Ana içeriğe atla

Büyüme yüksek, risk daha yüksek

Büyüme yüksek seyrederken risk birikiminin daha yüksek tempoda sürdüğü gözlemleniyor. Bunun özellikle 2022'de büyümeyi hızla aşağı çekmesi bekleniyor. 
OZAN KOSE/AFP via Getty Images

2021 yılı temmuz-eylül dönemini içeren üçüncü çeyrek Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYH) büyüme oranı, önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 7.4 olarak gerçekleşti. Dördüncü çeyrekte tempo yavaşlasa da 2021'in tamamında büyümenin yıllık yüzde 10 gibi flaş bir orana ulaşması bekleniyor. 

Milli gelirdeki bu büyümede, 2020'nin yüzde 1.8'de kalan düşük büyümesinin baz etkisi olmakla birlikte, döviz fiyatının artışıyla motive olan ihracatın ve turizmin toparlanması, pandemiye karşı aşı uygulamalarının artmasıyla normale yönelişin, özellikle hizmetler sektöründeki toparlanmanın etkili olduğu görünüyor. 

Milli gelirdeki büyümede iç talebin, özellikle yüksek enflasyon karşısında öne çekilmiş harcamaların ayrıca rolü önemli. Yüzde 20'yi bulan tüketici enflasyonuna rağmen Merkez Bankası'nın TL faizlerini, enflasyonu bastırmak amacıyla artırmak yerine büyümeye rüzgâr olması için indirmesi, yerli para birikimlerini enflasyona karşı korumak arayışında olanlarda, harcamaları öne çekme davranışına da yol açtı. Birçok dayanıklı, dayanıksız tüketim ürünlerine talep canlandı, hammadde kullanıcıları da stok amaçlı talep yükselttiler. Bunların hepsi sanayi çarklarının daha hızlı dönüşüne ve üçüncü çeyrekte de canlılığa yol açtı. 

TL'de hızlı değer kaybı ve bunun etkisiyle yükselen enflasyon riskine aldırış etmeden, daha çok siyasi kaygılarla ekonomiyi büyütmeye dönük politikaların ülke risk primini zaman zaman 500 puana kadar çıkardığı ve gelecek yıla da önemli bir risk birikimi taşıdığı gözleniyor. 

Dolayısıyla büyüme yüksek seyrederken risk birikimi daha yüksek tempoda tırmanışını sürdürüyor denebilir. Bunun özellikle 2022'de büyümeyi hızla aşağı çekmesi bekleniyor. 

2021’in ilk çeyreğinde yüzde 7.4, ikinci çeyreğinde yüzde 22 oranında artan GSYH’nin üçüncü çeyrekteki artışı da yüzde 7.4 olarak gerçekleşti. Bu yüksek tempo son çeyrekte biraz azalsa da yıllık büyüme oranının yüzde 10 dolayında gerçekleşmesi bekleniyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) da yaptığı son revizyon sonrası 2021 yılı için Türkiye’deki büyümeyi yüzde 9 olarak öngörmüştü. 

2019 yılında yüzde 0.9, 2020’de pandemi şartlarında yüzde 1.8 ancak büyüyen Türkiye ekonomisinin 2021’de büyüme temposunu hızla yükseltmesinde zorlanmış bir büyüme hikâyesi var. Bu büyüme “mucizesinin” arka planında, mevcut iktidarın 19 yıllık tarihinde hiç yaşanmamış bir yerel para erozyonu ve onun etkisiyle gerçekleşen yıllık yüzde 20’nin üstüne çıkan bir enflasyon var. 

Enflasyon gerçeği ile yüz yüze kalan dünyanın tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerinde hükümetler Merkez Bankaları aracılığıyla politika faizlerini yükseltip ekonomilerini soğutmaya, dolayısıyla bilinçli olarak düşük büyüme temposunu tercih etmeye yönelirlerken, Türkiye’de Erdoğan iktidarı, hiçbir emsal ülkede görülmeyen hararetteki enflasyonu dikkate almadan Merkez Bankası’na üç ayda 400 baz puan indirme komutu verdi ve enflasyon yüzde 20’lerde seyrederken politika faizi yüzde 15’e indirildi. Böylece mevduat sahipleri 5 puanlık negatif faize mahkûm edildiler. Bekleneceği gibi bunu kabullenmeyen TL mevduat sahipleri hızla dövize ve/veya, konut, otomobil, diğer dayanıklı tüketim mallarına yöneldiler. İrili ufaklı girişimciler de ara malı, hammadde stoku yapmaya yöneldiler. 

