Ana içeriğe atla

İran’ın İslamcı Kürtlerle sınavı

Aşırıcı Kürtlere yıllarca destek veren Tahran şimdi bu desteğin sonuçlarıyla yüzleşiyor
longformIranJihad.jpg

2013’ün o uğursuz yaz akşamında Behram Fatihi’nin Pave’deki çayhanesi nargile içen müşterilerle doluydu. Dinci fanatiklerin gelişiyle başlayan olaylar Fatihi’nin bıçaklanarak öldürülmesiyle sonuçlanacaktı.

İran Kürdistanı’nın dağlık kalbinde ekmeğini taştan çıkaran bir kasaba olan Pave’de aylardır yöredeki Kürtlerin gizlice Türkiye’ye geçerek Suriye’de savaşmaya gittiği konuşuluyordu. Kimileri çiftlik ve bağlardaki ağır işlerini bırakıp ABD destekli solcu gruplara katılıyor ama pek çoğu da İslam Devleti (İD) ve El Kaide gibi radikal örgütlere biat ediyordu.

30 yaşlarındaki Fatihi geçimini sağlamakla meşguldü, cihat veya jeopolitikle ilgilenecek fazla vakti yoktu. Fatihi ve arkadaşları, İslam’a aykırı davrandıkları gerekçesiyle insanları darp eden, yörede huzursuzluk yaratan sakallı yobazlarla kendi aralarında alay ediyordu.

Ancak Avşar Minayi’nin adamlarıyla birlikte çayhaneye uğradığı akşam her şey değişti. Minayi Selefiler arasında yaygın olan bir tarzda bıyık bırakmadan sakal uzatan, iri yapılı bir gençti. Minayi ve arkadaşları dini vazifelerini yerine getirdiklerini söyleyerek Kuran’dan ayetler okudular ve çayhanede nargile satışının kaldırmasını istediler. Ayrıca o an orada olmayan Fatihi’yi Afganistan’dan gelen ucuz eroine tutkun işsiz gençlere uyuşturucu satmakla suçladılar. Çayhane görevlisi yasa dışı bir şey yapmadıklarını söyleyerek adamlara kapıyı gösterdi.

Terslenen adamlar mekândan çıkarken karanlıkta çayhane görevlisinin İran yapımı SAIPA Pride aracını fark ettiler ve bir intikam şansı bulduklarını düşündüler. Üzerine benzin dökerek aracı ateşe veren çete Fatihi’nin ölümüyle sonuçlanacak kavgayı böylece başlatmış oldu.

Fatihi ve arkadaşları dört yıl boyunca adamların peşini bırakmadı, yakılan araç için tazminat istedi. Minayi’nin grubu ise çayhane sahibini öldürmekle tehdit ediyordu. Yerel makamlar bu durum karşısında hiçbir şey yapmadı.

2017’nin ocak ayında Fatihi kalabalık bir meydanda Minayi’yi gördü ve yanına gitti. İki adam kavga etmeye başladı. Minayi ansızın bir kasap bıçağı çıkardı ve “Allahu Ekber” diye bağırarak Fatihi’yi defalarca bıçakladı. Cihatçı genç Fatihi’nin boğazını kesmeye de çalıştı ancak olup biteni dehşet içinde seyreden kalabalık polis gelene kadar Minayi’yi zapt etti.

25 bin nüfuslu kasabada yaşanan bu olay yerel haberlere cılız bir şekilde yansıdı. Manşetlerden biri “Pave’de kanlı kavga genç adamın ölümüyle bitti” diyordu. Devlet medyası olayı “kişisel” kavgaya bağladı. Olay yerinde çekilmiş iki fotoğraf buzlanmış bir şekilde yayımlandı. Fotoğraflarda yere düşmüş kanlı bir bıçak ve az ötede ambulansın etrafına toplanmış kalabalık görünüyordu. Fatihi’nin cenazesiyle ilgili bir İnternet haberinin altına yorum yazan bir okuyucu ise şöyle diyordu: “Bir insanın başka bir insanı nasıl katledebildiğini düşünmemiz lazım. (...) Hepimiz sorumluyuz.”

İran Kürdistanı’nda uzun zamandır yükselen gerilim bu süreçte patlama noktasına gelmişti. ABD’nin 2003’te Saddam Hüseyin’i devirmesinden sonra ortaya çıkan silahlı akımlar sertleşiyordu. İD’in siyah giyimli savaşçıları Irak ve Suriye’yi tarumar ederken Şii devriminin diyarında radikalleşmiş gençler sokaklarda boy göstermeye, aşırıcı Sünni gruplara bağlılıklarıyla gösteriş yapmaya başladılar.

İran Kürdistanı’nın dört bir yanında türeyen sakallı militanlar, kadınları taciz ediyor, nargile büfelerini yakıyor, ellerinde palalar ve siyah İD bayraklarıyla sokaklarda yürüyüşler yapıyordu. Polisin hareketsizliği Pave’de kuşku uyandırmaya başladı.

Tutuklanma korkusu nedeniyle isminin yazılmamasını isteyen Pave’deki bir sivil toplum çalışanı Al-Monitor’a şöyle konuştu: “Selefi cihatçı grupların tehlikeli olduğunu, ileride baş ağrıtacağını yerel makamlara üç defa ilettim. Yetkililer, daha çok sınırın öteki tarafında Irak Kürdistanı’nda üslenen milliyetçi Kürt gruplara odaklanmıştı.”

Bu gevşek yaklaşım, Fatihi’nin ölümünden beş ay sonra ani ve kanlı bir şekilde sona erecekti.

Kadın kılığına girmiş silahlı dört kişi, hücum tüfekleri ve patlayıcı kemerlerle 7 Haziran’da İran parlamentosuna baskın düzenledi. Beşinci bir saldırgan da İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin anıt mezarında kendini patlattı. İran devletinin en önemli simgelerini hedef alan bu iki saldırıda beş cihatçıyla birlikte 23 kişi hayatını kaybetti.

Saldırganlar eyleme geçmeden kısa süre önce çektikleri bir videoda yüzlerini kapatarak İD’e biat etmişti. Çok geçmeden örgütün kendisi de İran’da 2010’dan sonra meydan gelen bu ilk büyük terörist saldırıyı üstlendi. İran ise olağan şüphelileri, Suudi Arabistan, İsrail ve ABD’yi suçladı.

