Ana içeriğe atla

Afrika’ya sert politika ile desteklenen açılım

Ankara, Körfez bölgesi ve Afrika’ya yönelik ‘kaslı’ dış politika açılımları ile hem iç siyasetini rahatlatmayı hem de bölgede giderek kendini hissettiren Rusya-Ermenistan-İran-Irak-Suriye kümelenmesinin yarattığı sıkışmışlığı aşmayı hedefliyor.
Turkish President Tayyip Erdogan reviews an honor guard during a ceremonial reception in Abuja, Nigeria March 2, 2016 REUTERS/Afolabi Sotunde - RTS8YZO

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Fildişi Sahili, Gana, Nijerya, Gine gibi Batı Afrika ülkelerini kapsayan seyahati olanca hızı ile sürerken, medyada Türkiye’nin Afrika boynuzu olarak adlandırılan stratejik bölgedeki Somali’de bir askeri üs açacağı haberleri yer aldı.

Türkiye Somali’de kuracağı askeri üste Somalili askerlere terörle mücadele, sınır güvenliği, birlik koruma, küçük birlik harekatı gibi konularda elit askeri eğitim verecek.

Özellikle AKP yanlısı medyada yoğun ilgi gören ve “Yeni Türkiye dört kıtada” başlığı ile sunulan bir habere göre Somali’nin talebi ve daveti üzerine açılacak askeri üste eğitilen Somali güvenlik güçleri, 2013 yılında Türkiye’nin Mogadişu Büyükelçiliği’ne bombalı bir saldırı düzenleyen terör örgütü Eş Şabab’a karşı savaşacak. Türkiye böylelikle, ABD, Fransa, İngiltere ve Japonya’nın ardından Afrika’da askeri üsse sahip beşinci ülke olacak.

Türkiye’nin Afrika ilgilisi aslında yeni değil. 2005 yılının Türkiye’de ‘Afrika Yılı’ ilan edilmesinden sonra Afrika hızlı bir şekilde Türkiye dış politikasının önemli ayaklarından biri haline geldi. 2005 yılı içinde Türkiye tarihinde ilk kez başbakan düzeyinde Etiyopya, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelere ziyaret gerçekleştirildi. Türkiye 12 Nisan 2005’te de Afrika Birliği’nde ‘gözlemci statü’ elde etti.

İstanbul’un 2008’de ev sahipliği yaptığı Türkiye-Afrika Zirvesi’ne 49 Afrika ülkesi en üst düzeyde katıldı. Bu zirve hem Türkiye’nin Afrika’ya ekonomik açılımının en önemli göstergesiydi hem de Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmesinde etkili oldu. Seçimlerde Afrika ülkelerinin neredeyse tamamı -53 Afrika ülkesinden 51’i- Türkiye lehine oy kullanmıştı. İkinci Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi ilk zirveden altı yıl sonra, 2014’te Ekvator Ginesi´nin ev sahipliğinde Malabo´da yapıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile 30 Afrika ülkesinin liderlerinin buluştuğu zirvede, yeni ortaklık alanları belirlendi. Zirvede yayımlanan bildiriyle 2015-2019 dönemine ilişkin Ortak Uygulama Planı kabul edildi. Plan kapsamında 2019’da İstanbul’da yapılması öngörülen üçüncü zirveye kadar eğitimden sağlığa, alt yapıdan enerjiye kadar birçok alanda karşılıklı iş birliğine dayanan çok sayıda proje hayata geçirilecek.

Türkiye ve Afrika’nın ticaret hacmi de her geçen gün artıyor. 2002 yılında Türkiye’nin Afrika ile toplam ticareti 3 milyar dolarken, bugün yıllık ticaret hacmi 25 milyar dolara ulaşmış durumda. Ticaretin yanında Türkiye’nin Afrika’ya yönelik ilgisi acil insani yardım, sağlık ve eğitim alanlarında yoğunlaşıyordu.

Ancak bu ilgi, özellikle 2014 yılından sonra bu alanları aştı ve daha ‘kaslı’ hale gelmeye başladı. Örneğin, 2014 tarihli Al-Monitor yazımda da belirttiğim gibi 2014 yılında Afrika´daki 24 ülkede faaliyet gösteren Barbaros Türk Deniz Görev Grubu, Afrika Kıtası´nı baştan sona dolaşarak, 19’u ilk kez olmak üzere aralarında Somali’nin de bulunduğu 24 Afrika ülkesinde toplam 25 limanı ziyaret etti. Türk Deniz Kuvvetleri’nin son yıllardaki en göz dolduran faaliyeti olan bu seyir sayesinde, Türkiye’nin ‘sert askeri gücü’ önemli bir dış politika enstrümanı olarak ilk kez Afrika açılımında başarılı bir şekilde kullanıldı. Sıkı bir askeri-sivil bürokrasi iş birliği ile gerçekleştirilen bu seyir Ankara’da halen sert ve yumuşak güç unsurlarının sinerjik kullanıldığı önemli bir dış politika başarısı olarak hatırlanıyor.

