerini değiştirmeye hazırlık yaptığını düşünüyor. Yani Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail gidecek; yerlerine İran gelecek.

Bu komplo teorisine göre Obama, İran’la yapılacak nükleer anlaşmayla bölge çapında muazzam ve tarihi bir jeopolitik değişimi gerçekleştirme hayali kuruyor. İran mevcut kimliğinden arınacak ve yüzünü Batı’ya çevirecek.

Orta Doğu’daki istihbarat teşkilatlarının da rağbet ettiği bu teoriye göre ABD, Orta Doğu’yu son yıllarda pençesine alan büyük yangını İran’dan yararlanarak kontrol etmeyi umuyor. Teori şu mantığa oturuyor: İslam Devleti’ni (İD) kısa sürede bertaraf edebilecek tek ülke İran. Hizbullah’ı dizginleyebilecek, Yemen’de suları durultabilecek, bölge çapında düzeni sağlayabilecek tek ülke İran. Bu teoriye göre İran’la yapılacak tarihi bir anlaşma bölgede kapsamlı bir sürecin ilk aşaması olacak. Bu süreçte İran dışlanmış, parya ve teröre destek veren bir devletten büyük bir istikrar eksenine dönüşecek.

Suudiler, Mısırlılar ve kimi İsrailli çevrelere göre Obama İran’ı tekrar sahnenin merkezine taşımak istiyor. Başka bir deyişle İsrail’i kapı dışı ettiği misafir odasına İran’ı oturtmak istiyor.

Amerikalılar bunu kesin bir dille yalanlıyor. Bu hafta görüştüğüm üst düzey bir Amerikalı yetkili, söz konusu teoriyi gündeme getirdiğimde kahkahaya boğulmamak için kendini tuttu. Yetkilinin tepkisi şöyle oldu: “Doğrusunu isterseniz bunu birçok İsrailli kaynaktan duyuyoruz. Bu tamamıyla temelsiz, tamamıyla hayal ürünü bir şey. Ancak bunun ciddi bir tarafı da var. Yani bölgede öyle bir ortam var ki İsrail ve Suudi Arabistan gibi kıdemli müttefikler, yerlerine İran’ın geçtiğini akıllarından geçirebiliyorlar. Orta Doğu iyice çıldırıyor, bu kesin.”

Yönetime yakın bir diğer Amerikalı kaynak ise geçen hafta yaptığımız özel görüşmede Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice başkanlığında birkaç hafta önce yapılan bir toplantıdan söz etti. Toplantıda İran konusu da gündeme gelmiş ve katılımcılar, “Batı’yla nükleer anlaşmaya vardığı takdirde İran nasıl davranır?” sorusunu tartışmış. Katılımcılardan biri, böyle bir anlaşmayla İran’ın ılımlaşacağını ve terör yayan, yıkıcı bir unsurdan güçlendirici, istikrar sağlayıcı bir unsura dönüşeceği kanaatini dile getirmiş. Ancak bu kişi toplantıda azınlık durumunda kalmış. Katılımcıların çoğu “Nükleer anlaşma İran’ı daha radikal ve agresif bir çizgiye taşır.” görüşünde birleşmiş.

Bu görüşün dayandığı mantık ise şöyle ortaya konmuş: Nükleer anlaşma, Ayetullahların nükleer hayallerini ve dolayısıyla İran’ın bölgenin belirleyici hâkimi olma umudunu askıya alacak. Bu koşullarda İran, bölgesel güç konumunu korumak için son 30 yıldır yaptığını yine yapmak zorunda kalacak. Yani Hizbullah’ı güçlendirecek, bölgesel güç merkezlerini kontrol etmeye çalışacak, Sünnilere baskı uygulayacak, terör odakları oluşturacak ve İsrail’i kuşatmaya devam edecek.

Amerikalı kaynağa göre toplantının sonuç bölümünde Rice’ın kendisi de nükleer anlaşmanın İran’ı ılımlaşma yönünde değil, tam tersi yönde etkileyeceği görüşüne katılmış.

Peki, kim haklı? Gerçek nerede? Her komplo teorisinde olduğu gibi gerçek ortada bir yerde. ABD, Suudi Arabistan’ın yerine İran’ı koyma niyetinde değil. ABD, İsrail’i de sırtından bıçaklamaya çalışmıyor. Ama Netanyahu’nun siyasi sahneden hemen yok olması ve mümkün oldukça uzakta kalması ABD’yi memnun eder.

Amerikalılar üç aşamalı bir süreci yürütmeye çalışıyor. İlk aşamada İran’la nükleer anlaşmaya varılması ve mevcut durum dondurularak İran’ın nükleer bomba yapımına bir yıl mesafede tutulması amaçlanıyor. Amerikalılara göre İsrail’le bu konuda önceden mutabakata varıldı. Ama İsrail şimdi gerçekleri çarpıtarak, verileri manipüle ederek bu anlaşmayı pervasızca çiğniyor.

Ufuktaki nükleer tehdit geçince Amerikalılar, ikinci aşamada bölgeyi huzur ve istikrara kavuşturmak için İran’ı mümkün oldukça kullanmayı umuyor. Bunun bir nevi saflık olduğunu biliyorlar ama yine de nükleer çıkmaz nedeniyle farklı taraflar arasında oluşan büyük gerilimlerin gevşemesiyle İran’ın da birçok konuda daha makul çizgiye gelmesini umuyorlar. Bu nedenle de yaptırımların kademeli olarak kaldırılmasını savunuyorlar. Yani İran’ı nükleer meselenin ötesinde başka alanlarda da davranışlarını düzeltmeye teşvik etmek istiyorlar.

Üçüncü aşama ise oldukça uzak, ütopik ve birçok farklı değişkene bağlı. Bu aşamada İran halkının Ayetullahların yerine başka bir iktidarı göreve getirmesi ve çağdaş dünyaya dönüş yapması öngörülüyor. Ayetullahlar gidince nükleer mesele de ortadan kalkacak.

Nitekim İsrail’de bile bazı güvenlik yetkilileri, İran’a dair asıl meselenin nükleer silahlanma değil, İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney ve çevresindeki birkaç düzine fanatik olduğuna inanıyor. Onlara göre de bunlar gittiğinde her şey yoluna girecek. Ancak şimdilik bu takımın hiçbir yere gittiği yok.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: nuclear negotiations, israel, iran, benjamin netanyahu, barack obama, alliance

Ben Caspit, Al-Monitor’un İsrail’in Nabzı bölümünde köşe yazarıdır. İsrail basınının kıdemli köşe yazarı ve siyasi yorumcularından olan Caspit, ülkenin siyasi gündemine ilişkin günlük bir radyo programı ve düzenli televizyon programları yapmaktadır. Twitter hesabı: @BenCaspit

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept