Ana içeriğe atla

Suriye: Rusya-İran-Türkiye üçlüsü miadını dolduruyor mu?

Suriye krizinin çözümü amacıyla 2017’de Moskova, Ankara ve Tahran’ın garantörlüğünde başlayan Astana sürecinin bundan böyle fazla ilerleme sağlaması olası görünmüyor.
Russian Foreign Minister Sergei Lavrov (C) shakes hands with Iranian Foreign Minister Mohammad Javad Zarif (R) and Turkish Foreign Minister Mevlut Cavusoglu following their talks on Syria in Astana on March 16, 2018. / AFP PHOTO / Alexey FILIPPOV        (Photo credit should read ALEXEY FILIPPOV/AFP via Getty Images)

Suriye’deki çözüm çabaları kapsamında süren Astana sürecinin üç garantörü Rusya, İran ve Türkiye, 16-17 Şubat’ta Rusya’nın kıyı kenti Soçi’de 15’nci toplantılarını gerçekleştirdiler. Dördüncü yılını dolduran Astana süreci, üç ülkenin Ocak 2017’de, daha sonra Nur-Sultan adını alacak olan Kazakistan’ın başkenti Astana’da Suriye muhalefetinden bir heyet ile Şam temsilcilerini bir araya getirmesiyle başlamıştı. 

Son görüşmelerde, üç garantör ülkenin yanı sıra Suriye hükümetini, Suriye muhalefetini ve BM ile Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi uluslararası örgütleri temsil eden katılımcılar yer aldı. Nur-Sultan’daki COVID-19 kısıtlamaları nedeniyle toplantı Soçi’de yapıldı. 

Astana platformu, BM destekli Cenevre görüşmelerinde yeterince gündeme gelmeyen ve daha ziyade ateşkes düzenlemelerini uygulatmak, tutsak takasını kolaylaştırmak gibi “sahada” yapılması gerekenleri ele almak için kurulmuştu. Gelinen noktada Astana sürecinin faydası miadını büyük ölçüde doldurmuş görünüyor. Süreç, ele alınan siyasi ve askeri boyutlar bakımından hiçbir zaman Cenevre platformuna alternatif olamadı.

Askeri konular artan oranda Rusya ve Türkiye liderleri arasındaki ikili görüşmelerde ele alınıyor ve Astana sürecine atıf yapılmaksızın iki ülkenin orduları ve diplomatları tarafından yürütülüyor. Moskova ve Ankara’nın kararları sıklıkla daha sonradan Astana zirvelerinde onaylanıyor.

Soçi’deki görüşmelere Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye özel temsilcisi Alexander Lavrentiev başkanlığındaki heyetle katılan Rusya, terörle mücadelenin, yani İslam Devleti ve El Kaide’nin yanı sıra İdlib’deki Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) örgütüyle mücadelenin sürdürülmesine odaklanmaya çalıştı. Bu geniş kapsamlı amaç, ortak açıklamanın ikinci paragrafında teyit edildi ancak müteakip paragrafta da İdlib’deki mevcut tüm anlaşmalar eksiksiz uygulanarak “sahadaki” sükûneti koruma gereği vurgulandı. Açıklamada ayrıca Suriye krizinin askeri yöntemlerle çözülemeyeceğine işaret edildi. 

Bu bağlamda Lavrentiev'in ayrı bir görüşme yaptığı Suriye muhalefeti heyetine İdlib’i HTŞ’den kurtarma çabalarını artırması yönünde çağrıda bulunması dikkat çekiciydi. Lavrentiev, “Suriye muhalefetinin bu konuya bizzat el atmasının ve bu toprakları terör örgütlerinden kurtarmaya çalışmasının zamanı geldi diye düşünüyorum” dedi.

Bu sözler, Moskova’nın yakın gelecekte bu konuda askeri adımlar atmayacağını, İdlib’deki radikaller meselesini Şam hükümetiyle ortak askeri operasyonlarla çözme yaklaşımını terk etmek istediğini düşündürüyor. Ruslar muhtemelen hedefli hava saldırılarıyla askeri baskıyı belli ölçüde sürdürecek ama amaç, Türkiye ile Suriyeli muhalifleri HTŞ’ye karşı harekete geçirmeye zorlamak olacaktır.

Ortak açıklamada ABD’nin Kürt önderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ne verdiği destek eleştirilerek Washington’a da açık bir mesaj verildi. Ayrıca tarafların “terörle mücadele bahanesiyle yürütülen gayri meşru özyönetim girişimlerini” reddettiği ve “Suriye’nin bütünlüğünü zedelemeyi amaçlayan ve komşu ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit eden Fırat’ın doğusundaki ayrılıkçı planlara karşı çıkma kararlılığı” vurgulandı.

Şam hükümeti ile muhalefet arasında büyük bir tutuklu takası, Astana sürecine ivme kazandırabilir ancak ortak açıklamada bu konuda kurulan çalışma grubu kapsamındaki işbirliğini “ilerletme ve genişletme kararlılığı” ifade etmekle yetinildi. Bu konuda ilerleme sağlanamaması Suriye rejiminden kaynaklanıyor. Rejim, Moskova’nın baskısıyla konuyla ilgili görüşmelere katılıyor ancak resmiyette muhalefeti muhatap almayı, müzakere sürecinde meşru bir taraf olarak tanımayı reddediyor.

