Ana içeriğe atla

Askeri ihtiyaçlar İsrail’le yakınlaşmayı hızlandırdı

Türkiye dış politikadaki U-dönüşlerine İsrail ile başladı. Bu U-dönüşte Ankara’nın Tel Aviv’le giderek daha paralel hale gelen askeri ve güvenlik alanındaki önceliklendirmelerinin rolü büyük.
RTX2IFQH.jpg

Ankara bir süredir beklendiği gibi dış politika alanındaki sert U-dönüşlerine başladı. Başbakan Binali Yıldırım geçen hafta Ankara’nın ‘düşmanları azaltıp, dostları arttırmak’ maksadıyla daha realist bir dış politikaya yöneleceğinin sinyallerini vermişti. İlk u-dönüş Türkiye-İsrail ilişkilerinde geldi.

Malum, 31 Mayıs 2010’daki Mavi Marmara operasyonundan sonra Türkiye-İsrail ilişkileri kopmuştu. Ankara Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisini merkeze çağırırken, İsrail’den derhal özür dilemesini, kurbanların ailelerine tazminat ödemesini ve Gazze'deki ablukayı kaldırmasını istemişti. İsrail'in adım atmaması üzerine Türkiye diplomatik ilişkileri asgari seviyeye indirmiş ve tüm askeri anlaşmalar ile savunma projelerini askıya almıştı. Nitekim, ‘Mavi Marmara Türkiye-İsrail hattında en çok hangi iş birliği alanına zarar verdi?’ sorusunun yanıtı kesinlikle askeri-güvenlik alanıdır. Mavi Marmara’dan önce Türkiye ile İsrail arasında kökleri 1960’lara dayanan ve 1990’larda zirveye ulaşan son derece yoğun bir askeri iş birliği mevcuttu. 1994’de imzalanan Savunma İş birliği Anlaşması ile 1996’da imzalanan Askeri Eğitim İş birliği Anlaşması iki ülke arasındaki ilişkiyi Orta Doğu’nun en sıkı-fıkı iş birliği haline getirmişti. Bu eş güdüm, en çok istihbarat paylaşımı, askeri eğitim ve savunma sanayi alanlarında kendini gösteriyordu.

Örneğin 2000’lerin başlarında İsrail Türkiye’ye PKK’yla mücadelede teknik ve elektronik istihbarat desteği veriyordu. Türkiye de İran hakkında Irak ve Türkiye’den topladığı insani istihbaratı İsrail’le paylaşıyordu. Askeri eğitim alanında da İsrailli savaş pilotları her yıl Konya’da düzenlenen Anadolu Kartalı tatbikatına katılıyordu. Türkiye ile İsrail’in Doğu Akdeniz’deki ortak deniz tatbikatları 2010 yılına kadar aralıksız devam etti. Savunma sanayi alanında ise şu projeler vardı: Türk ordusuna ait 650 milyon dolarlık M60 tank ve 1 milyar doları bulan F-4E savaş uçaklarının modernizasyonu, 200 milyon dolarlık Heron silahlı İHA’ların tedarik ve operatif kullanımı, 200 milyon dolarlık elektronik keşif ve gözetleme sistemleri ile 150 milyon doları bulan füze ve akıllı mühimmat tedariği…

Sonuçta, Mavi Marmara olayı en çok bu üç alanı etkiledi. Önce Türkiye ile İsrail arasındaki istihbarat paylaşımı sona erdi. Bunu, askeri eğitim projelerindeki iptaller izledi. Savunma projelerinin bir kısmı iptal edilirken, geri kalanlar kesintili ve zorlu süreçlere dönüştü. Örneğin, ABD’li Boeing firmasının ürettiği E-7T Barış Kartalı havadan erken ihbar ve kontrol (HEİK) uçaklarının elektronik istihbarat sistemleri İsrailli Elta firması üretimi. İlişkiler kesildiği sırada bu sistemlerin bir kısmının teslimatı gerçekleştirilmişti ama projenin akıbeti bir süre belirsizliğe düştü. Teslimatlar kısa süre sonra tamamlansa da Türk Savunma Sanayi Müsteşarlığı bu esnada E-7T uçakları için muadil bir sistemin yurt içinde geliştirilmesine yönelik bir proje başlattı.