İstihbarat Bakanlığı ertesi gün saldırganların fotoğraflarını ve ilk isimlerini yayımladı: Seriyas, Fereydun, Kayyum, Ebu Cihad ve Ramin. Bunların Musul ve Rakka’da İD saflarında savaşmış İran vatandaşları olduğu açıklandı.

Pave’deki insanlar tüm bunların ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu. Kent yönetiminde çalışan bir memur teröristlerin bazılarının Kürt olduğu bilgisini çevresine verince şaşkınlığın yerini panik aldı. Saldırıdan bir gün sonra Al-Monitor’a konuşan Paveli bir vatandaş “İnsanlar sert bir operasyondan korkuyor. Pek çok kişi saldırganlar Paveli çıkmasın diye dua ediyor.” diyordu.

Nitekim çok geçmeden beş teröristten dördünün bu küçük kasabadan olduğu anlaşıldı. Pave’de yaşayan üç kişinin Al-Monitor’a verdiği bilgiye göre bunların en az ikisi -- Seriyas Sadıki ve Kayyum Fatimi — Minayi’nin yakın çevresindeydi ve çayhanede çıkan tartışmada onunla birlikteydi.

İran Kürdistanı’ndaki köylüler geçmiş tecrübelerine dayanarak kendilerini bir baskı dalgasına hazırlıyordu. Nitekim fazla beklemeleri gerekmedi.

Tahran’daki saldırılar, komşu ülkeleri çalkalayan kaosun İran’a sıçramasını engellemekle övünen hükümet için devasa bir güvenlik açığı anlamına geliyordu. Birkaç gün içinde Kürt bölgesinin yanı sıra Tahran ve diğer kentlerde yüzlerce kişi tutuklandı. Sırf Pave’de bunların sayısı 100 civarındaydı.

Yaşı daha büyük olanlar için tarih tekerrür eder gibiydi.

Irak ve Türkiye sınırlarındaki Zagros dağlarının derinliklerinde saklı ufak bir kasaba olan Pave, Kürtlerin ve İranlıların hafızasında boyundan büyük bir yer işgal ediyor. Irak Kürdistanı’ndaki Halepçe’nin hemen karşısında yer alan Pave, İlam vilayetinden Kirmanşah ve Kürdistan vilayetleri üzerinden Türkiye sınırındaki Batı Azerbaycan’a kadar 1000 kilometreyi aşan bir hattı kapsayan İran’ın Kürt bölgesinin tam kalbinde yer alıyor.

Kendi dilleri ve gelenekleriyle ayrı bir etnik grup olan Kürtlerin Acem yöneticileriyle uzun bir çatışma tarihi var. Kürtler 1970’lerde yeniden isyan halindeydi, bu kez Şah Muhammed Rıza Pehlevi’ye karşı. ABD’nin desteklediği Şah, selefleri gibi Kürtlerin özerklik talebine duyarsız kalmıştı. Bu ortamda pek çok Kürt 1979 devrimine heyecanla alkış tuttu. Ancak bu heyecan çok geçmeden hüsrana dönüştü.

Dini saflığa saplantılı olan, yabancı paranoyasından kurtulamayan Şii rejimin çoğunlukla Sünni olan ve asırlardır sınırlarda ticaret ve kaçakçılık yaparak dışarıda köklü bağlar geliştiren Kürtlere karşı yapısı itibariyle hasmane olduğu kısa sürede anlaşıldı.

Humeyni’nin şubat 1979’da iktidara gelişinden iki ay sonra Pave’deki Kürt militanlar hükümet milislerine üstünlük sağladı ve böylece yeni bir ayaklanma başlamış oldu. Kürt aktivistler bağımsızlık planını açıklarken ayaklanma hızla komşu kasabalara, çevre vilayetlere sıçradı. Nisanda İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşu için referanduma gidildiğinde Şii üstünlüğü kurmaya ve bölgesel özerklik taleplerini reddetmeye kararlı görünen rejime pek çok Kürt destek vermeyi reddetti.

Yeni anayasayı yazacak kurulu belirlemek üzere yurt genelinde yapılan seçimlerin ardından gerilim yaz aylarında arttı. Rejim Kürtlerin seçilmiş temsilcilerini tanımayı reddedince aralıklı çatışmalar topyekûn bir çatışmaya dönüştü.

1979’un ağustos ayı ortalarında 2 bin civarında Kürt militan Pave’yi ele geçirdi. İran hükümetine göre kasabada konuşlu 280 Devrim Muhafızı’ndan 40’ı öldürüldü. Humeyni 17 Ağustos’ta Kürt bağımsızlık liderlerini devlet düşmanı ilan eden ilk fetvasını yayımladı. Hükümet güçleri Pave’yi birkaç gün içinde geri aldı. Resmi rakamlara göre çatışmalarda 400 Kürt ve 18 güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

Humeyni o günlerde verdiği televizyon mülakatında şöyle diyordu: “Bunların hepsi dış güçlerin iş birlikçisi, Amerika’nın ya da başka ülkelerin iş birlikçisi. Onlara özgürlük verdik ama onlar bunu istismar ettiler. Bundan böyle onlara özgürlük tanımayacağız.”

Gelavic Haydari o günlerde 23 yaşındaydı. Pave’de yaşıyordu ve üç çocuk annesiydi. Şah döneminde birçok mağduriyet yaşamıştı ama yakında daha kötüsünü görecekti.

Haydari, 2011’de ABD merkezli İran İnsan Hakları Belgeleme Merkezi’nin sorularını yanıtlarken “İslam Cumhuriyeti iktidara geldiğinde bedenimde Pehlevi rejiminin copçularından kalan morluklar daha geçmemişti.” diyordu.

Haydari’nin anlatımına göre İran Kürdistan Demokratik Partisi üyesi olan eşi 21 Ağustos 1979’da Devrim Muhafızları tarafından götürüldü ve yaralıları tedavi etmek için Tahran’dan gelen bir doktorun da aralarında bulunduğu sekiz kişiyle birlikte kurşuna dizildi.

Çatışmalarda ele geçenler ise öldükten sonra dahi rencide edildi. Haydari yaşananları şöyle anlatıyor: “Öldürülen Kürtlerin çıplak bedenleri Pave’de sokaklarda teşhir edildi. Eşimle birlikte infaz edilen üç kişiyi bir kamyona koydular. Devrim Muhafızları halka megafonlarla ‘Gelin, öldürdüklerimizi görün.’ diye anons yaptı.”

