Ana içeriğe atla

Soçi görüşmeleri Cenevre sürecine ivme verebilir mi?

Rusya Soçi’de düzenlediği Suriye toplantısında bazı ilerlemeler sağlamış olabilir ama birçok konunun çözümü Cenevre sürecine kaldı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
GettyImages-912321258.jpg

Rusya’nın geçtiğimiz günlerde düzenlediği Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne farklı ve oldukça güçlü tepkiler geldi. Rus dış politikasını beğenenler toplantıyı Moskova’nın zaferi olarak alkışlıyor, başka kimsenin çözemediği sorunların Rusya tarafından aşılabildiğinin kanıtı olarak görüyor. Tenkitçiler ise toplantıyı Orta Doğu’daki Rus nüfuzunun sınırlarını ortaya koyan büyük bir başarısızlık olarak değerlendiriyor.

Ancak iki taraf da yanılıyor. Ortada bir zafer değil, önceden belirlenmiş spesifik bazı konuların çözümü var. Aynı şekilde toplantı bir yenilgi anlamına gelmedi, yedi yıldır süren Suriye iç savaşını bitirme çabalarında zorlayıcı sınırları gözler önüne serdi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu toplantıyı ilk kez ekim 2017’de Valdai Tartışma Kulübü’nün yıllık konferansında dile getirmişti. “Soçi’de planlanan toplantı”dan bahseden Putin’in ne kastettiği o günlerde tam anlaşılamamıştı.

İlerleyen haftalarda medyaya yansıyan veya Kremlin uzmanlarından gelen bilgiler de durumu netliğe kavuşturamadı. Farklı tarihler ve mekânlar zikredildi, kamuoyuna yansıyan katılımcı listesi çok geçmeden ortadan kayboldu, toplantının adı değişti. Kimilerine göre Putin 2018 başkanlık seçimleri öncesinde böyle bir toplantıya ihtiyaç duyuyordu. Kimileri ise Moskova’nın savaşın sonunu ilan edip barış anlaşmasını bağlayacağına inanıyordu. Pek çok kişi de Soçi görüşmelerinin Cenevre formatının ağırlığını azaltmasından korkuyordu.

29-30 Ocak’ta yapılan kongrenin medyaya nasıl yansıyacağı ile Kremlin hiç kuşkusuz ki ilgilendi. Ancak toplantı başkanlık kampanyasının önemli bir unsuru olarak sunulmadı. Aslına bakılırsa Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov'un kongre arifesinde yaptığı açıklama bile Rusya’nın toplantıdan beklentilerinin ölçülü olduğunu gösteriyordu. Dahası Soçi hiçbir zaman Cenevre barış sürecinin ikamesi olmadı. Aksine BM destekli görüşmelere, Suriye barış sürecinin takvimi ve yapısal rehberi olan BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararına bağlı kalındığı kongredeki resmi söylemin önemli bir unsuru oldu. Görünen o ki kongreyi düzenleyenler, mutabakat sağlamak için Suriye toplumunun ve uluslararası oyuncuların isteklerini yansıtmaya çalışıyordu.

Barışı sağlama konusunda ciddi olanlar Cenevre sürecini acilen çalıştırmalıdır. Bu aciliyetin bir örneği Astana görüşmeleriyle kurulan gerilimi azaltma bölgelerinde görülebilir. Söz konusu bölgeler ilk başlarda sahada şiddeti azaltmanın görece etkili bir aracı oldu. Ancak Cenevre görüşmelerini canlandırma hedefinde başarı sağlanamadı. Bölgelerin sınırlı etkide olduğu artık netleşiyor. Doğu Guta, İdlib ve Afrin’de yaşanan yoğun çatışmalardan da görüldüğü üzere bölgeler giderek işlevsizleşiyor. Garantör ülkeler İran, Türkiye ve Rusya ile intikam peşinde olan bazı oyuncular arasındaki anlaşmazlıklar ateşkes planının sürmesini daha da zorlaştıracak. Bu arada Şam’dan bağımsız serpilen özerk yönetim kurumları da bu bölgeleri Kürt tipi, devlet benzeri yapılara dönüştürebilir.

Cenevre sürecinin şu ana kadar etkisiz kalması savaşan tarafların durumu nasıl okuduğuyla ilgili görünüyor.

Sahada güçlü bir oyuncu olduğunu ortaya koyan Suriye hükümeti muhalefetle ortak zemin bulmayı elzem bir konu olarak görmüyor. Zaman Şam’ın lehine işliyor.

Bu arada muhalefet de rejimle diyalog konusunda giderek daha isteksiz hale gelecek. Savaşı kazanma imkânı olmayan muhalefet liderleri bir kavşağa gelmiş durumda. Bazıları uluslararası imajlarını parlatmak adına sınırlı, zoraki bir uzlaşıyı kabul edebilir ki Şam’ın da hâlâ buna ihtiyacı var. Bazıları içinse bu yasaklı bir yol. Bunlar giderek sertleşen bir tutuma yönelecek ve oyundan bir süreliğine çıkarak savaşın ikinci safhasını bekleyecek. Suriye’deki siyasal sistemin revize edilememesi savaşın sürmesine neden oluyor. Son olarak bazıları da asıl büyük kazanımlarını barış sürecinin neticelenmesinden değil sürmesinden elde ediyor ve dolayısıyla sürekli ayak sürmek işlerine geliyor.