Devlet Başkanı Beşar Esad’ın nazarında, ideolojileri ve siyasi eğilimleri ne olursa olsun silah bırakmayan tüm muhalifler ve onlara destek veren sivil gruplar “terörist” sayılıyor. Dolayısıyla Şam eşdeğer bir tutuklu takasına girmek istemiyor. Çünkü bu, silahlı muhalefetin yok edilmesi gereken bir terörist topluluğu olarak değil, savaşan güç olarak görüldüğü algısını yaratabilir.

Astana üçlüsünün Soçi’de kabul ettiği ortak açıklamada Anayasa Komitesi’ne iki paragraf ayrıldı ancak bunlar tamamen beyan niteliğindeydi. Yeni bir anayasada uzlaşma veya eskisini değiştirme sürecinin hızlanması beklenmiyor. Buradaki yavaş ilerleyiş de kendisini savaşın kazanan tarafı olarak gören ve reform ihtiyacı olmadığını düşünen Şam’ın tavrından kaynaklanıyor. Rejim, Anayasa Komitesi’nde bizzat yer almıyor ancak Esad, komitedeki “hükümet” temsilcilerinin sadece yönetimin görüşlerini yansıttığını ve bunların aslında “hükümet” temsilcisi olarak değil, “hükümet destekli” temsilciler olarak görülmesi gerektiğini söylemişti. Şöyle ya da böyle rejim komitede kabul edilen herhangi bir hususu reddetme imkânını koruyor. Zira çalışmalara resmen katılmadığı için bu hususları, uygulama mecburiyeti olmayan tavsiyeler olarak görüyor.

Şam’ın Anayasa Komitesi’ne ilişkin amacı, asgari katılım sağlayarak çalışmaları yavaşlatmak ve 2021’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerini Esad’a kazandırmak üzere mevcut anayasanın yürürlükte kalmasını sağlamak. Rejimin Astana sürecindeki çalışmalara katılımı da az çok benzer amaçlar güdüyor.

Bunun yanı sıra Astana platformu, garantör ülkeler Rusya, İran ve Türkiye’nin askeri varlıklarına meşruiyet kazandıran bir unsur olarak da önem arz ediyor. Dolayısıyla, somut sonuçlar alınmasa da üçlünün toplantıları devam edecektir. 

Bu açıdan Şam’ın Suriye’deki Türk varlığını gayri meşru addetmesi çok da samimi sayılmaz, en azından İdlib bağlamında… İdlib’deki Türk gözlem noktalarının kurulması, buralara Türk askerinin konuşlanması, Astana görüşmelerinin Eylül 2017’deki altıncı turunda sağlanan mutabakatlarda yer almış, bu askeri varlığın parametreleri Türk ordusu İdlib’e girmeden önce tüm katılımcılar tarafından onaylanmıştı.

Rusya ve İran ise Suriye’deki askeri varlıklarının Şam’la yapılan anlaşmalara ilave olarak Astana platformundaki mutabakatlara dayanmasına önem atfediyor.

Moskova ve Tahran, Esad rejiminin Suriye’deki tek meşru yönetim olduğunda ısrar etseler de uluslararası toplumun önemli bir bölümünün Esad’ın meşruiyetini sorguladığının pekâlâ farkındalar. Kaldı ki BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı da Suriye’de geçiş dönemi için kapsayıcı yeni bir yürütme organının kurulmasını öngörüyor.

Dolayısıyla Astana mutabakatları Rusya ve İran’ın askeri varlıklarına ilave yasal dayanaklar sağlayabiliyor. Nitekim Astana sürecine BM, Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi uluslararası örgütlerin ve Ürdün, Lübnan, Kazakistan, Irak gibi ülkelerin temsilcileri de katılıyor. Aralık 2017’deki sekizinci tur görüşmelerine kadar Amerikalı diplomatlar da Astana toplantılarında yer almıştı. 

Rusya, Amerikan katılımının yeniden başlayabileceği konusunda ümitvar olmaktan vazgeçmiyor. Lavrentiev Soçi’deki toplantının arifesinde basına şöyle konuştu: “Amerikalı ortaklarımızı toplantıya davet ettik ama bu davet ne yazık ki reddedildi. Amerikalılar şu an iç işleriyle meşgul ve görünen o ki Suriye’deki istikametlerini henüz tam olarak belirlemiş değiller.”

Bu arada Rusya, İran ve Türkiye arasındaki ortak menfaat alanları genişletilerek Astana üçlüsünü kurumsallaştırma girişimleri henüz sonuç vermiş değil. Üç ülke, Temmuz 2020’deki Yukarı Karabağ çatışmaları sırasında Suriye dışındaki bir konuda Astana deneyimini değerlendirmeyi başaramadı. Bu durum, Moskova-Ankara ikilisi için geçerli değil. Bu ikili hem Suriye’de hem de başka konularda işlevsel olduğunu ortaya koyuyor.

More from Kirill Semenov

Recommended Articles