Ana içeriğe atla

Güç artık tek adamda

Birkaç yıl önce Türkiye’nin geleceği üzerinde “üç güçlü adam”, Erdoğan, Gülen ve Öcalan söz sahibiydi. Şimdi ise güçlü adamların sayısı üçten bire indi ve Erdoğan “tek güçlü adam” oldu.
RTX1U7XL.jpg

12 Mart 2013’te Al-Monitor’da yayımlanan “Üç güçlü adam Türkiye’nin geleceğini belirliyor” başlıklı yazım şu paragrafla başlıyordu: “Türkiye’nin yeni rejimini, başka bir deyişle geleceğini ülkenin en güçlü üç adamının kendi aralarında oluşturdukları dengeler ve birbirleriyle yaptıkları zımni anlaşmalar belirleyecek.”

O zaman bu üç güçlü adam sırasıyla dönemin Başbakanı ve iktidar partisi AKP’nin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, PKK’nın 1999’dan beri hapiste olan kurucu lideri Abdullah Öcalan ve “Cemaat”in ya da resmi adıyla “Hizmet Hareketi”nin ABD’de sürgünde yaşayan lideri Fethullah Gülen’di.

Bu üç adamın kendilerini güçlü kılan ortak özellikleri vardı: Kendi kitleleri üzerinde muazzam bir etki ve karizmaya, olağanüstü örgütçülük yeteneğine, bir gelecek vizyonuna ve alternatif bir toplum projesine sahiptiler. Bu üç liderin karşılıklı eylem ve etkileşimlerinin bileşkesi, bir bakıma Türkiye’nin alacağı yönü de gösterecekti.

Türkiye’de 2013’ten bu yana yaşanan olağanüstü olayların ardından, AKP’nin bütün tahminleri aşan büyüklükteki 1 Kasım seçim zaferini de hesaba katarak bugün artık şunu söyleyebiliyoruz: Erdoğan, karşısına çıkan bütün engelleri ne pahasına olursa olsun güç kullanarak aşmayı başardı ve sonunda ülkenin tek adamı oldu. Gülen ve Öcalan ise bugün 2013’ün martında bulundukları noktanın çok daha gerisine düşmüş ve kaybetmiş bulunuyorlar.

2013 Erdoğan için “felaketler yılı” olarak kayda geçmişti. İktidarını tehdit eden ilk olay haziranda başlayan Gezi Direnişi idi. 80 ile yayılan ve polis kayıtlarına göre 3 milyondan fazla insanın katıldığı direnişin sokağa yansıttığı öfkenin hedefinde AKP’den ziyade doğrudan Erdoğan vardı. Erdoğan, partisindeki ılımlılık yanlılarını bir kenara itti ve aylarca süren protesto gösterilerini, anayasanın güvencesi altındaki temel hak ve özgürlüklerin sistemli olarak çiğnendiği, yaygın, kanlı ve orantısız bir polis şiddetine başvurarak bastırdı.

Ardından Erdoğan 2013’ün aralık ayında bu kez hükümetinin bakanlarını, kendisine yakın işadamlarını ve ailesini hedef alan yolsuzluk operasyonlarıyla sarsıldı. Cemaat’in Emniyet ve yargı içindeki güçlü şebekesinin etraflı takip ve çalışmasının eseri olduğu anlaşılan deliller ve kayıtlar, Türkiye tarihinde eşine rastlanmayan büyüklükte bir yolsuzluk ve rüşvet zincirine işaret ediyordu. Erdoğan, 17 ve 25 Aralık yolsuzluk operasyonlarının iktidarını ve onun da ötesinde şahsi varlığını maruz bıraktığı bu yaşamsal meydan okumaya, siyaset, devlet ve medya üzerindeki tüm gücünü kullanarak cevap verdi. Operasyon ve soruşturmalar, anayasanın ilgili maddelerinin fiilen askıya alınması pahasına, yargıya alenen ve doğrudan müdahale edilerek durduruldu.