Haydari infazlara nezaret eden yargıçla birkaç gün sonra konuşma imkânı bulmuş. Sadık Halhali isminde bir din adamı olan bu kişiye eşi hakkında niçin ölüm emri verdiğini soran Haydari aldığı yanıtı şöyle aktarıyor: “Bana masumsa eğer eşimin şehit sayılacağını ve cennete gideceğini, günah işlediyse de hak ettiğini bulduğunu söyledi.”

Yenilgiye uğrayan Kürt savaşçılar dağlara çekildi. Ayaklanma ciddi bir darbe almıştı ama onarın kararlılığı devam ediyordu. İsyan hareketi giderek küçülse de 1980’lerin başına kadar sürdü. Bu açıdan Arapların, Beluçilerin ve Türkmenlerin aynı dönemde başlattığı etnik başkaldırılardan çok daha uzun sürdü.

İsyan hareketinin bilançosu 10 binden fazla Kürt’ün ölümü, 20 bini aşkın insanın yerinden edilmesi oldu. Binlerce çiftçi ve çoban tarlalarını, hayvanlarını kaybetti. Bazıları Devrim Muhafızları’na katılarak Kürt kardeşlerine karşı savaştı. Bazıları ise köylerini terk ederek civar kasabalarda sefil bir hayata mahkûm oldu.

Tahran’daki saldırılarda yer alan Seriyas Sadıki ve Kayyum Fatimi’nin aileleri de Jivar köyünden kaçmak zorunda kalmış ve kendilerini Pave’de yoksul bir hayatın içinde bulmuştu.

Ayaklanma genç Şii milisler üzerinde de uzun vadeli etkiler yarattı. Humeyni’nin fetvasıyla harekete geçen bu milislerin pek çoğu ilerleyen zamanda İran güvenlik güçlerinin belkemiğini oluşturdu.

Kara kuvvetlerinde komutanlık yapmış olan Hüseyin Hasani Sadi geçtiğimiz eylülde verdiği televizyon mülakatında Kürdistan’daki durumun ciddiyetini anlatırken “Karşı devrimciler yüzünden kimse cephe hatları arasında hareket edemiyordu.” ifadesini kullandı.

Uzun bir savaş tecrübesine sahip Peşmerge ile bu kanlı tanışma faslı, Ayetullah yönetiminde bugüne kadar süren saplantılı bir Kürt ayrılıkçılığı korkusu yarattı. İran’da devrimin üzerinden neredeyse 40 yıl geçti ama Farsça, Arapça, hatta İngilizce ve Fransızca gibi “emperyalist” dilleri öğrenebilen Kürt öğrenciler ana dillerini nadiren öğrenebiliyor. Sekiz milyonluk bir Kürt nüfusa sahip İran, Kürt milliyetçiliğini rejimin bekasına potansiyel tehdit olarak görmeye devam ediyor.

Paris’te yaşayan ve İran’daki Selefilik konusunda uzman olan Hevjin Bakali’ye göre Tahran’daki yeni yönetim baştan itibaren İslamcı Kürtleri ayrılıkçılara karşı kullanılabilecek elverişli müttefikler olarak gördü. Şii devriminin önderleri ile Sünni militanlar arasında doğal bazı yakınlıklar vardı. Öyle ki şu an İran’ın Dini Lideri olan Ayetullah Ali Hamaney, 1979 ayaklanmasının başlarında Seyyid Kutub’un yazılarını çevirmiş, Müslüman Kardeşler ideolojisini yayma çalışmalarında yer almıştı.

Bakali Al-Monitor’a yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu: "Devrimle iktidarı ele geçiren rejim, Kürdistan’da yeni yeni serpilmeye başlayan siyasal İslam’la uyum içindeydi. Kürdistan’da siyasal İslam’ın güçlenmesi rejimin işine geliyordu. (...) Bu yöndeki destek, Kürdistan’daki stratejinin parçası olarak devrimin ardından hemen başladı.”

Ancak İslamcı Kürtlerle olan bu ilk ittifak kısa ömürlü oldu. Bakali şöyle devam ediyor: “İktidar payandalarını güçlendirir güçlendirmez yönetimin Müslüman Kürtlerle dayanışma ihtiyacı son buldu. Kürdistan’daki direnişi kırdıktan kısa süre sonra yönetim kendisine sempatiyle bakan İslamcı güçlere yöneldi.”

Tahran’ın Kürtlere yönelik “böl ve yönet” politikası İran-Irak Savaşı’nda yeniden baş gösterdi. Savaş eylül 1980’de komşusundaki devrim çalkantısından istifade eden Saddam Hüseyin’in işgal harekâtıyla başladı. Tahran’a karşı yenilgiye uğrayan isyancı İranlı Kürtler o günlerde akın akın Irak’a kaçıyordu. Saddam çok geçmeden İran’daki ayrılıkçı Kürt grupların başlıca hamisi olacaktı.

Ancak Saddam kendi ülkesindeki Kürtlerin taleplerine müsamaha gösterme niyetinde değildi ve böylece Tahran’a Irak’ta iç huzursuzluğu kaşımak için misilleme imkânı verdi. Baas rejimiyle savaşta Tahran’ın ilk müttefiklerinden biri, Şeyh Osman Abdülaziz ismindeki Iraklı bir Kürt din adamı oldu. İran’a yönelik saldırının kutsal savaş ilan edilmesini isteyen Saddam’ın ricalarını geri çeviren Abdülaziz 1980’lerde İran’a kaçtı.

Abdülaziz, Tahran’dan aldığı destekle 1987’de Kürdistan İslami Hareketi’ni (KİH) kurdu ve küçük bazı İslamcı Kürt gruplarını bu çatının altında topladı. Partinin kurucuları baştan itibaren Kürtçü militanlıklarını dini bir çerçeveye oturttular. İran’ın onayıyla Saddam yönetimine cihat ilan ettiler.

Osman Abdülaziz’in yeğeni ve şu an partinin lideri olan İrfan Abdülaziz, 2014’te Irak Kürdistanı’ndaki NRT kanalına verdiği mülakatta şöyle diyordu: “(Osman Abdülaziz) bizim mazlum bir Müslüman halk olduğumuzu söylerdi. Öncelik bu halkın Baas rejiminin zulmünden kurtarılmasıydı. Bizler zulüm gören Müslüman Kürt halkını savunmak için silaha sarıldık.”