Bu bağlamda savaşın hızlı bir şekilde sonlanması için gerçekten bastıranlar, Suriye toplumu ile Rusya başta olmak üzere uluslararası arabuluculardan ibaret.

Doğal olarak Rusya, Soçi toplantısını düzenleyerek yaratıcılığı ve esnekliğiyle en zor durumlarda bile yardımcı olabilen, vazgeçilmez arabulucu konumunu pekiştirmek istedi. Türkiye ve İran’ın katılımı da ev sahibi Rusya’nın tarafsızlığını sağladı, ayrıca bu sıkıntılı üçlü ittifaka güçlenme imkânı verdi.

29 Ocak’ta Soçi’ye gelen bin 500 civarındaki Suriyeli katılımcı, ülkedeki etnik ve dini gruplar ile aşiretlerin sivil toplumlarını, çeşitli siyasi güçleri ve silahlı muhalefet dâhil dışarıdaki ve içerideki muhalefeti temsil ediyordu.

Ancak gelmeyen kesimler de vardı. Kürt milliyetçisi Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) temsilcileri Türkiye’nin sert turumu nedeniyle gelemedi. Rejim de toplantıda temsil edilmedi. Cumhurbaşkanı Beşar Esad tabii ki kendi yönetimini meşru gördüğü için katılmanın uygun olmayacağını düşündü.

Yüksek Müzakere Komitesi’nin büyük bir bölümü de toplantıya gelmedi. Komitenin 34 üyesinden 24’ü katılım aleyhine oy kullanmıştı. Buna rağmen bazı üyeler Soçi’ye geldi.

Ana oturuma kısa süre kala muhalefetin bazı temsilcileri toplantıyı terk etti. İddiaya göre bu kişilere rejime ait tüm bayrak ve amblemlerin salondan kaldırılacağı sözü verilmiş ama bu simgeler yerinde kalmıştı. Heyet ayrıldıktan sonra bu grubun temsilini Türkiye üstlendi.

BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın bile katıldığı düşünülürse katılmama kararları pek isabetli görünmüyordu. De Mistura’nın varlığı toplantıya uluslararası meşruiyet kazandırıyordu. Daveti geri çeviren muhalifler, kendilerini barışa katkı sağlamak istemedikleri yönünde suçlamalara maruz bıraktı.

Suriyeli bazı önemli kesimlerin yokluğu toplantıyı kapsayıcılık iddiasından mahrum bıraktı ama anlamsız kılmadı. Kongre zaten siyasi müzakere olarak düşünülmemişti. Amaç sadece sivil toplumun farklı kesimlerini bir araya getirmek ve buradan barış sürecine yeni bir ivme kazandırmaktı. Bazı katılımcıların Al-Monitor’a aktardığına göre gelmeye niyetli pek çok isim tehdit edildi veya başka baskılarla gelmekten vazgeçirildi.

Toplantıyı düzenleyenler gündemin şu konulara odaklanmasını bekliyordu: yeni bir anayasa taslağının oluşturulması, BM denetiminde genel seçimlere zemin hazırlanması, insani sorunların ele alınması ve Suriye için kapsamlı, uzun vadeli bir yeniden inşa programının belirlenmesi. Ancak anayasa konusu görüşmelere hâkim oldu.

Kongre daha başlamadan iki belgenin kabul edileceği biliniyordu. İlki Naumkin belgesi temelinde hazırlanan bir sonuç bildirgesiydi. Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Başkanı ve Al-Monitor yazarı Vitaly Naumkin’in adını taşıyan belge, Suriyeli kesimler arasında sağlanacak bir çözüm için temel bazı prensip önerileri içeriyor.

İkinci belge ise uluslararası topluma Suriye’deki insani krizi acilen çözme ve savaşı bitirip yeniden inşaya yönelme gereğini vurgulayan bir çağrı niteliğindeydi. Bunun dışında özel bazı çalışma gruplarının ve Cenevre sürecinin güçlenmesine katkı yapacak bir anayasa komisyonunun kurulacağı açıklandı.

Belgelerin taslakları ve komisyonla ilgili öneriler önceden hazırlanmıştı. Ancak anayasa komisyonunun kimlerden oluşacağı ve hangi esaslara dayanacağı konusu katılımcılar arasında hararetli tartışmalara neden oldu. Gece yarısı sağlanan uzlaşıya göre hükümet kanadından 100, muhalefetten de 50 isim içeren 150 kişilik bir aday listesi oluşturuldu. De Mistura’ya da çözüme en iyi hizmet edecek şekilde listeyi düzenleme yetkisi verildi.

Varılan mutabakat büyük bir dönüm noktası sayılmaz ama son bir yıldaki çözüm çabalarının en kayda değer meyvesi. Ancak mutabakat daha önceki girişimlerden çok daha kapsayıcı olsa da altında çok daha fazla destek imzası bulunsa da tarafların gerçek menfaatleri arasında çatışma devam ederken bu mutabakatın Cenevre sürecini nasıl çalışır hale getireceği tam bir muamma.