Dış politikadaki ‘kaslı’ açılımlar giderek Ankara’daki üç önemli aktörün üzerinde uzlaştığı önemli bir iş birliği alanı haline geliyor.

Öncelikle bu tarz askeri karakterli dış politika açılımları sivil siyasi karar alıcılar ve milliyetçi-muhafazakar tabana oturan AKP eliti için iç siyasette önemli bir siyasi tüketim malzemesi haline geldi. Tarihi ve kültürel arka plan nedeniyle ‘asker millet’ olarak bilinen Türkiye toplumu için bu tarz açılımlar ‘yeniden büyük Türkiye’ söyleminin içini çok iyi dolduran özgüven inşa enstrümanları. Ayrıca bu tarz ‘kaslı’ dış politika açılımları, Suriye krizi, güneydoğuda devam eden çatışmalar ve başkanlık-anayasa tartışmaları nedeniyle giderek iç siyasette sıkışan AKP hükümetini de rahatlatıyor.

Diğer yandan uluslararasılaşma Türk ordusu için de önemli bir kurumsal dönüşüm dinamiği. Türk ordusu bu tarz uluslararası görevlerle hem Kara-Hava-Deniz-Özel Kuvvet unsurlarının bir araya geldiği ‘görev grubu’ oluşturma ve ‘müştereklik’ konularında askeri tecrübesi kazanıyor hem de uluslararası barışı destek, küresel terörizmle mücadele, deniz haydutluğu ile mücadele gibi görevler konusunda uluslararası ortamda operasyonel tecrübe kazanıyor. Ayrıca bu açılımlar sayesinde sayısı oldukça artan geçici görev kadrolarının Türk ordusundaki rütbeli personeli için önemli bir gelir kaynağı olduğunu da not etmek gerekiyor. Rütbeli personel bu görev kadrolarına seçilebilmek için yabancı dil ve diğer kişisel gelişim konularına azami önem veriyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) özellikle 2010 yılından itibaren uluslararasılaşmaya, diğer ordularla daha yakın iş birliğine ve uluslararası ortamda görünürlüğünü artırmaya özel önem verdiği gözleniyor. Örneğin, bugüne kadar 68 ülke ile askeri iş birliği anlaşması imzalayan TSK, 2010 yılından itibaren bu konuya hız verdi. TSK’nın halen 41 ülke ile daha askeri iş birliği anlaşması imzalamak üzere müzakere süreci yürüttüğünü burada not edelim.

Bir diğer örnek de Türkiye’de eğitim veya kurs gibi nedenlerle bulunan yabancı askeri personel sayısının 2009’da 1278 iken, 2015’te 3355’e ulaşması. 2009’da 53 olan yurt dışındaki askeri ataşelik sayısı 2014’te 81’e, 2009’da 832 milyon dolar olan savunma sanayisi ihracatı 2014’te 1.65 milyar dolara ulaşmış durumda.

Kısacası, TSK için daha çok uluslararasılaşma demek askeri etkinliğini arttırabilmek için daha çok kurumsal dönüşüm imkanı anlamına geliyor.

Diğer yandan Başbakanlık ve ona başlı ajanslar ile dışişleri, sağlık, eğitim bakanlıkları başta olmak üzere sivil devlet bürokrasisi ile Türk savunma sanayisi için de askeri alandaki bu tarz dış politika açılımları ilgili ülkelerle kendi alanlarında uzun soluklu, öngörülebilir ve kurumsallaşmaya açık iş birliği imkanları ve ticari fırsat alanları anlamına geliyor. Yani bu tarz sabit askeri üsler ve diğer askeri iş birliği imkanları savunma sanayisi, sağlık, eğitim ve kültürel alandaki yumuşak güç unsurları ile süslenebilecek önemli ikili ilişki kurma ve geliştirme enstrümanları olarak karşımıza çıkıyor.

Bir de son olarak bu tarz ‘kaslı’ dış politika açılımlarının jeo-stratejik bir faydasından söz etmekte fayda var. Ankara özellikle 2015’te giderek bölgede daha da etkisini hissettiren Rusya liderliğindeki ve Şii karakterli Rusya-İran-Ermenistan-Irak-Esad rejimi ittifakının üzerinde yarattığı sıkışmışlık hissinden rahatsız. Ankara bu sıkışmışlığı bu tarz ‘kaslı’ dış politika açılımları ile aşma isteğinde.

Son olarak Ankara’nın askeri iş birliği düzeyinin Kafkaslarda Gürcistan ve Azerbaycan’la, Afrika’da Kenya, Etiyopya ve Zanzibar’la, Körfezde Umman ve Suudi Arabistan’la, Balkanlarda ise Makedonya, Arnavutluk, Kosova ve Bosna Hersek ile giderek yükseldiğini not etmekte fayda var. Yakın zamanda Ankara’nın bu ülkelerde de sabit askeri üs kurduğu haberlerini okursak şaşırmayın. Çünkü ‘kaslı’ dış politika açılımları şu sıralar Ankara’nın en favorisi.

More from Metin Gurcan

Recommended Articles