Abdülaziz, pek çok açıdan hem Tahran hem de Kürtler için ideal bir tercih olmuştu. Görece ılımlı bir âlim olan Abdülaziz, Irak Kürdistanı’nda din bayrağı altında hak mücadelesi veren milliyetçi Kürt liderlerinden saygı görüyordu. Dini iklimin giderek ağırlaştığı bir ortamda Ayetullah rejiminden icazet almak, pek çok Kürt tarafından dini itibarlarını yükseltme yolu olarak görüldü ve olumlu karşılandı.

Hem Irak hem İran’daki Kürtler büyük ölçüde laik kalmış ve dini azınlıklara olumlu davranmıştı. Hatta Irak’ta Kürtlerin Baas rejimine karşı isyanına bazı Hristiyanlar da katılmıştı. Öte yandan Suudi Arabistan ve Körfez devletleri başta olmak üzere Arap ülkelerinin gözünde Kürtler Bağdat’taki dost Arap rejimini devirmeye çalışan Allahsız komünistlerdi. Humeyni de 1979’daki meşhur fetvasında muhalif Kürtler için “Ülkede ateizmi yaymaya çalışan İslam karşıtları.” demişti.

Haziran 1987’de bölgenin dört bir yanından gelen Kürt savaşçılar Abdülaziz’in Pave yakınlarındaki karargâhına giderek bağlılık bildirdiler.

Irak-İran sınırındaki dağlık Havraman bölgesinin yerlisi olan Mümin Zelmi, ekimde Al-Monitor’un sorularını yanıtlarken şöyle diyordu: “Tam sınırda bulunan bir kampta kalıyorduk. İslami Hareket kurulduğunda üç erkek kardeşim bunlara katıldı. Askeri bir üs vardı ve İranlı askeri danışmanlar zaman zaman orada hareketin mensuplarına eğitim veriyordu.”

KİH’in kuruluşundan kısa süre sonra harekete bağlı savaşçılar, Irak rejimine saldırılar düzenlemek üzere sınırın öteki tarafına geçmeye başladı. Ancak Abdülaziz bağımsızlığını epey korudu ve İran-Irak Savaşı’nın son günlerinde yeni bir cephe açmayı planlayan Tahran’a sivil katliamına neden olacağı gerekçesiyle ikazda bulundu.

Abdülaziz’in güçlü bir öngörüsü olduğu anlaşıldı. 16 Mart 1988’de İran ordusunun Halepçe’yi ele geçirmesinden iki gün sonra Saddam’ın MiG ve Mirage uçakları Halepçe’ye hardal gazı yağdırarak görülmemiş bir saldırı düzenledi. Kürt kasabasında 5 bin kişi hayatını kaybetti.

Iraklı bir Kürt olarak 1980’lerin sonunda İran’da yaşamış olan İbrahim Mika Ali, silahlı KİH militanlarının Kürt mülteci kamplarında dolaştığını ve Bağdat’a karşı cihat anlayışına karşı çıkanları darp ettiğini aktarıyor. O dönem Müslüman Kardeşler’e bağlı rakip bir grupta yer alan Ali, 2014’te yayımladığı hatıratında KİH’in camilerin etrafında “büyük çadırlar” kurup eleman topladığını anlatıyor. Ali’ye göre “Harekete bağlı din adamları her gün konuşmalar yapıyor, ateşli vaazlar veriyor, insanları cihada ve harekete katılmaya teşvik ediyordu.”

Ancak Ali Tahran’ın yeni Kürt müttefiklerini yakından izlediğini de aktarıyor: “Baskı o kadar büyüktü ki bilinen üyelerimizin Devrim Muhafızları İstihbarat Birimi yetkilileri tarafından çağrılıp sorgulanmadığı tek bir gün bile geçmiyordu.”

İslamcı Kürtlerin Tahran’la birlikteliği Abdülaziz gibi din adamı olan pek çok Kürt’ü endişeye sevk etmişti. Bu kesimler Arap milliyetçisi, Sünni dostu Baas Partisi’ne alternatif olarak mezhepçi bir Şii rejimine sıcak bakmıyordu. Pave’deki Müslüman Kardeşler yapılanmasının lideri olan Selahaddin Muhammed Bahaddin, Abdülaziz’e mektup yazarak tavrını gözden geçirmesini istedi ama sonuç alamadı. İrfan Abdülaziz NRT’ye verdiği mülakatta “Amcam mektubu yırtıp attı.” diyordu.

İran’ın Kürt İslamcılarla ittifakı devam edecek ve iki taraf için de önemli sonuçlar doğuracaktı.

Kürt cephesi bir süre sessiz kaldıktan sonra Saddam’ın 1990’da Kuveyt’i işgale kalkışması bölgeyi yeniden krize sürükledi.

Birinci Körfez Savaşı Irak’ın yenilgisiyle son bulduktan sonra Kürtler ekim 1991’de Erbil merkezli özerk bir bölge oluşturdular. Ertesi yıl ilk kez özgür seçimler düzenleyen Kürtler, Abdülaziz’in İran destekli İslamcılarına büyük bir hezimet yaşattı. Oyların ancak yüzde 5’ini alan KİH barajı aşamadığı için yeni Kürt parlamentosuna giremedi.

İran’ın Bağdat problemi şimdi Erbil problemine dönüşmüştü.

Stanford Üniversitesi Militan Örgütleri Haritalama Projesi’nin değerlendirmesine göre Tahran “milliyetçi Kürt partilerini dengelemek ve istikrarsızlaştırmak” amacıyla İslamcı Kürtlere verdiği desteği katladı: “İran hükümeti KİH’e parasal destek ve askeri eğitmenler sağlayama başladı. (...) Buna karşılık KİH de Kürt milliyetçisi yeni yönetimi istikrarsızlaştırmak amacıyla terör saldırılarına başladı.”

1990’larda KİH Halepçe’nin hemen dışında İran sınırı yakınlarında büyük bir askeri eğitim yerleşkesi kurdu. Ancak bu cüretkâr girişim kısa ömürlü oldu. Aralık 1993’te Peşmerge güçleri KİH’in Halepçe’deki merkezine baskın düzenledi. Abdülaziz tutuklanırken adamları tekrar İran’a kaçmak zorunda kaldı.

Bir sonraki yıl ise Irak’ın iki ana Kürt grubu arasına iç savaş patlak verdi. Hem bu çatışmalar hem de Irak’a uygulanan uluslararası yaptırımlar bölgede yoksulluğu azdırırken pek çok Kürt için eline silah alıp güç mücadelesi veren gruplardan birine katılmaktan başka seçenek kalmadı.