Erdoğan ve partisi AKP, son iki yıl zarfında Cemaat’e karşı verdiği topyekûn savaştan galip çıktı. Cemaat’e yakınlıkları tespit edilmiş binlerce yargı ve Emniyet mensubu bulundukları pozisyonlardan çoğunlukla da hukuksuz biçimde azledildiler. Bunların birçoğu meslekten ihraç edildi, bazıları hakkında “Fethullahçı Terör Örgütü”ne (FETÖ) üye olmak suçlamasıyla dava açıldı ve bazıları da tutuklandı.

En ağır darbelerden biri Cemaat’in medyasına indirildi. Cemaat’e yakınlığıyla bilinen Koza İpek iş grubuna medya şirketleriyle birlikte el konuldu. Cemaat’e yakın çok sayıda gazeteci gözaltına alındı. Bunlardan beşi halen casusluk ve terör örgütü yöneticiliği gibi suçlamalardan ötürü tutuklu bulunuyor. Son olarak, 15 Kasım’da Cemaat’in en büyük medya grubu olan Samanyolu’na bağlı 13 TV ve radyo kanalı devlete ait Türksat uydusundan çıkarıldı.

İktidarın bu savaşta hedeflerini Cemaat’in devlet içindeki taraftarları ve medyasıyla sınırlı tutmayacağının işareti, 6 Kasım’da grubun işadamlarını bir araya getiren çatı örgütü Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu’nun (TUSKON) Ankara’daki binalarına düzenlenen polis baskını oldu. Cemaat’e yakın çok sayıda eğitim kurumuna karşı düzenlenen benzer polis baskınları da artık neredeyse rutin bir uygulamaya dönüştü.

Neticede bugün Fethullah Gülen, toplum ve devlet içindeki güç ve etkisini dramatik biçimde yitirmiş bir lider. 70’lerden bu yana vücuda getirdiği hareket kendisini düşmanlaştıran Erdoğan iktidarı tarafından aşamalar halinde tasfiye ediliyor.

Öcalan zemin kaybetti ve susturuldu

Türkiye’nin diğer güçlü adamı Abdullah Öcalan hapiste olmasına hapisteydi ama kendisi belki de dünyanın en nüfuzlu mahkûmuydu. Hatırlamak gerekir: “Barış ve çözüm süreci”, onun PKK’nın silahlı güçlerini Türkiye’den çekilmeye çağıran mesajının 21 Mart 2013’te Diyarbakır’daki Nevruz alanında toplanan yüzbinlerce Kürt’e okunmasıyla resmen başlamıştı. Bu süreçte iktidar bir siyasi tercih sonucu Öcalan’ı muhatap ve odak olarak tanımıştı. Sürece, yattığı özel cezaevinin adının verilmesi bundandır. Mamafih “İmralı süreci” sürdürülebilirliğine ciddi engel oluşturan çok önemli bir zaaf içeriyordu ve bu problem Erdoğan’dan kaynaklanıyordu.

Erdoğan, hedeflediği “Türk tipi başkanlık rejimi”ne geçiş ile “İmralı süreci” arasında anayasa değişikliğinin köprü oluşturduğu bir koşulluluk ilişkisi inşa etti. Erdoğan’ın “Kürt sorununa çözüm”den anladığı aslında “PKK sorununun barışçı çözümü”ydü ve örgütün silahsızlanmasını bu doğrultuda atılacak adımların ön şartı haline getirerek süreci tıkayan kendisi oldu. Türk savaş uçaklarının 24 Temmuz 2015’te Irak’ın kuzeyindeki PKK hedeflerine karşı büyük çaplı hava akınlarına girişmesi neticesinde bitirilen “İmralı süreci” boyunca Ankara, güven artırıcı ya da idari adımları atmamayı seçti. PKK da bu isteksizliği gerekçe göstererek Eylül 2013’te Türkiye’den çekilmeyi zaten askıya almıştı.

Erdoğan’ın İmralı sürecini bitirmek için kesin kararını vermesinde, HDP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerine kendisini hedef alan “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla ve parti olarak girmesi etkili olmuştur. Yüzde 10’luk seçim barajını geçen bir HDP’nin, Meclis’te AKP’nin çok sayıda sandalye yitirmesine neden olacağı ve bunun da Erdoğan’ı hedeflerinden uzaklaştıracağı belliydi. Erdoğan ise muhtemel kayıplarını aşırı milliyetçi MHP’den gelecek oylarla telafi etmek için “Kürt sorunu yoktur” diye demeçler vermeye başladı ve masayı devirdi. Öcalan’ın avukatları ve HDP heyetleriyle görüşerek örgütüne mesaj ulaştırması Erdoğan’ın bu öfkesi sonucunda nisan ayında durduruldu ve tecrit durumu halen devam ediyor.

