Ana içeriğe atla

İran Suriye’de Rusya’yı mı takip ediyor?

Rusya’nın Suriye’deki diplomatik atağı İran’la Türkiye arasında köprü kurmayı da kapsıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Foreign ministers, Sergei Lavrov (C) of Russia, Mevlut Cavusoglu (R) of Turkey and Mohammad Javad Zarif of Iran, attend a news conference in Moscow, Russia, December 20, 2016. REUTERS/Maxim Shemetov - RTX2VUYG

Hamidreza Azizi bu haftaki yazısında Moskova’nın Suriye stratejisinin bir boyutunu şöyle anlatıyor: “Rusya önce İran ve Türkiye’nin Suriye krizinde ortak zemin bulmasına yardımcı olabilir ve ondan sonra Türkiye’yle birlikte siyasi çözümü ilerletme çabalarına odaklanabilir. Bu anlamda İran’ın Suriye’ye yönelik yaklaşımının şu an fiilen Rusya üzerinden yürütüldüğü söylenebilir.”

Azizi, Türkiye ve İran’la ilgili şu tespitte bulunuyor: “İki ülkenin Suriye’deki ilişkisi şu ana kadar düşmanlıktan ziyade bir tür rekabet olarak tanımlanabilir. Dolaysıyla anlaşmazlık noktaları biraz daha fazla pragmatizm ile çözülebilir.”

Suriye’deki insani krizin aciliyet arz ettiği düşünüldüğünde Rusya, İran ve Türkiye’nin “Moskova Deklarasyonu” olarak da anılan 20 Aralık tarihli açıklaması diplomatik bir dönüm noktası sayılabilir. Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi de hemen ertesi gün oy birliğiyle kabul ettiği 2332 sayılı kararla BM kuruluşlarına çatışma hatlarını geçerek insani yardım ulaştırma yetkisi verdi. Güvenlik Konseyi 31 Aralık’ta da Rusya ve Türkiye’nin sağladığı ateşkes anlaşmasına ve siyasi süreci canlandırmaya dönük diplomatik girişime oy birliğiyle destek verdi. Bu kapsamda BM öncülüğündeki Suriye görüşmelerinin yeniden başlamasına paralel olarak Kazakistan’ın başkenti Astana’da da siyasi müzakerelerin yapılması benimsendi. BM Suriye Temsilcisi Staffan de Mistura 5 Ocak’ta “Bu gibi girişimler desteklenmelidir. Bu girişimin başarılı olacağını ümit ediyor ve ona kesinlikle olumlu bakıyoruz.” dedi.

Suriye’ye bir an önce yardım ulaştırma gereği ortada. Son ateşkes ve siyasi görüşmeler muhakkak ki büyük zorluklarla karşı karşıya kalacak. Ancak bu sütunda kısaca şunu söyleyebiliriz ki son gelişmeler, savaşı sona erdirip siyasi çözüme ulaşmak için insani ve diplomatik alanda gerekli olan ivmeyi sağlıyor.

Bu hummalı diplomasinin özünde Rusya’nın İran ve Türkiye arasındaki ayrılıkları uzlaştırma çabası yatıyor. Azizi bu konuda şöyle yazıyor: “İran’ın bu anlamdaki en ciddi kaygısı, Ankara’nın Şam Fetih Cephesi’yle iddia edilen bağları ve bir başka Selefi grup olan Ahrar El Şam’a verdiği destekti. Şam Fetih Cephesi ve onunla bağlantılı gruplar hem Moskova Deklarasyonu’nda hem Rusya-Türkiye ateşkes mutabakatında açıkça ateşkes kapsamı dışında bırakıldı. Ahrar El Şam ise anlaşmayı reddederek meşru bir hedef hâline geldi. Dolayısıyla İran’ın öteden beri ısrar ettiği bir hususun pratikte Ankara tarafından kabul edildiği anlaşılıyor. (…) İran’ın iki önemli kırmızı çizgisine Türkiye’nin uyduğu görülüyor ve bu onun başka önemli tavizler de verdiğine işaret ediyor. Türkiye artık barış görüşmelerinin ön koşulu olarak Esad’ın gitmesi için ısrar etmiyor ve Lübnan Hizbullahı başta olmak üzere İran destekli bazı grupların Suriye’deki varlığına itiraz etmekten kaçınıyor. Hizbullah, Moskova Deklarasyonu’nda da 31 Aralık tarihli Güvenlik Konseyi kararında da resmen zikredilmezken Esad yönetimi önümüzdeki günlerde Kazakistan’da yapılacak görüşmelerde temsil edilecek.”