İç savaş 1998’de sona erdiğinde KİH Halepçe ve civar bölgelerde hâkimiyetini yeniden tesis etmişti. Sınırda yeniden İslamcı fikirler yayılıyor, Afganistan’da Sovyetlere karşı savaşmış Kürtler dergilerde mücahitlerin kahramanlık hikâyelerini yazıyor, dindar gençlerin ilgisini çekiyordu. 20 yılın ardından İD militanları bugün hâlâ İslami rejimler kurmak için savaşmış Afgan ve Çeçen cihatçıları öven o devirden kalma KİH marşlarını söylüyor.

Abdülaziz iç savaşın sonunda Kürt hükümetine girmeyi kabul ettiğinde Afganistan’da savaşmış pek çok isim bu karara karşı çıktı ve hareketten ayrılarak kendi gruplarını kurdu. İrfan Abdülaziz NRT mülakatında bu grupların “İslam Devleti’nin bugün yaptıklarının aynısını yapmak istediğini” söylüyordu.

Tasavvuftan da etkilenmiş hoşgörülü bir İslam anlayışının hâkim olduğu Kürdistan, bu yapısı sayesinde dışarıdan gelen radikal etkilere karşı doğal bir dirence sahipti. Ancak Tahran’daki Ayetullah rejimi, öteden beri daha büyük tehdit olarak görülen ılımlı Kürt İslamcıların peşine düşerek bu ılımlaştırıcı etkiyi farkında olmadan törpüledi.

Devrim sırasında Kürtlerin talep ettiği özgürlükler konusunda müzakerelere önderlik eden Ahmed Müftüzade 10 yıl hapis yattı ve 1993’ün başlarında serbest kaldıktan altı ay sonra vefat etti. Pave’de bir Kuran okulu kuran Nasır Süphani ise 1989’da tutuklandı ve ertesi yıl idam edildi.

Sünni-Şii birlikteliğini savunan Muhammed Rabi 1996’da hayatını kaybetti ve bundan muhtemelen İran’ın gizli ajanları sorumluydu. Rabi’nin ölümü üzerine Kirmanşah, Civanrud ve Pave’de protesto gösterileri düzenlendi. Gösterilerde iki kişi hayatını kaybetti, yüzlercesi gözaltına alındı.

Rabi’nin eşi Ayşe Mufakiri aralık 2011’de verdiği mülakatta şöyle diyordu: “Benden eşimin kalp krizi geçirdiğine dair imza istediler. Eşim güreşçi ve yüzücüydü, herhangi bir sağlık sorunu yoktu, dedim. Ancak kalp krizi geçirdiğine karar verildi ve bizim de yapacak bir şeyimiz kalmadı.” Mufakiri telefondan “sürekli tehdit edildiğini”, eşinin mezarına gidip yas tutmasına izin verilmediğini söylüyor.

Buna karşılık savaşlardan dönen cihatçılar, hâkim oldukları yörelerde şeriatı dayatmakta oldukça serbest bırakıldı. Sınırdaki Havraman bölgesi zaman içinde kızların okula gidemediği, içki içen erkeklerin kırbaçlandığı, Taliban usulü İslamcı bir bölgeye dönüştü.

O dönem Halepçe yakınlarında yaşayan 13 yaşında bir çocuk olan Mümin Zelmi hatırladıklarını Al-Monitor’a şöyle anlatıyor: “Müzik yasaktı, kadınların örtünmesi gerekiyordu. Savaşçıların en radikal olanları futbol kalelerini havaya uçurmuştu. Hatta Türkiye’den ithal edilen sabun ve şampuanların üzerindeki kadın resimlerini söküyorlar ya da üstlerini karalıyorlardı.”

Selefi-cihatçı ideolojinin sınırın her iki tarafında serpilmesi Tahran’ın katkıda bulunduğu bir zeminde olmuştu. George W. Bush yönetimi yakında harekete geçecekti.

ABD’de 11 Eylül 2001’de meydana gelen terörist saldırıların ardından İran ikili ilişkileri yumuşatmak için bazı girişimlerde bulundu. Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ve Dini Lider Ali Hamaney saldırıları ayrı ayrı kınarken İran’ın çeşitli kentlerinde düzenlenen mumlu anmalara büyük kalabalıklar katıldı.

ABD ve İran BM çatısı altında Taliban rejimini devirmek için beraber çalışmaya başladılar. Bir ay içinde Afganistan’ı işgal eden ABD, Taliban’la mücadele ve Afganistan’da yeni hükümet kurma konusunda İran’dan yardım gördü. 2001’deki görüşmelere katılan Ulusal Güvenlik Konseyi çalışanı Hillary Mann Leverett, 2009’daki yazısında Tahran’ın o günlerde İran’a sığınmış yüzlerce El Kaide ve Taliban mensubunu sınır dışı ettiğini aktarıyor.

Ancak perde arkasında Devrim Muhafızları’nın özel kuvvetler birimi olan Kudüs Gücü’nün komutanı Kasım Süleymani doğru bir öngörüyle ABD’nin eninde sonunda İran’ı satacağını hesaplıyor ve buna göre hazırlık yapıyordu. Nitekim Bush, 29 Ocak 2002’de 11 Eylül’ün ardından yaptığı ilk Birliğin Durumu konuşmasında İran’ı Irak ve Kuzey Kore’yle birlikte “Şer Ekseni” ilan etti. Gündemde rejim değişikliği vardı.

Süleymani Afganistan’ı Amerikalılara dar edecek müttefikler arıyordu. Taliban rejiminin aralık 2001’de devrilmesinden sonra yüzlerce El Kaide militanı İran’a kaçmaya başlamıştı. Bunlardan biri daha sonra İD’in öncülü olan Irak El Kaidesi’ni kuracak olan Ebu Musab El Zerkavi idi.

Irak Kürdistanı’nda ise İran destekli KİH’ten kopan bazı gruplar aralık 2001’de Ensar El İslam adı atında güç birliğine gitmiş, lider olarak da Molla Krekar ismiyle bilinen Afganistan’da savaşmış eski bir şairi seçmişti. Sünni bir Kürt olan Molla Krekar, El Kaide’nin kurucuları Usame Bin Ladin ve Abdullah Azzam ile daha 1980’lerde tanışmış sert bir cihatçı olarak ün yapmıştı.

İran’daki iç siyaset işleri daha da karıştırıyordu. İran’ın terörü destekleyen “haydut” rejim olarak yaftalanmasından dolayı küplere binen Hatemi, Afganistan’dan akın eden yabancı savaşçıların tutuklanıp sınır dışı edilmesini emretti. Bunların pek çoğu yeni Afganistan hükümetine ve Suudi Arabistan’a teslim edildi. Bir kısmı da kendilerini ABD’nin Guantanamo’daki askeri hapishanesinde buldu.