Bugün ise Güneydoğu’nun birçok il ve ilçesinde yıkım ve can kaybına yol açan çatışmanın hemen yarın bitirilip bir barış sürecinin ertesi gün yeniden başlamasına karar verilse, buna “İkinci İmralı Süreci” denemeyecektir. Çünkü Öcalan’ın zemin ve güç kaybı sadece Erdoğan’ın tercihi sonucu oluşmamıştır. IŞİD’in 2014’ün haziranında Musul’u işgal etmesiyle başlayan yeni süreç, Kandil’deki PKK liderliğini ve PYD’yi IŞİD’e karşı ABD, Rusya ve İran’ın sahadaki reel müttefiki haline getirmiştir. Bu yeni durum PKK liderliğini hiç olmadığı kadar güçlendirirken Ankara’nın sadece Öcalan’ı muhatap alıp, liderin örgütü üzerindeki güç ve etkisini kullanarak yola devam etmesini zorlaştırmıştır.

Erdoğan’ın şahane yılı

2013 Erdoğan için nasıl felaketler yılı olduysa, 2014 de tam tersine şahane bir yıl oldu. Erdoğan’ın AKP’si marttaki yerel seçimlerde 7 puanlık bir oy kaybına uğrasa da iki büyük kent İstanbul ve Ankara’yı elinde tutarak psikolojik yara almaktan kurtuldu. Erdoğan ağustostaki cumhurbaşkanlığı seçimlerini yüzde 52 oyla ilk turda kazanmayı başararak Türkiye tarihinin halk oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu. Bu başarılarında elbette ki muhalefetin siyasi beceriksizliklerinin de payı büyüktü. Erdoğan cumhurbaşkanı seçilince Türkiye de onun tabiriyle “fiili başkanlık rejimi”ne geçti.

2015’e gelindiğinde yavaşlayan ekonominin baskısı, yolsuzlukların kamburu ve yeni yaptırdığı ihtişamlı sarayın kötü imajının seçmende birlikte yarattığı olumsuz reaksiyon, yorgun ve yıpranmış partisi AKP’nin 7 Haziran seçimini kaybetmesine yol açtı. Erdoğan’ın tarafsızlığını emreden anayasayı hiçe sayarak AKP kampanyası yürütmesi de sonucu değiştirmedi. Ama o yılmadı, koalisyon çabalarını da önleyerek ülkeyi yeniden seçime götürdü.

Bu arada basın özgürlüğü de bir seçim kazanma taktiği olarak AKP döneminde çok boyutlu ve görülmemiş bir baskı altına alınarak kısıtlandı.

PKK’yla başlatılan yeni çatışmanın ve IŞİD’e atfedilen terörizmin korkusu ve tehdidi altında kalan sağ ve muhafazakâr seçmen, güçlü tek parti iktidarına yönelerek AKP’ye beklentisinin de ötesine geçen bir seçim zaferi armağan etti.

Neticede Erdoğan’ın “tek güçlü adam” haline gelmesinin Türkiye’nin anayasa ve hukuk düzenine, demokrasisine ve kurumlarına maliyeti büyük oldu. Erdoğan ne zaman güç kaybına uğrasa, kaybettiğini her seferinde kalan gücünü sonuna kadar kullanarak ve ne pahasına olursa olsun geri alma yolunu seçti. Belki taktik geri adımlar attı ama hiçbir zaman uzlaşmayı seçmedi. Hep sıfır toplamlı bir oyun oynadı. AKP iktidarı bunların sonucunda artık bir Erdoğan rejimine dönüşmüş bulunuyor. 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra ise Erdoğan rejimini artık sadece kendi hataları ve yapısal zaafları durdurabilir.

More from Kadri Gürsel

Recommended Articles