Öyle ki banka mevduatlarının dövize yönelmeleri, yani yeni bir “dolarlaşma” dalgası ile 22 Kasım’da genelde döviz mevduatının toplam mevduat içindeki payı yüzde 60’a ulaştı (257 milyar dolar). Tasarruf mevduatı sahibi gerçek kişilerin ise birikimlerinde dövizin payı yüzde 61’e (161 milyar dolar) çıktı. Sadece 15 Kasım-22 Kasım arası dolarlaşma 3 puan birden arttı. 5 Kasım’da başlayan ve 13 iş günü aralıksız süren tırmanışında dolar kuru 13.5 TL ile 23 Kasım’da rekor kırdı. Sonraki günlerde hükümetin Birleşik Arap Emirlikleri ile görüşmelerini “döviz geliyor” diye takdim gayretiyle döviz tırmanışında göreli bir durulma gözlendi. Ama bu diplomatik görüşmelerin propagandif etkisinin geçmesiyle yeni bir döviz atağı sürpriz olmayacak.

Yükselen enflasyon karşısında yerleşik aktörlerin artan talebiyle tırmanan döviz fiyatları, ihracatçı açısından bir motivasyon. İktidar da teslim olduğu dövizde tırmanış karşısında, bunun neredeyse izinli bir tırmanış olduğunu ve ihracatın hızla tırmanarak cari açığı sıfırlayacağı, böylece bollaşan döviz ile enflasyonu indireceği görüşünde. 

Dönemsel döviz kaldıracını fırsat bilen ihracatçı yer yer fiyat da kırarak malını satmaya çalışıyor. Dolayısıyla büyümeye üçüncü çeyrekte en önemli rüzgâr ihracat ve turizm sektöründen geldi denebilir. 

İktidar her ne kadar bunu “yeni bir birikim modeli” olarak takdim etse de bunun sürdürülemez olduğu açık. Çünkü ihraç edilen malı yeniden üretebilmek için yükselmiş döviz kuru ile ithalat yapmak gerekli. Türkiye ekonomisi neredeyse tüm sektörlerde üretim için ithal enerji ve makine-teçhizat kullanmak durumunda. İhraç amaçlı üretim olsa da ithalat yapılmadın bu üretimi sürdürmek mümkün değil. Bu bağımlılık, büyümedeki ihracat “patlamasını” “bir atımlık barut” durumuna düşürüyor. Bunun etkisiyle yılın son çeyreğinde büyüme oranının yüzde 3-4 temposunda kalması, 2022’de ise yine 2021’in yüksek baz etkisiyle artık çok düşük büyüme oranları dönemine geçileceği tahmin ediliyor. Orta Vadeli Program’a konulan yüzde 5’lik 2022 büyüme oranı hedefinin gerçekleşme şansı oldukça düşük görünüyor. Çünkü riskler büyümeden daha hızlı birikiyor. 

İçeride, enflasyonun yüzde 20 bandından kısa sürede yüzde 25-30’a sıçraması ihtimali güçleniyor. Bu fiyatlarla, sayıları 8 milyonu bulan geniş tanımlı işsizlerin, yarısına yakını asgari ücretli kesimlerin talep yaratması, tüketmesi zorlaşıyor. 

Dünya ekonomisinde, ABD’nin faiz artırma takvimi yaklaşıyor ve bu, Türkiye gibi ülkelere küresel sermaye akışını zorlaştırıyor. Emsal ülkeler sermaye kaçışını önlemek için yerel paralarının faizini artırırken Türkiye, aralık ayında yeni bir faiz indirimini adeta şimdiden ilan etmiş gibi. Bu da dış kaynak girişinin daha da kuruması demek. 

Türkiye’nin risk primi kasım ayı son haftasında 470-500 aralığında dalgalandı. En yakın emsal ülkelerin risk primi Türkiye’ninkinin yarısı bile değil. Bu da dövizin fiyatını yükseltecek olumsuz bir etken. 

Merkez Bankası net rezervleri eksi 35 milyar dolar olarak seyrediyor. Bu, Merkez Bankası’nın rezerv kullanarak döviz fiyatına ayar vermesini önlüyor. Merkez Bankası’nın TL faizlerini artırması ise makro politika olarak Erdoğan tarafından engelleniyor. Bu durumda TL, hem 167 milyar doları bulan kısa vadeli dış borç yükümlülükleri hem de yerleşiklerin dövize hücumları karşısında savunmasız kalıyor ve iktidarın manipülatif çabaları yetersiz kalınca kur yeni ataklara geçiyor.

Baş edilmesi zor riskler büyüme temposundan daha hızlı ve iktidara güvensizliği giderecek bir acil-erken seçime gidilmedikçe riskler kartopu gibi büyümeye aday.

More from Mustafa Sonmez