Süleymani ise var gücüyle bu “misafirlerin” İstihbarat Bakanlığı tarafından tutuklanmaması için çalışıyordu. Araştırmacı gazeteciler Cathy Scott-Clark ve Adrian Levy’nin El Kaide militanlarının 2002’den sonra İran’da nasıl barındığı konusunda “tek güvenilir kaynak” diye nitelenen “The Exile” (Sürgün) kitabına göre Süleymani, kıdemli militanların çoğunu ülke içinde çeşitli güvenli evler arasında dolaştırarak İran’da tutmayı başardı. Kitaba göre “Bomba yapanlardan tutun da eski kamp komutanları, biyolojik silah uzmanları, operasyon planlayıcıları ve mali sorumlulara kadar üst düzey El Kaide elemanları İran’a yeniden gizlice sokuluyordu.”

Yazarlara göre Zerkavi İran’dan Irak Kürdistanı’ndaki Ensar El İslam bölgesine geçti. Burada birkaç ay kaldı ve bazı El Kaide militanlarının Irak’a güvenli şekilde geçişini sağladı. Sahte pasaportlarla parayı Süleymani’nin Kudüs Gücü temin ediyordu.

Yazarlar, İran’ın hızla “Irak’ta yaklaşan savaşın ana ikmal güzergâhı” haline geldiğini söylüyor. 2011’de Pakistan’ın Abbottabad ketinde Usame Bin Ladin’in öldürülmesiyle sonuçlanan baskında ele geçirilen ve yakın zamanda açıklanan belgeler de bu anlatımı doğruluyor. Belgelerin birinde İran’ın bazı El Kaide Suudi mensuplarına Suudi Arabistan ve Körfez’de ABD hedeflerini “vurma” karşılığında para, silah ve Lübnan’daki Hizbullah kamplarında eğitim dâhil “ihtiyaç duydukları her şeyi” önerdiği söyleniyor.

Yabancı savaşçıların akın etmesiyle Selefi-cihatçı ideoloji Kürdistan bölgesinde sınırın her iki tarafında yayılmaya başladı.

Ensar El İslam’ın görece daha ılımlı olan KİH’in yerini aldığı günlerde Irak’ın Halepçe yakınlarındaki Sergat köyünde çiftçilik yapan Emenç gördüklerini şöyle anlatıyor: “Savaşçıların sayısı yavaş yavaş arttı. İran’dan gelen savaşçı grupları doğrudan dağlardan inip örgüte katılıyordu. Aralarında Tunuslular, Araplar, Erbil’den Kürtler gördüm.”

Başına bir şey gelir korkusuyla soyadını vermek istemeyen Emenç o günlerde 23 yaşındaymış. Cihatçılarla haşır neşir olmuş, köyün tek camisinde onlarla birlikte namaz kılmış. Al-Monitor’un sorusuna karşılık Batı’dan gelenlerin de olduğunu söylüyor: “Kanadalı bir çift vardı. Oğulları Osman Sergat’ta okula gitti ve biraz Kürtçe öğrendi. Osman'ın babası beyazdı, kendisi için en iyisinin bu olduğunu söylüyordu. Kanada’da her şeyi vardı ama İslami hukukun olduğu her yere gitmeye hazırdı. Çok iyi insanlardı.”

Herkesin hatıraları bu kadar sevecen değil. Şu an 22 yaşında olan ve sürücülük yapan Muhammed Havrami, Irak’ın Byara yöresinde cihatçıların kol gezdiği 2002 yılında gördüklerini Al-Monitor’a şöyle anlatıyor: “13 yaşındaki bir çocuğun bir kıza âşık oldu diye kırbaçlandığını kendi gözlerimle gördüm. Ona ayakkabıyla da vurdular, küçük çocuğa verilen cezayı herkes görsün diye insanları evlerinden çıkarttılar.”

Ancak çok geçmeden korkudan sinme sırası militanlara gelecekti.

Ensar El İslam’ın Halepçe bölgesinde üslenmesi ABD ordusunun dikkatinden kaçmadı. Bush yönetiminin Irak işgal planına göre koalisyon güçleri Irak Kürdistanı’ndan girerek güneye inecekti. Dolayısıyla ABD güçlerinin arkasını sağlama almak ve Peşmerge’nin elini rahatlatmak için ilk iş olarak cihatçıların dağıtılması gerekiyordu.

ABD güçleri 21 Mart 2003’te militanları Tomahawk füzeleriyle yaylım ateşine tuttu. Bir hafta sonra hava harekâtıyla birlikte karadan operasyon başladı ve Ensar El İslam ile onunla ittifak eden gruplar İran sınırına çekilmek zorunda kaldı.

Emenç’in tahminlerine göre Ensar El İslam militanlarının sayısı o günlerde 1000 civarına ulaşmıştı. Emenç, saldırıların olduğu gün sınırın İran tarafında Sergat’tan 8 kilometre mesafede bulunan bir mülteci kampında akrabalarını ziyaret ediyormuş. Orada gördüklerini şöyle anlatıyor: “Kampın yakınlarındaki askeri üste bizim köyde gördüğüm adamlar İranlılar tarafından otobüslere konup götürülüyordu. Onlara sonra ne oldu bilmiyorum.”

Kürt cihatçılarla İranlı patronları iyi ilişkilerini sürdürdü. İki taraf da Irak’taki yeni ortak düşmana, Amerika’ya odaklanıyordu.

Tahran yakınlarındaki Karac Recai Şehr Hapishanesi’nde Kürt cihatçılarla birlikte birkaç sene yatan bir kaynağa göre Ensar militanları Selefi-cihatçı ideolojilerini yaymakta serbest bırakılıyor çünkü Devrim Muhafızları bunu Kürt milliyetçiliğinin panzehri olarak görmeye devam ediyordu.

30 yaşlarındaki eski mahkûm şöyle diyor: “İşin komik tarafı El Kaide taraftarları cezaevlerinde artık ılımlı kişiler sayılıyor. Çünkü Daeş taraftarları gerçekten radikal. Onlar gibi düşünmeyen herkes ölmeye mahkûm.” WhatsApp üzerinden görüştüğümüz kaynak, hapiste yattığı sırada serbest bırakılan bazı tutukluların daha sonra Suriye ve Irak’a gittiğini ve buralarda İD’e ve benzer örgütlere katıldığını anlatıyor.

