Ana içeriğe atla

Türk İslamcılarının mezhepçilikle imtihanı

Türkiye’deki İslamcıların Orta Doğu vizyonu esasında mezhepçi değildi, ancak mevcut mezhepsel gerilim onları da etkilemeye başladı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
RTR215PG.jpg

Eski İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad 2008’de Türkiye’yi ziyaret ettiğinde Türkiye’deki İslamcıları tarafından coşkuyla karşılanmıştı. Irak işgalinden dolayı ABD’ye, Gazze Şeridi’nde yaşanan acılardan dolayı İsrail’e öfkeli olan İslamcılar, İran Cumhurbaşkanı’nı her iki güce de meydan okuyan bir kahraman olarak kucaklamışlar, hatta Sultan Ahmet Camii’nde “sevgi seli” ile karşılamışlardı.

Bu ziyaretin üzerinden sekiz yıl geçti ve Türkiye’de iklim oldukça değişmiş durumda. Bir İran lideri bugün Sultan Ahmet Camii’ni ziyarete kalksa muhtemelen coşkulu kalabalıklarla değil öfkeli protestocularla karşılaşır. İslamcı basın da artık İran’a anti emperyalist bir kahraman olarak övgüler yağdırmak yerine onu emperyalist bir güç olmakla suçluyor. Daha radikal kesimlerde ise İran’a duyulan tepki İslam’ın başat Şiilik mezhebine dahi yönelmiş durumda. Kimi internet sitelerinde Şiilerin “gerçek Müslümanları” yani Sünnileri arkalarından vuran sapkınlar olduğu yazılıyor.

Bu keskin değişim, Türkiye’deki Sünni İslamcıların teolojik bir iç muhasebe yaparak aniden mezhepçi olmasıyla yaşanmadı. Değişimin nedeni bu kesimin şahit olduğu büyük bir siyasi olaydı: Suriye iç savaşı. Savaşın 2011 baharında patlak vermesinden itibaren o günlerde başbakan olan, sonra cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki hükümet ve hükümetin tabanında yer alan İslamcılar, Suriye rejiminin halkına ve özellikle Sünni muhalefete karşı uyguladığı zulme odaklandılar. İran ve Hizbullah gibi uzantıları Suriye rejiminin başlıca koruyucusu olarak ortaya çıkınca da, Beşar Esad’a ve ‘Şebihalara’ duyulan öfke, İran’a ve genel anlamda bölgedeki ‘Şii-Alevi eksenine’ yöneldi.

Son dönemlerde bu tabloya Irak da eklendi. Türkiye’deki ana akım İslamcılar İslam Devleti’ni (İD) asla desteklemedi ve onu İslam dinini lekeleyen radikal bir güç olarak gördüler. Ancak zaman zaman bu örgütü Bağdat’taki Şii ağırlıklı yönetime karşı Sünnilerin anlaşılır bir tepkisi olarak okudular. Öte yandan Bağdat yönetiminin Şii milisleri, bilhassa “Halk Seferberlik Birlikleri” (yahut Haşdi Şabi) Türkiye’deki İslamcı medyada İD kadar gaddar ve Iraklı Sünnileri tehdit eden bir güç olarak nam saldı.

Bir diğer deyişle, Türkiye’deki İslamcıların Orta Doğu vizyonu ilk etapta mezhepçi bir görüntü çizmiyordu ama mevcut mezhepçi çatışmanın etkisinde kaldı. Erdoğan’ın sık sık dile getirdiği “Ne Sünni’yim Ne Şii, sadece Müslümanım” şeklindeki güzel slogan, biraz gölgede kaldı.

Türkiye’de yükselen bu mezhepçi algının iki tezahürü var: Birincisi, daha ılımlı olanı. İran’ı Şii olduğu için değil emperyalist olduğu için suçlayan bir bakış açısı bu. Hükümet’e yakın düşünce kuruluşlarından SETA’nın Orta Doğu uzmanı Can Acun “İran Şii maskesiyle Neo-Pers arayışta” başlıklı yorumlarıyla tam da bunu ifade ediyor. Buna göre Şii kimliği, İran’ın ulus devlet olarak kendi emperyalist menfaatleri için kullandığı bir araçtan ibaret.