Aziz son olarak şu tespitte bulunuyor: “İran, Türkiye’nin kuzey Suriye’de yürüttüğü harekâttan hâlâ bazı kaygılar duysa da görünen o ki harekât İslam Devleti’yle, bölgedeki Kürtlerle sınırlı kaldıkça ve başka bölgelere, özellikle Rakka’ya yönelmedikçe İran bunu kabullenebilir. Bunun nedeni, Tahran ve Ankara’nın bölgede Kürt özerkliğini dizginlenmek gibi ortak bir menfaate sahip olmasıdır. Zira bu yöndeki gelişmeler Türkiye ve İran’daki Kürtler arasında da duyguları ateşleyebilir.”

Metin Gürcan ise aynı konuda şu hususlara dikkat çekiyor: “Suriye’nin toprak bütünlüğünü tanıyan Moskova Deklarasyonu, PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki otonomi taleplerine izin vermiyor. Ancak aynı deklarasyonla Ankara, Suriye’nin kuzeyi de dâhil Şam’ın egemenliğini tanımış oluyor. Yani Türkiye El Bab’ı İslam Devleti’nden alsa da günün sonunda Şam’a geri vermek zorunda kalabilir. Ayrıca Türkiye’nin aksi yöndeki ısrarlı taleplerine rağmen Fırat’ın batısında hâlen ABD destekli YPG güçleri tarafından tutulan Menbiç konusunda da ABD ile Türkiye’yi yeni bir kriz bekliyor.”

Öte yandan Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federal Sistemi’nin yönetiminde yer alan Fevziye El Yusuf, ağırlıklı olarak YPG savaşçılarından oluşan Suriye Demokratik Güçleri’nin kuzey Suriye’de Türk nüfuzuyla mücadeleye devam edeceklerini söylüyor. Yusuf, Massoud Hamed’e verdiği özel mülakatta şöyle diyor: “Türk devleti ve onun desteklediği milisler bizim bölgelerimizi tehdit etmeye, kuzey Suriye’de federasyon kurma projemizi şöyle ya da böyle engellemeye çalışıyorlar. Kürt bölgesine yakın yerleri işgal etmeye çalışıyorlar ki bize sürekli saldırabilsinler, Kürtlerin haklarını güvenceye alan siyasi bir yapı kurmamızı engelleyebilsinler. Biz Kürtler Rakka’nın kurtarılmasında yer almazsak Rakka’yı Türkler ve onların paralı askerleri işgal edecek. Bununla da kalmayıp Rakka’yı askeri bir üs hâline getirecekler ve tıpkı bugün güney Kürdistan (Irak Kürdistanı) ve Başika bölgesinde olduğu gibi bize yönelik kalıcı bir tehdit hâline gelecekler.”

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye’deki önceliklerinin Ankara’yı Washington’dan Moskova’ya doğru ittiğine dikkat çeken Metin Gürcan şöyle devam ediyor: “El Bab’da işlerin ters gitmesi durumunda Erdoğan iki günah keçisi bulmuş oluyor: ABD ve NATO. Bir başarısızlık durumunda ‘ABD El Bab’da işimizi bozdu.’ söylemi, Erdoğan’ın Türkiye’de halka kolaylıkla satabileceği bir söylem. Suriye’de ağır bir fatura ödemek zorunda kalırsa bu söylem sayesinde iç siyasette sıkışmamış olacak.”

Bu arada İran ve Türkiye’nin aksine Suudi Arabistan son diplomasi atağını kenardan izledi. Azizi bu konuda şöyle yazıyor: “Yeni filizlenen bu barış sürecinde Suudi Arabistan yer almış olsaydı anlayış birliğine varmak Tahran’la Riyad arasındaki şiddetli ideolojik çatışmadan dolayı adeta imkânsız olurdu. Bu durumun farkında olan Rusya’nın Suriye sahnesini şimdilik sadece İran ve Türkiye ile sınırlı tuttuğu görülüyor."

More from Week in Review