Türk Hava Kuvvetleri’nin havadan keşif kabiliyeti de ilişkilerin kopmasından büyük zarar gördü. RF-4E Phantom II tipi uçaklarda kullanılacak keşif sistemi TARP’ın yüksek çözünürlüklü elektro-optik ve radar podlarının İsrail’den temini planlanmıştı. Sözleşmenin feshiyle birlikte Türkiye ihtiyacın elektro-optik kısmını ABD’den satın alarak giderme yoluna gitti. RF-4E’lerin emekliye ayrılmasıyla bu kabiliyeti F-16’lar devraldı.

Türk Kara Kuvvetleri’nde ise 170 adet M60 tipi tank İsrail tarafından modernize edilmişti. Bu tanklardan 169’unun daha aynı şekilde yenilenerek, iki ülkenin ortaklığında uluslararası pazara sunulması planlanmıştı ama bu plan da rafa kalktı.

İlişkilerin kopmasından sonra İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan nezdinde kayda değer bir “tatbikat diplomasisi” başlattı. Her iki ülkenin kara, hava ve deniz unsurları ile her sene çok sayıda irili ufaklı tatbikat düzenlemeye başladı. Böylelikle, ilişkilerin kopmasıyla Türkiye Doğu Akdeniz’deki deniz gücü varlığını da büyük oranda yitirmiş oldu.

Kısacası, Ankara’nın ‘düşmanları azaltma ve dostları’ artırma stratejisinin ilk durağının Tel Aviv olmasında istihbarat paylaşımı, askeri eğitim ve savunma sanayinde iş birliği alanlarında tekrar paralel hale gelen ihtiyaç ve önceliklendirmeler büyük rol oynadı. Ankara kulislerinde ilişkilerdeki u-dönüşte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) bu üç alandaki ihtiyaçlar ve projeler için siyasi karar alıcılara yaptığı baskının da etkili olduğu konuşuluyor.

Al-Monitor’a konuşan üst düzey bir güvenlik bürokratına göre özellikle Rus uçağının düşürüldüğü 24 Kasım 2015’ten itibaren başta Suriye olmak üzere bölgede büyük bir yalnızlığa düşen, daha da önemlisi müttefiki ABD ve NATO’dan yeterli destek bulamayan Ankara’nın askeri-güvenlik alanında bölgesel iş birliği için İsrail’e yönelmekten başka çaresi kalmamıştı.

Savunma sanayi uzmanı Arda Mevlütoğlu da Türkiye ile İsrail arasında bu üç alanda bölgedeki gelişmeler nedeniyle zorunlu bir iş birliği ihtiyacı doğduğuna dikkat çekiyor. Ancak Mevlütoğlu’na göre ilişkilerin kısa vadede 1990’lı yıllardaki seviyeye gelmesi pek de mümkün değil. Mevlütoğlu Al-Monitor’a şöyle diyor: “Ankara ile Tel Aviv arasında giderek benzeşen tehdit algıları ve kuvvet postürleri söz konusu. Bu nedenle bir yumuşama beklenebilir. Bu da her iki ülke için özellikle Doğu Akdeniz’in yeni jeopolitik denkleminde ve İran’ın bölgesel dengelenmesi için rahatlatıcı etki yaratacaktır”.

Savunma araştırmacısı Turan Oğuz ise Ankara ile Tel Aviv arasındaki “zoraki” iş birliği zeminini şu noktalarla açıklıyor: İran’ın yükselen profili, PKK tehdidinin Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerle bölgeselleşmesi, Hamas, IŞİD, Irak ve Suriye’nin geleceğine ilişkin değerlendirmeler.