Kimliği hakkında hiçbir detayın açıklanmasını istemeyen kaynak, 2011’de aynı koğuşu paylaştığı üst düzey bir Ensar El İslam yöneticisinin şöyle dediğini aktarıyor: “Mart 2003’ten sonra İran’a geldiğimizde İran’ın güvenliğini tehlikeye atmayacağımıza dair söz verdik. Ortalıkta dolaşma serbestimiz vardı. Silah bile taşıyorduk. Yaralılarımız Senendec’teki İran hastanelerinde tedavi edildi.”

Mahmud Ahmedinejad’ın 2005’te cumhurbaşkanı seçilmesi de cihatçıların işine yaradı. Devrim Muhafızları’nın iç güvenlik gücü Besic’te görev yapmış olan Ahmedinejad, Süleymani’nin Afganistan ve Irak’ta ABD’ye karşı yaptığı her şeye tam destek veriyordu.

Paris’te Kürdistan İnsan Hakları Ağı’nın yöneticisi olan Kürt aktivist Rebin Rahmani, kasım 2006’da uyuşturucu ve AIDS konulu bir belgesel çektiği sırada Kirmanşah vilayetinde tutuklanmış. Al-Monitor’a konuşan Rahmani, İslam Cumhuriyeti’ni karalama suçlamasıyla 13 ay içeride kaldığını ve burada Ensar El İslam üyesi olan üç Iraklı Kürt’le beraber yattığını anlatıyor. Militanlar 2006’nın yaz aylarında gece görüş dürbünleriyle İran’a geçmeye çalışırken yakalanmış ama İran hükümetini hedef alan hiçbir eylem içinde olmadıklarını söylüyorlarmış.

Şu an Fransa’da bulunan Rahmani militanlardan birinin kendisine şöyle dediğini aktarıyor: “Emirimiz Usame Bin Ladin İran’ın bizim arka bahçemiz olduğunu, buraya yönelik hiçbir saldırı olmaması gerektiğini söylemişti.” İranlı yetkililer cihatçıları hem Irak’taki durum hem de planları hakkında durmadan sorguya çekiyormuş. Militanlardan biri bir gün cezaevi müdürüne “Bizim savaşımız sizinle değil, Irak’taki Hristiyanlarla.” demiş.

Zaman içinde militanlar Rahmani’ye ideolojilerini İran Kürdistanı’nda da yayma çabalarından söz etmiş. Bu çabaların hedefinde ücra dağ kasabalarında sınırdan kaçak mallar taşıyarak geçinen, torpilli olanlar rahat devlet işlerini kaparken gelecek umudu olmayan gençler varmış.

Cihatçıların etkisi artarken bu ümitsiz Kürtler giderek radikalleşti, yaşadıkları yörelerde din adamlarını öldürmeye başladılar.

Civanrud’da siyasi aktivist olan 31 yaşındaki Mekvan Dino “Civanrud’da Selefilere ilk katılan gençlerin çoğu uyuşturucu bağımlısı ve serseriydi.” diyor. Siyasi faaliyetleri nedeniyle Kirmanşah’ta dört yıl hapis yatan Dino, militanlarla İranlı makamların milliyetçi Kürtlere karşı iş birliği yaptığından kuşku duymuyor.

Al-Monitor’un ekimde Irak Kürdistanı’nda görüştüğü Dino şöyle diyor: “Selefiler milliyetçi Kürtlerin mürtet olduğuna, öldürülmesi gerektiğine inanıyordu. Bir arkadaşım 2006’da yedi Selefi tarafından öldüresiye dövüldü.”

Araştırmacı Bakali ise İran’ın cihatçılara strateji gereği serbesti tanıdığını çünkü bunun denetim ve manipülasyonu kolaylaştırdığını düşünüyor: “İran, bu grupları İran Kürdistanı’ndaki cihatçı tehlikesini azaltmak ve faaliyetlerini kontrol altına almak için kullandı, Irak Kürdistanı’nda ise bunlardan baskı aracı olarak yararlandı. Cihatçı grupların serbestçe faaliyet göstermesine izin verdi çünkü bunların yeraltına inmesini istemiyordu.”

Ancak devlet cihatçı tehlikesine göz yumarken karşıt gruplar işi ele almış. Dino’ya göre Civanrud’da bu grupların arasında solcu Kürdistan İşçi Partisi ile türbelerini tahrip eden cihatçılardan nefret eden Mevleviler yer aldı. Dino “Mevleviler ortaya çıktığı anda Selefiler ortadan yok olurdu.” diyor.

Sünni cihatçılarla Şii patronları arasındaki bu yapay ittifakta alttan alta gerilim birikiyordu. Rahmani’ye göre İran’da tutuklu olan cihatçılar, Şiilerin temiz olmadığı gerekçesiyle et yemeyi reddediyordu. Bunlardan biri, Irak’ta ABD denetimindeki Bucca Kampı’nda tutukluyken böyle bir rahatsızlık yaşamadığını çünkü İslam dinine göre Amerikalıların “ehl-i kitap” olduğunu söylemiş.

İran makamları ise Sünni cihatçıları tutuklamaya, İran topraklarında şiddet çağrısı yapanları idam etmeye başlamıştı. İlk idam edilenlerden biri haziran 2009’da infaz edilen Sünni vaiz Şoreş Mehdi Hani oldu.

O noktaya gelindiğinde cihatçıların zehirli söylemi İran Kürdistanı’nın dört bir yanına serbestçe yayılmıştı. Rahmani, koğuş arkadaşlarının ateist olduğunu öğrendikleri zaman onu ölüme göndermeye hazır olduklarını anlatıyor. Bir tanesinin gözünün içine bakarak “Senin katlin vacip.” dediğini anlatan Rahmani “Bu kişilerin insanlık için gerçekten de büyük bir tehlike olduğunu düşündüm.” diyor.

İran Kürdistanı’nda yıllardır büyümekte olan nefret söylemi, İD’in komşu Irak’ta yükselişe geçmesiyle nihayet şiddet olarak patlak verdi.

Pave gibi yerlerde müstakbel cihatçılar, hayran oldukları İD militanlarının korkunç eylemlerini YouTube’dan seyrediyor, Facebook ve Telegram üzerinden onlarla iletişime geçiyordu.

2011 sonlarında müttefiki Beşar Esad’ı kurtarmak için harekete geçen Tahran, cihatçılar ve diğer isyancı gruplarla savaşmak üzere Suriye’ye binlerce gönüllü ve danışman göndermeye başladı. Ancak kendi topraklarında İslamcıların giderek agresifleşmesine rağmen onlara göz yummaya devam etti.