İslamcı kanadın bir diğer kalemi Yusuf Kaplan da “İran durdurulmalı ama İran’ın mezhepçilik tuzağına düşmeden” başlıklı yazısında benzer bir tutum benimsiyor. Kaplan’a göre Müslümanlar arasındaki mezhepçiliği körükleyen İran’dan başkası değil ve Türkiye bu oyunu bozmalı, ama “ehl-i sünnet omurgayı” da korumalı. Kaplan, İran’ın Batı karşıtı söylemlerine rağmen aslında Batı’nın Müslümanlar arasına yerleştirdiği gizli bir Truva atı olduğunu da iddia ediyor.

Diğer mezhepçi tutum ise daha radikal. İktidar yanlısı basından ziyade marjinal internet sitelerinde ve sosyal medya hesaplarından sesini duyuran bu tutum, açıkça Şiiliği hedef alıyor.

Bunlardan biri olan www.irangercegi.com sitesinde, “Şiiler ehl-i kitaplardan (Yahudiler ve Hristiyanlar) daha tehlikelidir” gibi keskin bir alıntıyla açılıyor. Şii inancının sert yazılar ve görsellerle kötülendiği sitede Şiiler için “sapkınlar” anlamına gelen “rafızi” kavramı kullanılıyor. Bu husumet, sosyal medyada ise, Esad’ı destekledikleri için Sünnilerin tepkisini çeken Alevileri de hedef alabiliyor.

Tüm bunlara bakarak, Türkiye’nin bir mezhep çatışmasının eşiğinde olduğunu söylemek çok abartılı olur. Ancak mezhepçi söylem yine de rahatsız edici ve Türkiye’deki duyarlı İslami kanaat önderlerinin buna karşı net bir tavır alması gerekiyor.

Bu kanaat önderlerinin görmesi gereken bir husus, haklı olarak eleştirdikleri Şii mezhepçiliğinin durduk yerde ortaya çıkmadığı. 2003’teki Irak savaşının ardından Orta Doğu’da Şii karşıtı radikal bir Selefi hareket filizlendi. IŞİD’in selefi Irak El Kadie’si, ülkedeki Şii camilerini ve türbelerini defalarca bombaladı. Bu da Şiilerde onları radikalleşmeye sevk eden bir kuşatılmışlık hissi yarattı. Bu kısır döngünün kırılabilmesi için Şii mezhepçiliğine de Sünni mezhepçiliğine de aynı ölçüde karşı çıkılması gerekiyor. Zira iki anlayış da birbirini benzer bir mantıkla şeytanlaştırıyor: Sadece kendi tarafındaki acıları görmek, diğer tarafı dini söylemlerle mahkum etmek ve dahası o tarafı Amerika ya da Siyonizm’in piyonu olarak lanse eden komplo teorileri üretmek.

Türkiye’nin İslamcı kanaat önderleri şunu görmeliler: İran’ın “emperyalist” emellerine yönelik eleştiriler haklı, ama bu emeller de bir boşluk içinde ortaya çıkmadı. Çünkü dünyaya Tahran’ın gözünden bakınca, Suudi Arabistan da Bahreyn ve Yemen’de Şiilere karşı giriştiği mücadelelerle epey “emperyalist” görünüyor olabilir. Hatta Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki askeri varlığı da, bilhassa da “Musul’daki tarihi haklarımız” söylemi ile birleşince, böyle algılanıyor olabilir.

Kısacası, mezhepçilik, tek bir tarafın değil tüm tarafların ortaklaşa yarattığı bir “fitne.” Dolayısıyla da tüm taraflardaki ılımlı seslerin kendi dünyalarındaki fanatiklere karşı ilkeli bir duruş sergilemesiyle aşılabilir. Türkiye’nin duyarlı İslamcı düşünürleri bunu yapabilirler; eğer kendilerini popüler siyasi dalgalara kaptırmazlarsa.

More from Mustafa Akyol

Recommended Articles