Oğuz’un Al-Monitor’a değerlendirmesi şöyle: “Kasım 2015'de Rus uçağının düşürülmesi, Türkiye'yi birden tüm sonuçlarını hesaplayamadığı bir ‘değerli yalnızlık’ içine itti. Bu durumdan NATO yardımıyla kurtulmak istenildi ve o tarihten sonra hem NATO ve ABD kaynaklı hava savunma sistemi, IHA, Çok Namlulu Roketatar Sistemleri gibi taleplerimizin hem de ortak tatbikatlarımızın arttığını gözlemledik. Ancak NATO'nun Ankara’nın beklediği düzeyde bir kararlılıkta tepki vermemesi Türkiye’yi sıkıştığı köşeden kurtulmak için alternatif bir hamle daha yapmaya yöneltti. Buna en uygun aday belgedeki gücü ve arkasındaki ABD desteği bilinen İsrail’di. İsrail şu anda hem ABD’ye hem de Rusya’ya en yakın ülke. Bu açıdan İsrail hem Ankara’nın ABD ile ilişkilerini iyi seviyede tutmada hem de Rusya ile normalleşmede arabulucu rolü oynayabilir”.

Oğuz Ankara-Moskova ilişkilerinin de İsrail’in arabuluculuğunda normalleşebileceğine ve bunun, Suriye ve Ermenistan’la yakınlaşma gibi olumlu "yan etki"leri olabileceğine dikkat çekiyor. İsrail’le yakınlaşmanın Türkiye’nin henüz emekleme aşamasında olan havacılık ve uzay programını da olumlu etkileyeceğini söyleyen Oğuz “Özellikle en azından Göktürk-2 uydusunda gördüğümüz İsrail kaynaklı gecikmeler yaşanmaz” diyor.

Görünen o ki, İsrail güvenlik bürokrasisi de Türkiye’yle ilişkilerin normalleşmesini önemsiyor. Emekli Tuğgeneral Michael Herzog mevcut normalleşme hakkında şöyle dedi: “Türkiye’nin önünde çok ciddi bölgesel sorunlar var. Suriye politikasında yaşanan sıkıntılar, Rusya’yla eşi benzeri görülmemiş bir kriz. İran’la gerilim yaşanıyor. Türkiye Orta Doğu’ya bakıyor, karşısında topyekun bir iflas görüyor. Bölgede görece istikrarlı, diyalog kurabileceği, siyaset seçeneklerini konuşabileceği tek ülke İsrail”.

Gerçekten de Ankara ve Tel Aviv arasında şu an için “zoraki” görünen normalleşme sürecini sahada artan istihbarat paylaşımı ihtiyaçları tetiklemiş görünüyor. Mossad Başkanı Yossi Cohen’in geçen günlerde Ankara’yı ziyaret ederek, MİT Müsteşarı Hakan Fidan başta olmak üzere istihbarat-güvenlik bürokrasisinin önemli isimleriyle bir araya gelmesi de bunun bir örneği. Görüşmelerde bilhassa PKK’yla mücadele ve Türkiye-Hamas ilişkilerinin ele alındığı bildiriliyor.

Peki, Ankara-Tel Aviv hattında istihbarat paylaşımı, askeri eğitim, savunma sanayi alanlarında yeşeren bu bahar havası en çok hangi aktörleri kaygılandırır? Tabi ki PKK, Hamas, İran, Esad rejimi, IŞİD ve Rusya.

Bu süreçte, Ankara’nın ABD ve Rusya’yla yaşadığı sorunların çözümünde İsrail’in arabuluculuk rolü oynaması muhtemel. Türkiye de bunun karşılığında İsrail’e NATO içinde daha rahat hareket etme imkanı sağlayacaktır. Ayrıca İsrail, Esad rejimi ile Ankara arasında olası bir yumuşamanın da gizli mimarlarından olabilir. Dolayısıyla bu yakınlaşmaya ne tepki vereceği merak edilen dört aktör var: İran, PKK, Hamas ve IŞİD (ve diğer aşırıcı Selefi Cihatçı yapılar). Sahadaki gerçeklikler ise Ankara’nın bu yakınlaşma karşılığında Tel Aviv’e kıyasla daha büyük bir bedel ödeme riskiyle karşı karşıya olduğuna işaret ediyor.

More from Metin Gurcan

Recommended Articles