Pave’de hakkında dava açılan cihatçılarla çalışan bir avukat kimliğinin açıklanmaması kaydıyla şöyle diyor: “Hükümet, kendini kanun yerine koyan bu grupların örgütlenmesine alan sağladı. Selefi grupların güçlenmesi ve uyuşturucunun yaygın şekilde bulunabilir olması Kürt milliyetçiliği karşısında denge unsurları olarak görüldü.”

İD’in mart 2014’te Suriye’nin doğusundaki Merkada’yı El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi’nden alması şiddeti tırmandırdı. 2013-2014 döneminde İD saflarında altı ay geçiren ve şu an İran’da tutuklu olan 33 yaşındaki bir Sünni’ye göre İranlı Sünniler – ki bunların arasında Kürtler de vardı — İD’in bu zaferinde önemli bir rol oynadılar.

Rakip gruplar çok geçmeden İran’da da Pave gibi kasabalarda açıktan çatışmaya başladı. Civanrud’da militanlar birbirilerine sopa ve palalarla saldırıyorlardı. Haziran 2014’te İçişleri Bakanlığı nihayet olaylara ilgi gösterdi ve inceleme için uzmanlar gönderdi.

Bakanlığın raporunda şu ifadeler yer aldı: “Yoğun propaganda sonucu (...) birçok İranlı Selefi Kürt Irak’ta (İD’e) katılmak için istek beyan ediyor, pek çoğu da zaten Suriye’ye gitmiş durumda. Bu kişiler zulüm ve irtidada karşı mücahit kahramanlar olarak resmediliyor.”

Raporda Pave civarındaki Havraman bölgesine Selefi grupların faal olduğu tehlikeli bir nokta olarak vurgu yapılıyordu. İleriki yıllarda Kürtler dâhil İran’dan pek çok Sünni’nin İD’e katılacağı öngörülüyor, kendinden menkul hilafet devleti “İran İslam Cumhuriyeti’nin iç güvenliği açısından aktif bir tehdit” olarak nitelendiriliyordu.

Rapordaki tavsiyeler pek çok açıdan hükümetin Kürt bölgelerinde yürüttüğü politikanın tam tersiydi. Raporda ılımlı Sünni din adamları ile sivil toplum kuruluşlarına daha geniş faaliyet alanı tanınması, ılımlı Sufi din adamlarının desteklenmesi ve Selefilerin zapturapt altına alınması öneriliyordu.

Raporun kısa sürede rafa kaldırılması şaşırtıcı olmadı. Yerel makamlar en şiddetli militanları tutuklamaya başladı ama başka Sünni radikaller kendi şeriat anlayışlarını dayatmaya, halkı taciz etmeye ve cezasız kalmaya devam etti.

Tahran ortaya saldığı canavarla ancak başkentteki saldırıların ardından hesaplaşmaya başladı. O günlerde Al-Monitor’a bilgi veren yerel kaynaklara göre güvenlik güçleri çok sayıda Selefi’yi günler içinde eşleri ve çocuklarıyla birlikte derdest etti. Bazıları ise gizlenmeye başladı ya da muhbirlerin dikkatini çekmemek için sakallarını kesti.

Sadıki’nin kendisi gibi Selefi olan kardeşi Ahmed geçtiğimiz ekim ayında 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Al-Monitor’un bir sivil toplum çalışanından edindiği bilgiye göre aile sefil, perişan durumda. Kanser hastası olan anne, baba ancak hayır kuruluşları sayesinde ayakta kalabiliyor. Pave’de cihatçıların davalarına bakan avukat ise en az 12 Selefi’nin daha iki ila üç yıl arasında hapis cezasına çarptırıldığını, bazılarının da yargılanmayı beklediğini söylüyor.

Pave ve civardaki Kürt nüfuslu kırsal bugün görece sakin. Selefilerin bir kısmı hapsi boylarken geri kalanlar da göze batmamaya çalışıyor. Fatihi’nin çayhanesi genç adamın vahşi şekilde katledildiği günden beri kapalı. Ancak eski müşteriler taciz edilmeden yeniden nargile içebiliyor, eşleri ve kız arkadaşları da daha özgür giyinme konusunda rahat hissediyor.

Yine de görünen yüzeyin altında hâlâ devam eden bir korku var: Tahran cihatçı tehdidine karşı nihayet ciddi bir tavır mı alıyor yoksa yapılan operasyonlar geçmişte olduğu gibi geçici bir olaydan mı ibaret?

Join hundreds of Middle East professionals with Al-Monitor PRO.

Business and policy professionals use PRO to monitor the regional economy and improve their reports, memos and presentations. Try it for free and cancel anytime.

Free

The Middle East's Best Newsletters

Join over 50,000 readers who access our journalists dedicated newsletters, covering the top political, security, business and tech issues across the region each week.
Delivered straight to your inbox.

Free

What's included:
Our Expertise

Free newsletters available:

  • The Takeaway & Week in Review
  • Middle East Minute (AM)
  • Daily Briefing (PM)
  • Business & Tech Briefing
  • Security Briefing
  • Gulf Briefing
  • Israel Briefing
  • Palestine Briefing
  • Turkey Briefing
  • Iraq Briefing
Expert

Premium Membership

Join the Middle East's most notable experts for premium memos, trend reports, live video Q&A, and intimate in-person events, each detailing exclusive insights on business and geopolitical trends shaping the region.

$25.00 / month
billed annually

Become Member Start with 1-week free trial

We also offer team plans. Please send an email to pro.support@al-monitor.com and we'll onboard your team.

What's included:
Our Expertise AI-driven

Memos - premium analytical writing: actionable insights on markets and geopolitics.

Live Video Q&A - Hear from our top journalists and regional experts.

Special Events - Intimate in-person events with business & political VIPs.

Trend Reports - Deep dive analysis on market updates.

All premium Industry Newsletters - Monitor the Middle East's most important industries. Prioritize your target industries for weekly review:

  • Capital Markets & Private Equity
  • Venture Capital & Startups
  • Green Energy
  • Supply Chain
  • Sustainable Development
  • Leading Edge Technology
  • Oil & Gas
  • Real Estate & Construction
  • Banking

Start your PRO membership today.

Join the Middle East's top business and policy professionals to access exclusive PRO insights today.

Join Al-Monitor PRO Start with 1-week free trial